İçeriğe atla

Hak Teâlâ'nın: “Ey Mûsâ ben ki hâlıkım, seni dost tutarım!" diye Mûsâ (a.s.)a vahy etmesi

34. bölüm / 48 · 6541 kelime · ~33 dk okuma

2907. Hudâ vahy-i dil ile Mûsâ'ya buyurdu ki: "Ey makbûl, seni dost tutarım!"

Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.)ın kalbine vahy edip buyurdu ki: "Ey indimde makbûl olan resûlüm; ben seni severim ve dost tutarım!" "Vahy", lügatde savt-ı hafîye derler.

2908. Dedi: "Ey kerem sahibi, onun mûcibi ne haslet olur, tâ ki ben onu ziyâde edeyim?"

Mûsâ (a.s.) Hakk'a hitâben dedi ki: "Ey kerem sahibi olan Rabb'im, o muhabbetin ve sevginin sebebi nedir ki? Senin muhabbetini daha ziyâde tahsîl için, o sebebin ziyâde olmasına çalışayım!"

2909. Dedi: "Sen valide önünde bir çocuk gibisin ki, onun kahrı vaktinde elini yine ona vurmuşdur."

Ya'ni, Hak Teâlâ hazretleri Mûsâ (a.s.)a cevâben buyurdu ki: “Yâ Mûsâ, sen vâlidesinin kahrı ve gazabı vaktinde, yine vâlidesine sarılan bir çocuk gibisin!" "Tıflf"de "yâ”, yâ-yı hitâb olmak, yâ-yı vahdet olmakdan daha münâsibdir.

2910. "Muhakkak bilmez ki, onun gayri bir kimse vardır, hem ondan mahmûr ve hem ondan sarhoşdur."

"Deyyâr", "fey'âl" vezninde "bir kimse" ma'nâsına makām-ı nefyde müsta'meldir; aslı "deyvâr” idi ve vâv ya'ya kalb veyâ idgām olundu; "deyyâr" oldu, "eyyâm" gibi. Ya'ni "Çocuk, anasından başka bir kimseyi bilmez, ayıklığı ve sarhoşluğu velhâsıl bilcümle zevki anasındandır."

2911. Onun anası eğer ona bir tokat vursa, yine anasına gelir ve ona iltifat eder.

"Tenîden", burada teveccüh ve iltifat etmek ma'nâsınadır.

2912. Onun gayri bir kimseden muâvenet istemez; onun hayrı ve onun şerri cümle odur.

"Çocuk anasından başka hiçbir kimseden yardım beklemez; hayrı ve şerri hep anasından bilir." Hind nüshalarında "ne-cûyed" yerine "ne-hâhed” vâki'dir; o da "istemez" ma'nâsınadır.

2913. Senin hatırın dahi hayır ve şerde bizdendir, onun iltifatı başka yerlere değildir.

"Yâ Mûsâ, senin hâtırın dahi hayır ve şerde bizden tarafadır; o hâtırının teveccüh ve iltifatı, başka yerlere, ya'ni bu vücûdât-ı izâfiyye âleminde Zeyd'e ve Amr'a değildir."

2914. Gerek çocuk ve gerek delikanlı ve gerek ihtiyarlar olsun, benim gayrim senin indinde taş ve kerpiç gibidir.

2915. Hanînde "Biz ancak sana ibadet ediriz!"; belâda "Senin gayrinden istiane etmeyiz!" gibi.

"Hanîn", nâle ve feryad etmek ve ağlamak; ve burada "münâcât etmek"den kinâyedir. Bu ve âtîdeki beyitlerde cenâb-ı Pîr efendimiz Mûsâ (a.s.)ın münâcâtı, ümmet-i Muhammed'in münâcâtına müşâbih olduğunu beyân buyururlar. Ya'ni, "Biz ümmet-i Muhammed Fâtiha-i şerîfeyi okurken إياك نعبد وإياك نستعين (Fâtiha, 1/5) ya'ni "Yâ Rab, bizim ibadetimiz ancak sanadır ve her husûsda ancak senden yardım taleb ederiz" deriz. Mûsâ (a.s.)ın Hakk'a karşı münâcâtı da böyle idi."

2916. Bu "İyyake na'büdü" lügatde hasr içindir ve o riyanın nefyi içindir.

"Lügat", savt ve sadâ demekdir, cem'i "lügay" ve "lügāt" gelir. Burada kavâid-i arabiyye mûcibince telaffuz-ı kelâm demekdir. "Kavâid-i arabiyye"den murâd, ilm-i maânîdir; zîrâ ilm-i maânîde hakkı te'hîr olan bir şeyin takdîmi, hasr ma'nâsı ifade eder. Bu ibârede dahi "iyyake", "na'büdü" kelimesine takaddüm etmişdir; binâenaleyh hasr ifade eder. Ve Türkçe'de edât-ı hasr "ancak" kelimesidir. Bu ibârenin ma'nâsı "Biz ancak sana ibâdet ederiz!" demek olur. Ve bu hasrın fâidesi dahi nefy-i riyâ içindir; zîrâ bir kimse kalben ancak Hakk'a ibâdeti ve tezellülü kasd etse, halka gösterişden berî olur; ve tezellülü Hakk'a münhasır kılan kimse, hiçbir mahlûkun önünde tezellül etmez. Eğer bir garazdan nâşî mahlûkun önünde mütezellil olursa "Iyyake na'büdü" münâcâtında kâzib olmuş olur.

2917. "İyyake nestaîn" dahi hasr içindir; istianeyi hasr ve kasr etmişdir.

"İyyâke", "nestaîn"in mef'ûlü olup fâilden ve fiilden muahhar olmak lâzım iken, takaddüm etmişdir. Bu takaddüm ilm-i maâní mûcibince, hasr ve kasr ifade eder; binâenaleyh abd "İyyake nestaîn" dediği vakit "Yâ Rab, ancak senden yardım isteriz" diyerek bu yardımı Hakk'a hasr etmiş olur. Eğer böyle demekle beraber, umûr ve husûsâtında Hakk'ın gayrinden dahi yardım isterse, bu münâcâtında kâzib olmuş olur.

2918. Demekdir ki, ibadeti ancak sana getiririz. Yardım tama'ını da ancak senden tutarız.

Bu beyt-i şerîfin birinci mısra'ı, "İyyake na'büdü" ibâresinin ve ikinci mısra' dahi "İyyâke nesteîn" ibâresinin ma'nâlarıdır. Fâtiha-i şerîfenin maânî-i latîfesi çok uzun ve vâsi'dir. Şârih-i Mesnevî İsmâîl-i Ankaravî (k.s.) hazret-

2919. Bir padişah bir musahibe öfkelendi, istedi ki ondan duman ve toz çıkarsın.

"Duman ve toz çıkarmak", helâk etmekden ve binâ-yı vücûdunu yıkmakdan kinâyedir. Zîrâ, bir binâ yıkıldığı vakit, havaya toz ve duman kalkar.

2920. Padişah o muhalifinin cezasını ona vurmak için kılıcı kınından dışarı [2934] çıkardı.

Ya'ni, pâdişâh kendisine muhalefet eden o musâhibin cezâsını öldürmek sûretiyle vermek için kılıcı kınından çekti.

2921. Söz söylemek yahud bir şefî'in şefâatine teveccüh etmek için hiçbir kimsenin mecâli yok idi.

Birkaç yerde dahi beyân olunduğu üzere, "tenîden" masdarının müteaddid ve ma'nâları vardır: "Dokumak, vurmak, hâmûş olmak, aldanmak, peydâ etmek, bir şeyin etrafında dolaşmak ve teveccüh ve iltifât etmek." Mesnevî-i Şerîf de bu fiil çok müsta'meldir. Bu ma'nâlardan bir ma'nâsını almak sûre- tiyle tercüme eylemek îcâb eder.

2922. Şefâat emrinde Mustafâ gibi has olan, havasdan İmâdü'l-Mülk ad- lının gayrı.

Bu beyit yukarıki beytin bir cümle-i istisnâîsidir. Binâenaleyh bu iki bey- tin mecmûan tercümesi şöyle olur: "Şefâat emrinde Mustafa (a.s.) gibi hâs olan, havâsdan İmâdü'l-Mülk adlıdan başka, pâdişâhın öfkesine karşı söz söylemek veyâhud bir şefî şefâaatine teveccüh etmek için hiçbir kimsenin mecâli yok idi."

2923. Sıçradı ve çabuk secdeye düştü. Şah derhal kahr kılıcını elden bıraktı.

Pâdişâhın hâs bendelerinden olan İmâdü'l-Mülk, yerinden sıçradı ve he- men pâdişâhın huzûrunda secdeye vardı. Pâdişâh bu hâs bendesinin tezellü- lünü ve şefâatini görünce derhal elinden kahr ve helâke müheyyâ olan kılıcı bıraktı.

2924. Dedi: "Eğer şeytan ise de ben onu bağışladım; ve eğer İblîslik etti ise de ben onu örttüm."

Şâh dedi: "Eğer o musahib şeytanın kendi olsa bile ben onu affettim; ve eğer şeytanın kendi olmayıp sıfât-ı şeytânî ile muttasıf oldu ise, onun bu kö- tü sıfatını setr ettim ve mağfiret eyledim."

2925. "Mâdemki senin ayağın ortaya geldi, eğer mücrim yüz ziyan etti ise de râzıyım."

"Ey benim musaffâ ve güzîde kulum! Mâdemki ortaya senin şefâat aya- ğın geldi, eğer mücrim ve âsî kulum, yüz ziyân ve kabâhat yaptı ise de, râzı olur ve afv ederim."

Ma'lûm olsun ki, bu kıssada "pâdişâh”dan murâd, Hak ve "şefî"den mu- râd, kalb-i Muhammedî üzere vâki' olan insân-ı kâmil; ve “mücrim"den mu- râd, fenâ-fillâh makāmında bulunup esrâr-ı ilâhiyyeyi fâş eden zevâtdır. Binâenaleyh kıssanın ebyât-ı şerîfesi ona göre teemmül olunmak lâzım gelir.

2926. Senin o fazlın ve o mikdârın vardır ki, yüz binlerce gazabı kırabilirim.

Ey benim hâs kulum, benim indimde senin o kadar fazlın ve o kadar kıymetim vardır ki, senin şefâatini kıramam, yüz binlerce gazabımı kırabilirim.

2927. Senin yalvarmanı asla kıramam, zîrâ ki senin yalvarman, muhakkak benim yalvarmamdır.

Sen kendi sıfatından soyundun, benim sıfatlarımı giydin; binâenaleyh senin sıfat-ı irâden, benim sıfat-ı irâdemdir. Senin irâdeni reddetmek, kendi irâdemi reddetmek demek olur. Şu halde senin yalvarmanı ve şefâatini kıramam. Bu beyt-i şerîf insân-ı kâmil tarafından vâki' olan şefâatin reddolunmaması sırrını beyân eder.

2928. Eğer yer ve gök birbirine vura idi, bu âdem intikāmımdan dışarıya gelmezdi.

Eğer benim bu âdemin helâkine kasdımdan dolayı yer ve gök birbirine çarpa idi, intikāmımdan bu âdem dışarıya çıkamazdı, ya'ni kurtulamaz idi. Varsın yer ve gök yıkılsın, tek ben bu âdemden intikām alayım! der idim.

2929. Ve eğer zerre zerre yalvarıcı olaydı, o şimdi kılıçdan baş götürmez idi.

Ve eğer mevcûdât zerre zerre o mücrim hakkında yalvarıcı ve şefâatçi olaydı, o şimdi benim kılıcımdan başını kurtaramaz idi.

2930. Ey kerîm senin üzerine minnet koymuyoruz; fakat ey nedîm senin izzetinin şerhidir.

Ey kerîm olan hâs kulum! Benim senin fazlını ve kıymetini beyân edişim, senin üzerine minnet yükünü koymak için değildir; velâkin ey benim nedîm-i muhteremim, bu söylediklerim senin benim indimdeki mertebe-i izzetinin ve rif'atinin şerhidir." Zîrâ sıfât-ı cemîle ve celîleni şerh etmek, benim sıfatlarımı beyân etmekdir. Çünki sen bensin ve ben de senim!

2931. Bunu sen yapmadın, muhakkak ben yaptım, ey kimse senin sıfatların, bizim sıfatlarımızda medfûndur!

"Bu şefâati sen yapmadın, muhakkak ben yaptım; ey benim hâs kulum, senin sıfât-ı beşeriyyen, bizim sıfât-ı cemîle ve celîlemiz altında gömülmüş kalmışdır." Nitekim demirin sıfatı, ateşin sıfatı altında gömülüp kaldığı vakit, o demir artık ateş olur.

2932. Sen bunda müsta'melsin, âmil değilsin, zîrâ ki benim mahmûlümsün, hamil değilsin!

"Müsta'mel", ism-i mef'ûl sîgasıyla, kullanılmış; "âmil", kullanıcı; "hâmil", taşıyan; "mahmûl", taşınılmış demekdir. Ya'ni, "Ey benim hâs kulum! Sen bu şefâat emrinde beni kullanıcı değilsin; belki sen benim tarafımdan kullanılmışsın; ve sen bu husûsda kendi irâdeni hâmil değilsin, belki benim irâdemin mahmûlüsün ve benim irâdemi yüklenmişsin." Cenâb-ı Pîr efendimiz Fíhi Mâ Fíh'lerinde kendi hâl-i şerîflerini beyânen şu rubâîyi zikr ederler:

"Ey cisim, haberin var mıdır ki, senin sırtında kim vardır? Ayağını felek üzerine koy ki, senin yükün latif olan perîdir. Ömrün içinde bir kimsenin hamalı oldun ki, güneş senin yüzüne bakmağa kadir değildir."

2933. "Mâ rameyte iz rameyte" olmuşsun, kendini dalgada köpük gibi bırakmışsın!

“Ey benim hâs kulum sen وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ رَمَى (Enfal, 8/17) ya'ni "Attığın vakit sen atmadın velâkin Allâh attı" âyet-i kerîmesindeki ma'nânın mazharı olmuşsun ve varlık deryâsının içindeki keserât ve mezâhir dalgalarında kö- pük gibi kendini bırakmışsın!" Köpükler dalgalarda, nasıl dalgaların harekâtına tâbi' ise, sen de öylece benim tecelliyât-ı muhtelifeme tâbi' bir haldesin.

2934. "Lâ" oldun, “illâ"nın yanında ev tut; bu acibdir ki hem esîrsin, hem emîrsin.

"Vücûd-ı mevhûmun “lâ”, ya'ni "yok" oldu; artık "illa" ile işaret olunan vücûd-ı hakîkî indinde makām tut! Ey benim hâs kulum bu acibdir ki, sûret-i beşerîn ve vücûd-ı mevhûmun ile esîrsin ve mukayyedsin; fakat iktisâb ettiğin vücûd-ı Hakkānî ile de emîrsin ve hürsün!" Binâenaleyh sen câmiu'l-ezdâdsın ve esâretle hürriyeti ve hakkıyetle abdiyeti cem' etmişsin.

2935. Halbuki zahm u beladan kurtulmuş olan nedîm, bu şefî'den incindi ve dostlukdan rücû' etti.

Pâdişâhın gazab ettiği musâhib, pâdişâhın kılıcının yarasından ve belâ-yı helâkden, o musâhib-i mu'teberin şefâati sebebiyle kurtulduğundan dolayı, bu musâhibden incindi ve ona darıldı ve onun dostluğundan vazgeçti.

2936. O muhlisden tamamen dostluğu kesti, selâm getirmemek için yüzü duvara itti.

"Kendisine karşı ihlás sahibi olan o şefâatçi musâhibden tamâmen dostluğu kesti; ve selâm alıp vermemek için dahi, rast geldiği yerde, yüzünü duvar tarafına çevirdi."

Ma'lum olsun ki, “şâh”dan murâd, şâh-ı hakîkî olan Hak'dır. Ve "mağzûbun-aleyh olan nedîm"den murâd dahi, meşreb-i Muhammedî'yi hâiz olan uşşâk-ı ilâhîdir. Zîrâ Allâh'ın âşıkları iki türlüdür; birisi âşık-ı zât, dîğeri âşık-ı sıfatdır. Zât, câmiu'l-ezdâd olduğundan, âşık-ı zât-ı Hak olanların aşkında da ezdâd cem' olur ve onların indinde ma'şûkun kahrı ve lutfu müsâvîdir; fakat âşık-ı sıfât olanların nazarında kahır, lutuf gibi değildir. Çünki onlar, ma'şûk-ı hakîkînin zâtının nikābı ve hicabı olan sıfâta âşıklardır. Binâenaleyh onların aşkında ezdâd cem' olmaz. Âşık-ı zât olanların hâli, I. cildin 1598 numaralı beyt-i şerîfinde mezkûr olan hâldir ki, cenâb-ı Pîr efendimiz orada şöyle buyurmuş idi:

2937. Kendinin bu şefî'inden yabancı oldu; halk bu taaccübden efsanede oldular.

"Efsâne", sergüzeşt ve masal ve meşhûr ve şöhret bulmuş olan şeye derler. "Bu musâhib, kendine şefâat edip, helâkden kurtaran dosta karşı, mahzâ şefâat ettiği için, yabancı bir vaziyet aldı; halk arasında bu hâl şâyi' oldu ve bundan dolayı taaccübde kaldılar;" ve bu mes'ele hakkında dedikoduya düştüler ve dediler ki:

2938. “Eğer mecnûn değil ise, dostluğu niçin kesti, bir kimseden ki onun canını kurtardı?"

"Pâdişâh bu musahibi öldürecek idi, İmâdü'l-Mülk bunu o helâkden kurtardı; binâenaleyh eğer bu musâhib deli değil ise, kendisini ölümden kurtaran bu zâtdan niçin dostluğu kesti ve hasım oldu?"

2939. "Onu o anda boynu vurulmakdan kurtardı; onun ayağının na'linin toprağı olmak gerek idi!"

2940. "Aksine gitti ve bîzarlık tuttu, böyle bir dildâr ile kindarlık tuttu."

"Şefâatçi olan İmâdü'l-Mülk, bu musâhibi boynu vurulmakdan kurtardığı için, ona karşı minnetdâr ve mütezellil olmak lâzım iken, bu zât tersine hareket etti ve ondan incinmek yolunu tuttu; böyle bir dildâr-ı şefî' ile kin tutuculuk cihetine gitti."

2941. Binaenaleyh bir muslih ona melâmet etti, dedi ki: "Bu cefâyı niçin bir nâsihe yapıyorsun?"

O dedikoduyu yapan halk arasından bir nasihatçı çıkıp o musâhibin hareketini takbîh etti de dedi ki: "Sen bu cefâyı, seni helâke kasd eden pâdişâha nasîhat ederek sana şefâat eden bir zâta niçin yapıyorsun?"

2942. O dildar-ı has senin canını kurtardı, o dem boynunun vurulmasından seni halâs etti."

2943. "Eğer sana fenâlık ede idi bile ürkmek gerek değil idi, hususiyle o hamîd olan yâr iyilik etti."

“İmâdü'l-Mülk evvelden sana bir fenâlık etmiş olsa idi bile, mâdemki seni ölümden kurtardı, o şâyân-ı hamd ü senâ olan dost, sonunda sana iyilik etti!" Binâenaleyh bu yaptığın muâmele doğru değildir.

2944. Dedi: "Şah için can mebzûldür, o niçin araya şefî geliyor?"

O musahib, kendisine nasîhat eden kimseye cevâben dedi ki: "Benim canım şâha fedâdır ve onun huzûrunda can fedâsı benim için bir ni'metdir. İmâdü'l-Mülk'ün şefâatçi olarak araya girmesi, benden bu ni'metin fevtine sebeb olmakdan ibaret oldu; binâenaleyh bana karşı dostluk değil, düşmanlık etti."

2945. "O dem benim için “Lî maallah vakt"i idi, "ona nebiyy-i mücteba sığmaz!"

Bu beyt-i şerîfde لى مع الله وقت لا يسعنى فيه ملك مقرب ولا نبي مرسل ya'ni "Benim Allâh ile bir vaktim vardır ki, oraya mukarreb olan melek ve nebiyy-i mürsel sığmaz!" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. Ma'lûm olsun ki, bir "makām-ı tevhîd" ve bir de "makām-ı ittihâd" vardır. Tevhîdin ma'nâsı "bir bilmek" ve "bir demek"dir; ve ittihâdın ma'nâsı, "bir olmak"dır. Bu makām makām-ı tevhîdden daha yüksekdir. Velâkin "bir olmak"dan maksad, kısa idrâkli kimselerin zannettikleri gibi "hulûl" değildir; velâkin bu hâl-i ittihâd, ehl-i tevhîd için dâim olmaz. Nitekim Ferîdûn ibn Ahmed Sipehsâlâr (k.s.) hazretleri Menâkıbında bu hâl hakkında şöyle buyururlar: "Bilmelidir ki, ehl-i tevhîd dâimâ bu hâl-i ittihâd ile mevsûf olamazlar; zîrâ Hz. Risâlet (s.a.v.) Efendimiz لى مع الله وقت "Benim Allâh'la bir vaktim vardır" buyururlar idi. Ve kuvvet-i beşeriyye bu bâr-ı sakîle nasıl tâkat getirebilir. Ve Hüseyin ibn Mansûr Hallâc (rahmetullâhi aleyh) bu bârikanın begāyet müştâkı olduğundan, dâimâ bu halde kalmak isterdi, halbuki kuvâ-yı beşeriyye tahammül etmezdi; şübhesiz vakt-i münâcâtda Hak Teâlâ hazretlerinden harâbî-i zâhiri ve hedm-i vücûdu taleb eyler idi. Nitekim buyurur: الهى افنيت ناسوتيتي في لاهوتيتك فبحق ناسوتيتي في لاهوتيتك ان ترحم على من سعى في قتلى “Yâ Rabbî, nâsûtiyetimi senin lâhûtiyetinde ifnâ eyledim; imdi lâhûtiyetinde olan nâsûtiyetim hakkı için benim katlime sa'y edenlere rahmet eyle!" Ve Efdalüddîn Hâkānî hazretleri dahi bu ma'nâda olan hakäyıkı iki beyitte be-gāyet güzel buyurmuşdur. Beyit: "Ayağımın dikeni benim, kendimi kendimden fâriğ edeyim; bu ikilik birlik ola, hem ben sen olayım, hem de sen ben olasın. Kendimin murâdı olmaksızın, murâdım da senin ile oturayım, tâ ki senin muhabbetin hiçbir zaman beni hâlî etmesin!"

Bu ma'nâlar I. cildin 3995 numarasına müsâdif olan, وَ الْمَلَكُ وَ الرُّوحُ أَيضًا فَاعْقِلُوا لا يَسَعُ فِينَا نَبِي مُرْسَلُ ["Allâh ile bizim aramıza nebiyy-i mürsel ile melek-i mukarreb sığmaz, anlayın!"] beytinde dahi geçti. İşte Resûl-i Ekrem Efendimiz'in velâyeti nübüvvetinden efdal olmasının sır ve hikmeti, velâyetlerinde Hak ile kendi arasına ne melek-i mukarreb ve ne de nebiyy-i mürsel girememesindendir. Fakat nübüvvetlerinde araya melek-i mukarreb girer.

2946. "Ben şahın zahmından gayri bir rahmet istemem, ben o şâhdan başka penah istemem."

"Benim için şâhın zahmı ve kahrı ayn-ı rahmetdir, benim kahırda ve lutufda sığınacak mahallim ancak o şâhdır." Ba'zı nüshalarda "zahm" yerine "rahm" vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ "Ben şâhın rahmetinden başka bir rahmet istemem", ya'ni "Bana kimse acımasın, şâhımın acıması kâfidir" demek olur.

2947. Şahın gayrini onun için "la" etmişim, zîra şah tarafına teveccüh etmişim.

"Ben şâh-ı hakîkînin zâtının gayri olan taayyünâtı ve bu taayyünât arasındaki vücûd-ı mevhûmumu, onun vücûd-ı hakîkîsi muvâcehesinde yok etmişim; zîrâ zâhiren ve bâtınen o şâh-ı hakîkî tarafına teveccüh etmişim."

2948. Eğer şah kendi kahrıyla başımı keserse, şâh altmış başka can bağışlar.

Hind nüshalarında, "şâh eger bürred" yerine "ger be-bürred o" vâki'dir. Ya'ni, "Şâh-ı hakîkî kahrıyla benim başımı keserse, hayât-ı fâniyemi izâle ederse, bana başka hayât-ı bakıye bağışlar." Nitekim hadîs-i kudside من احبنى قتلته ومن قتلته فانا ديته ya'ni "Ben beni seven kimseyi öldürürüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti ben olurum" buyurulmuşdur.

2949. Benim işim cesûrluk ve enâniyetsizlikdir; şâhenşâhımın işi baş bağışlayıcılıkdır.

"Ser-bâz", cesûr; "ya", masdariyyetdir. Ya'ni, "Benim işim ma'şûk-i hakîkîmin muvâcehesinde can fedâsı husûsunda cesûrlukdur ve kendimin kendiliğini terk etmekdir ve şâhenşâhın işi de bu fedakârlığa mukābil baş ve hayât-ı tâze bağışlayıcılıkdır."

Ma'lum olsun ki, abdin vücûd-ı kesîfi, Hakk'ın varlığından ihsân olunmuş bir âriyetdir; onun hakîkati dahi ilm-i ilâhînin sûretidir. Binâenaleyh abdin "Benimdir!" diyecek bir mülkü yokdur, elinde olanlar ise mevhûmdur. Eğer abd kendi varlığını fedâ edecek olursa, vehmini fedâ edecek demek olur.

2950. Fahr o başa ki, onu şâhın eli keser; ayb o başa ki bir gayriye muvafakat ede!

"Ser bürden", bir şeyi sonuna eriştirmek ve bir şeye muvâfakat etmek ma'nâsınadır (Bahâr-ı Acem). Burada ikinci ma'nâ münasibdir. Ya'ni, "Şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın kestiği baş iftihâr etsin ve şâhın gayri ile uyuşan baş da yerinsin ve kendini ta'yîb etsin!"

2951. "Gece ki, şâh onu kahırdan kara içine çekti, binlerce bayram gününden âr tutar!"

“Kîr”, zift maʼnâsınadır; siyah renk ma'nâsında da kullanılır. Burada "kara renk" ma'nâsında müsta'meldir. Ya'ni, "Şâh-ı hakîkînin kara renk içine çektiği gece, birçok bayram günlerinin parlaklığından ve aydınlığından âr tutar; ya'ni o günlerin aydınlığına aslâ iltifat etmez; zîrâ şâhın murâdı, ni'met ve devletdir!"

2952. "Muhakkak şeh görücü olan kimsenin tavafı, kahır ve lutfun ve küfür ve dînin fevkı olur."

"Tavâf", bir şeyin etrafını dolaşmak ve dâiren-mâ-dâr dönmek. "Şeh görücü"den murâd, Hakk'ın müşâhedesinde kendinden ve bilcümle mâsivâdan gāfil olmuş olan insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Bilcümle tecelliyâtda zât-ı Hakk'ı müşâhede eden bir kâmilin seyri ve devri, kahır ve lutfun ve küfür ve dînin fevkınde olur." Zîrâ kahır ve lutuf ve küfür ve dîn, âlem-i sıfâta taalluk eder; âlem-i zât ise, âlem-i sıfatın fevkındedir; ve sıfât zâtın hicabı ve nikābıdır. Böyle bir kâmil ise hicabı yırtmış ve nikābı kaldırmış ve zâta müteveccih olmuşdur. Kahır ve lutuf ve küfür ve dîn, abdin varlığına ve vücûduna taalluk eden nisbetlerdir. Abdin varlığı, Hakk'ın varlığında mahv ve müstehlek olup, vücûd-ı Hakkānî ile kāim olunca, ona bu nisbetlerin taalluku kalmaz; binâenaleyh onun tavâfı ve devri, bittabi' kahır ve lutfun ve küfür ve dînin fevkınde olur. Nefehâtü'l-Üns'de Şeyh Ebû Saîd Ebu'l-Hayr hazretlerinden menküldür ki, buyururlar: "Bir gün Şeyh Ebu'l-Abbâs Kassâb'ın huzûruna iki kişi gelip oturdu. Dediler ki: "Bizim aramızda mübâhase vâki' oldu, birimiz: Kişiye ezel ve ebed gamı ve kederi kâfidir!" diyor; ve birimiz de: "Kişiye ezel ve ebed meserreti kâfidir!" diyor. Siz ne buyurursunuz? Şeyh elini yüzüne sürüp dedi ki: El-hamdü lillâh ki Kassâb oğlunun makāmı ne gamdır ve ne de şâdîdir! ليس عند ربكم صباح و مساء Ya'ni "Rabb'inizin indinde ne sabah, ne de akşam vardır, gam ve şâdî senin sıfatındır ve her ne ki senin sıfatındır hâdisdir ve hâdisin kadîme yolu yokdur."

Küfür ve dînin fevkınde tavaf ve seyirden, sakın kâmilden tekâlîf-i şer'iyyenin sukūtu ma'nâsı anlaşılmasın! Bilakis bu kâmilin kendisinin kendiliği olmaksızın, Kitâb ve Sünnet'den aslâ inhirâfı vâki' olmaz ve kendisi sâhib-i Mesnevî Hz. Pîr efendimiz gibi her husûsda muktedâ-bih olur. Ve ta'tîl-i şerîat edenler iki sınıfdır: Birisi mecâzîb-i mutlakadır ki, onlar tavr-ı aklın hâricine çıktıkları cihetle ma'zûrdurlar; zîrâ teklif akladır ve sebeb-i teklif olan akıl onlarda zâil olmuşdur. Diğeri bilcümle muâmelelerinde akıl dâiresinde hareket eden kimselerdir ki, bunların ayakları ilm-i tasavvufda vâdî-i dalâlete kaymışdır.

2953. Cihânda ondan bir ibâre gelmez, zîrâ gizlidir ve gizlidir ve gizli!

Ya'ni, "Müşâhede sâhibinden ve onun tavâfından bu âlem-i kelâmda bir ibâre bulup haber vermek mümkin değildir. Çünki onun hâli ve seyri iç içedir ve pek gizlidir." "Gizli" gelmesinin üç defa zikri, onların seyrinin ve tavâfının, âlem-i şehadet ve âlem-i misâl ve âlem-i ervâh mertebelerinin fevkınde olduğuna işâretdir. Zîrâ Hak'la onların aralarına melek-i mukarreb bile giremez; ve melek-i mukarreb ise, âlem-i ervâhdandır; binâenaleyh bu mertebelerin fevkındeki hâli anlatmak ibâre ile bu cihanda kābil değildir.

2954. Zîrâ ki, bu esmâ ve elfâz-ı hamîde, âdemînin gülâbesinden zahir oldu.

"Gülâbe", birkaç ma'nâya gelir; burada iplik sardıkları "çark" demekdir; bundan murâd, Adem'in cism-i kesîfi ve kalıbıdır. Ya'ni "Hakk'a âid olan bu isimler ve elfâz-ı mahmûde, bu benî-âdemin kesîf olan cisminden zâhir oldu." Burada "esmâ ve elfâz-ı hamîde" ipliğe ve "Adem'in cismi" de iplik sarılan çarka teşbîh buyurulmuşdur.

Hulâsa-i ma'nâ budur ki: Hak Teâlâ hazretleri kendi vücudunu bilmemiz hususunda, bizi hâdise nazar etmeğe havale etti. سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ (Fussilet, 41/53) Ya'ni “Biz âyâtımızı karîben onlara âfakda ve nefislerinde gösteririz" âyet-i kerîmesinde, âyâtını bize gösterdiğini beyân etti. Binâenaleyh biz hâdis olan vücûdumuza ve gülâbemize baktık, onda hayât, ilim, semi', basar, kudret ilh... gibi sıfatlar gördük; bu sıfatlarımız ile vücûd-ı vâcibe ve onun böyle sıfatları bulunduğuna istidlâl ettik; ve sıfatlardan isimler çıktı ve bunların netîcesi olarak insandan birtakım elfaz-ı hamîde zâhir oldu. Binâenaleyh biz Hakk'ı ancak tavsîf ettiğimiz vasfın "ayn"ı bulduk ve kendimizi vasf etmediğimiz, ancak bir vücûb-i hâss-ı zâtî kaldı. Zîrâ biz hâdis olduğumuz için bu vasıf ile kendimizi tavsîf etmemize imkân yokdur; şu halde biz, vâcibü'l-vücûdu hâdis olan vücudumuz ile, vücûd-ı hâdisimizden bildiğimiz vakit, kendimize nisbet ettiğimiz her vasfı, ona nisbet ettik. Ve enbiyâ-yı izâm hazarâtının lisânıyla bize bununla da ihbârât-ı ilâhiyye vâki' oldu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de إِنَّ الله سميع عليم (Bakara, 2/181) ["Şübhesiz Allâh işitici ve bilicidir"] ve إنني معكما أسمع وأرى (Tâhâ, 20/46) ["Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm"] ve وأن الله سميع بصير (Hac, 22/61) ["Allâh hakkıyla işiten ve görendir"] ilh. Görülüyor ki, Hak Teâlâ kendi nefsini bize, hayat, ilim, semi', basar, kudret ve irâde gibi bizde olan sıfatlar ile vasf etti; biz onu âlimiyet ve kādiriyet ve mürîdiyet gibi vasıflar ile müşâhede ettiğimiz vakit, bu vasıflar ile kendimizi de müşâhede ederiz. Velhâsıl mertebe-i ilimde ve akılda sâbit olan Hakk'ın şuûnâtını vücûd-ı aynîsi ile, kemâl-i cem'iyyet ile izhâr eden Adem oldu.

2955. "Alleme'l-esma Ademe" imâm oldu, fakat "ayn" ve "lâm” libasında değil.

وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 2/31) Ya'ni "Ve Allâh Teâlâ Adem'e isimlerin hepsini ta'lîm etti" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. "Esmâ"dan murâd, Hakk'ın "esmâ-i hüsnâ"sıdır. "Ayn" kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada "bir şeyin nefsi ve şekli" ma'nâsınadır. “Lâm", insanın şahsına ve kalıbına da ıtlâk olunur. Ya'ni "Hak Teâlâ'nın ta'lîm-i esmâsı Adem'e imâm oldu ve Adem bu esma' cem'iyetinin ahkâm ve âsârına tâbi' oldu. Fakat bu ta'lîm-i esmâ, şimdi bizim bu âlem-i kesâfetde yaptığımız gibi, insanın şahsına "ayn" ile, ya'ni taayyünât-ı lafziyye ve sûriyye ile; veyâhud yazı ile vâki' olmadı ve vücûd-i aynî libâsı giydirilmedi. Belki mertebe-i akılda ve ma'nâda sâbit olan hayât ve ilim ve sem' ve basar gibi şuûnât-ı Hak, Adem'in vücûd-ı ilmîsine ve ayn-ı sâbitesine, yine ma'nen taalluk etti. Bu bahis II. cildin 3258 numarasında münderic, آدم أنبئهم بأسما درس گو [Ey Adem, "Enbi'hüm bi-esmâihim" dersini söyle!] beyt-i şerîfinde de bir nebze geçti.

2956. Vaktaki sudan ve çamurdan başı üzerine külâh koydu, o câna mensub olan isimler kara yüzlü oldu.

"Vaktâki Adem'in vücûd-ı ilmîsinin başına Hak Teâlâ bu âlem-i kesâfetde sudan ve çamurdan mürekkeb bir kalıp ve bir kesîf külâh koydu ve vü- cûd-ı aynî verdi, o mertebe-i akılda ve ma'nâda sâbit ve rûhânî olan isimler kara yüzlü, ya'ni cismânî ve fiilî oldu." Ya'ni hayât ve ilim ilh. gibi Hakk'ın şuûnât-ı zâtiyyesinden ve niseb-i ademiyyeden ibâret bulunan umûr-ı külliyyesinin hâriçde vücûd-ı aynîleri yok idi; vaktâki vücûd-ı aynî sahibi olan efrâd-ı insâniyye, âlem-i kesâfetde zâhir oldu. O umûr-ı külliyye zâtlarıyla bu efrâd-ı insaniyyede sârî ve bâriz oldu. Binâenaleyh kesîf ve kara yüzlü olan vücûd-ı aynîye taallukları hasebiyle o maânîde, mahall-i taalluku cihetiyle kesâfet ve zulmet kesb etti.

2957. Zîrâ su ve çamur üzerinde ma'nâ zâhir olmak için, kelime ve nefes nikābını kendisine çekti.

Zîrâ isimler onun için kara yüzlü oldu ki, Adem'in sudan ve çamurdan mürekkeb olan vücûd-ı aynî-i kesîfi üzerinde, vücûd-ı ilmîsindeki ma'nâ zâhir olmak için o isimler, kâğıtlar üzerinde kara mürekkeb ve nefeslerde harf ve savt nikābını kendisine çekti.

2958. Vâkıa nutuk bir vecihden keşf edicidir; fakat on vecihden müzlifi terkdir.

"Gerçi Adem'in vücûd-ı aynî-i kesîfinden sâdır olan kelâm, ma'nâları bir vecihden keşf edicidir; ve birçok vecihden dahi yakın olanı terk etmekdir." Zîrâ latîf olan ma'nâları, kesîf olan elfâz ile tamâmiyle anlatmak mümkün değildir. Meselâ aşk bir ma'nâdır ve bir emr-i vicdânîdir. Bu aşkı, âşık olmayana "ayın", "şın" ve "kāf" harfleriyle anlatmak kābil olmaz. Bu sebebden Hakîm Senâî hazretleri şu beyitlerinde buyururlar:

"Söylediğim şeyden rücû' ettim; zîrâ ki sözde ma'nâ ve ma'nâda dahi söz yokdur."

Velhâsıl söz bir cihetden ma'nâyı kâşif ise de, birçok vecihlerden de yakın olanı terkdir; ve "yakın" olandan murâd, Zât-ı Hak'dır. Zîrâ Hak ونحن أقرب إليه من حبل الوريد (Kāf, 50/16) ya'ni "Biz o kimseye şâh damarından daha yakınız" buyurduğu halde, biz O'nun vücudunu birçok edille-i kelâmiyye ile isbâta kı- yâm ederiz; ve bu edille-i kelâmiyye ile onun O'nun vech-i zâtını örteriz. Nitekim Hz. Mısrî-i Niyâzî buyurur: Mısra': Zâhir iken ol, O'nu örter delâil beyyinât Hind nüshalarında bu beytin ikinci mısrâ'ı, ليك از ده وجه دیگر مكتف است va ki'dir "Lâkin diğer on vecihden setr edicidir" demek olur.

Halil'in Cebrâîl'e cevâb vermesidir. Ona "Senin için bir hâcet var mıdır?" diye sorduğu vakit, Halîl ona: "Var ammâ sana değil!" diye cevab verdi

Bu sürh-i şerîfin Hind nüshalarındaki sûreti şöyledir:

Ma'nâsı: "Cebrâîl (a.s.)ın, İbrâhîm Halíl (a.s.)a: "Senin için bir hâcet var mıdır?" diye söylemesi. "Evet var, ammâ sana değil!" demesi."

Ma'lumdur ki, Nemrûd İbrâhîm Halil (a.s.)ı öldürmek istediği vakit, bir büyük ateş yaktı ve o hazreti mancınık üzerine oturtup, ateş üzerine fırlatmak üzere iken, Cebrâîl (a.s.) gelip: "Bir ihtiyacın varsa söyle! şimdi seni ateşden kurtarayım!" dedi. Cenâb-ı İbrâhîm ise: "Evet ihtiyacım vardır; fakat sana değildir! Seni ve beni yaratan Allâh zü'l-celâl hazretlerine!" diye cevâb verdi. Hz. Cibril: "O halde hâcetini Rabb'inden iste!" dedi. Hz. İbrâhîm cevâben: "Ne söyleyim, o benim hâlimi biliyor!" dedi.

2959. "Ben vaktin Halil'iyim ve o Cebrâîl'dir; ben belada onu delîl istemem!"

Bu beyt-i şerîf pâdişâh tarafından kendisine gazab olunan musâhibin lisânından mu'terize cevabdır. Ya'ni, "Ey mu'teriz, ben vaktin Halîl'i mesâbesindeyim ve o İmâdü'l-Mülk dahi, Hak'la İbrâhîm (a.s.)ın arasına girmek iste- yen Cebrâîl (a.s.) mesâbesindedir. “İbrâhîm Halîlullâh Nemrûd'un ateşine atılırken, onun delâletini istemediği gibi, ben de belâ vaktinde ma'şûkum ile kendi arama hiçbir kimsenin delîl olarak girmesini istemem!”

2960. O hakîm olan Cibrîl'den edeb öğrenmedi mi ki, o Hakk'ın Halîl'in- [2975] den muradını sordu.

“Râd”, kelimesinin dört ma'nâsı vardır. 1. Hakîm ve dânâ, 2. Kerîm ve cömert, 3. Şecî', ve dilâver, 4. Söz söyleyici. Burada “hakîm ve dânâ ve kerîm ve cömert” ma'nâları münasibdir. Ya'ni, “O İmâdü'l-Mülk Cebrâîl (a.s.)dan hakîmlik ve kerîmlik edeb ve kāidesini öğrenmedi mi? Zîrâ Hz. Cibrîl, tavassutdan mukaddem bir kere İbrâhîm Halîl (a.s.)ın fikrini ve murâdını sordu ve “Bir hâcetin var mı?” dedi. O İmâdü'l-Mülk ise, aslâ re'yimi sormaksızın şefâate tasaddî etti.” Bu hâl kerîmliğin ve hakîmliğin kāidesine muhâlifdir.

2961. Ki, “Senin muradın var mıdır, tâ ki yardım edeyim ve yoksa kaçayım hafiflik edeyim!”

Hz. Cibrîl sordu ki: “Senin bir murâdın ve istediğin var mıdır, söyle, tâ ki yardım edeyim; ve eğer yoksa kaçayım ve sana karşı hafiflik edeyim; ve şu belâ vaktinde sana sıklet vermiyeyim!”

2962. İbrâhîm dedi: “Hayır, aradan git, iyândan sonra vâsıta zahmet olur!”

İbrâhîm (a.s.) Cebrâîl (a.s.)a dedi: “Hayır, senin tavassutunu istemiyorum, sen aradan çekil; zîrâ ben müşâhede-i zât hâli içindeyim ki, bu hâl makām-ı ittihâddır. İyândan ve makām-ı ittihâddan ve müşâhede ve huzûrdan sonra, araya vâsıtanın girmesi kalabalık ve kesret olur; ve izdihâm ve kalabalıkda ise müzâhame ve sıkışıklık vardır.” “Zahmet”, kalabalık ve omuz omuza sıkışmak ma'nâsınadır.

2963. Mürsel bu dünya için mü'minlere rabıtadır, zîrâ ki o vâsıtadır.

"Hak tarafından gönderilmiş olan peygamber bu dünyanın ehli olan mü'minleri Hakk'a rabt edicidir. Zîrâ ki Hak Teâlâ'dan telakkî eylediği emir ve nehyi tebliğ için bir vâsıtadır." Ma'lûm olsun ki, insân-ı nâkısda istiklâl-i vücûd ve gayriyet vehmi galib olduğundan, kendisinden zâhir olan sıfât ve ef'âli nefsine izâfe eyler ve vücûdunda istiklâl gördükçe, emr-i vücûdda da'vâ-yı iştirak eyler. Bu ise zulm-i azîmdir. Nitekim Hak Teâlâ `إن الشرك لظلم عظيم` (Lokman, 31/13) ["Muhakkak şirk zulm-i azîmdir"] buyurur. Zîrâ zulüm lügatde bir şeyi mevziinin gayrine vaz' etmekdir; bu da emr-i vücûdda sâika-i vehm ile da'vâ-yı iştirâkden tevellüd eder. Böyle olunca şirkin menşei, kendi nefsinden ve muhîtindeki eşyânın hakāyıkından ve onların mûcidinden cehil ve bu cehil hasebiyle zulmet-i tabîiyye ahkâmında istiğrâkdır. İmdi hazret-i şehadet, a'yân-ı sâbitenin isti'dâdât ve kābiliyyât-ı zâtiyyeleri hasebiyle vücudun libâs-ı gayriyyet ile zuhûrundan ibaret olduğundan, zübde-i âlem olup, sûret-i ilâhiyyeyi kabûl ve cümle taayyünleri müsâid olan onlara bu hakikati ta'lîm ve onları zulmet-i tabîiyye sahasından geri çekmek ve asl-ı hakîkî tarafına döndürmek için peygamberler gelmiş ve bu husûsda mü'minlere râbıta ve vâsıta olmuşdur.

2964. Eğer her gönül gizli olan vahyi işitici olaydı, cihanda bir harf ve savt ne vakit olurdu?

"Vahy", lügatde savt-ı hafîye derler. Istılâh-ı şer'îde, "peygamberlere melek vâsıtasıyla vâki' olan tebliğ-i ilâhî"dir; ve sûret-i umûmiyyede kalbe harf ve savt vâsıtası olmaksızın ilkā ma'nâsına da gelir. Evliyâya olan bu ilkāya “ilhâm" ve "hâtır-ı Hakkânî" derler. Bu ilkā olunan ilim, sahih ve sabit olan bir ilimdir ki, Hak Teâlâ hazretleri onu âlem-i gaybdan, havâss-ı evliyânın kalblerine kazf buyurur. Ya'ni, "Her gönül âlem-i sûretden gizli olan Hakk'ın harfsiz ve sadâsız vahyini işitici olaydı, bu âlem-i sûretde kelimeye ve sadâya ve telaffuza ve yazıya hâcet kalmazdı." Herkes gizli olan bu tebliğ-i ilâhîyi işitemediği için araya, bunu işitmeğe müstaid olan enbiyâ ve evliyâ vâsıta oldu. Kesâfet-i vücûdiyyeleri sebebiyle, Hak'dan uzak düşen mü'minleri Hakk'a rabt etti.

2965. "Gerçi o Hakk'ın mahvıdır ve iradesizdir; fakat benim işim ondan daha nazikdir."

"Ser", burada meyil ve hâhiş ve irâde ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîf öldürülecek olan musâhibin lisânındandır. Ya'ni, "O İmâdü'l-Mülk, ya'ni şefâata kıyâm eden musâhib; gerçi Hakk'ın ve şâh-ı hakîkînin mahvıdır ve kendi irâdesini, onun irâdesinde mahv ettiği için, kendinin bir şeye meyli ve irâdesi kalmamışdır; fakat benim işim ve makāmım, onun işinden ve makāmından daha nâzikdir ve bu nezâket araya vâsıta istemez."

2966. "Onun fiili, şahın fiilidir; fakat benim za'fım önünde iyi, kötü görünücüdür."

Ya'ni, "Gerçi o şefîin fiili, şâhın iradesinde istiğrâkı hasebiyle, şâhın fiilidir. Fakat şâh ile benim aramda onun varlığı ve vücûdu vardır. Halbuki benim hâiz olduğum makām-ı âlî-i ittihâd, benim gözümü keserâtı görmekden za'fa düşürmüşdür. İşte keserât ve isneyniyet âleminde iyi olan tavassut ve şefâat, bu makām-ı ittihâdın îcâbı olan benim bu za'fımın önünde, bana fenâ görünür." Hind nüshalarında "Pîş-i za'fem" yerine "pîş-i çeşmem" ["Gözümün önünde"] vâki'dir.

2967. Avâm üzerine ayn-ı lutuf olan şey, nâzenînân-ı kirâm üzerine kahır oldu.

Zîrâ avâm, sıfât ve esmâ hicâbları içindedirler; lutfu ve kahrı ayrı ayrı görürler; halbuki erbâb-ı müşâhede olan uşşâk-ı ilâhî, kahrı ve lutfu bir görürler. Avâma göre lutuf iyi ve kahır fenâdır. Ehl-i müşâhedeye göre ikisi de hoşdur ve lutufdur. Nitekim Hz. Pîr efendimiz I. cildin 1598 numaralı beyt-i şerîfinde:

Ya'ni "Ben onun kahrına ve lutfuna cidden âşıkım, çok acîbdir ki ben her iki zıddın âşıkıyım!" buyurmuşdur. Ve Eşref-i Rûmî hazretleri dahi bu makāmda şöyle buyururlar. Beyit: Erse cemâlinden vefâ, yâhud celâlinden cefâ İkisi de câna safâ, senden o hoşdur hem bu hoş!

Binâenaleyh ma'şûk tarafından müteveccih olan kahrı ve belâyı men' etmek, böyle bir âşık için, ma'şûkun lutfunu ve iltifatını men' etmek demek ol- duğundan, avâma iyi görünen bu men', ona fenâ görünür. Bu zevkin sahibi olan Baba Kemâl-i Hocendî (k.s.) dahi şöyle buyurur. "Eğer dilber senin gönlünü kırarsa ey Kemâl, sarhoşluğunu artır, zîrâ Mecnûn'un kâsesini kırmakdan Leylâ'nın başka kasdı vardır."

Baba hazretlerinin bu beyti kıssaya müsteniddir; şöyle ki: Mecnûn'un ma'şûku olan Leylâ, fukarâya tevzî' için yemek pişirmiş. Dilencilerin çanaklarını alıp Leylâ'nın başına toplandıklarını işiten Mecnûn dahi, eline bir kâse alıp, dilenci kıyafetinde Leylâ'yı görmek kasdıyla oraya gitmiş. Leylâ kepçesiyle dilencilere tevzîât yaptığı sırada, karşısına âşıkı olan Mecnûn'un çıktığını görünce, kepçesiyle Mecnûn'un kâsesine vurup kırmış ve onu orada bulunanlar arasında mümtâz tutmakla âşıkına iltifat etmişdir. “İlâhî böyle bir aşkı bize de ihsân buyur da, bu varlığımıza taalluk eden elem ve lezzet kaydından geçelim! Âmîn bi-hürmet-i seyyidü'l-mürselîn!" Hind nüshalarında ikinci mısra'daki “nâzenînân" yerine "aşk-kîşân" vâki'dir, "aşk mezhebliler" demek olur.

2968. Avâma çok belâ ve meşakkat çekmek lâzımdır, tâ ki farkı görmeğe kadir olsunlar!

"Sıfat ve esmâ-i ilâhiyye hicabı içinde müstağrak olan avâma çok riyâzet ve mücâhede belâ ve meşakkatlerini çekmek lâzımdır ki, makām-ı müşâhedeye vâsıl olup, havâssın farkını görebilsinler ve bu farkı o makāmda zevkan ve vicdânen anlayabilsinler!" İkinci mısra' Hind nüshalarında عامه را تا فرق را تانند دید sûretindedir.

2969. Ey yâr-ı gāra vâsıta olan hurûf, vâsılın önünde hârhâr olan dikendir.

"Gār", mağara ma'nâsında olup, bu âlem-i zulmânî olan dünyâ murâd buyurulur. "Hârhâr", heyecan ve taalluk-ı hâtırdan kinâyedir ki, ibtidâsı meyil ve hâhiş olur. Ya'ni, “Ey cismânî âlem arkadaşı, ma'nâyı taksîm hususunda vâsıta olan bu hurûf ve kelimât, vâsıl-ı Hak olan kâmilin önünde heyecan ve taalluk-ı hâtır dikenidir." Zîrâ hurûf ve kelimâtın matlûb olan ma'nâyı ifhâm edemediğini gören vâsıl-ı kâmil muztarib olur; binâenaleyh bu hurûf ve keli- mât zevkıyât ve vicdâniyâtı ifadede kāsır olduğundan, kâmil-i vâsıla diken gibi batar.

2970. O rûh-i sâfî hurufdan kurtulmak için, çok belâ ve renc ve vukūf lâzımdır. [2985]

"Vukūf", durmak ve muttali' olmak ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Cism-i insânî-ye taalluk eden rûh-ı sâfi maânî-i latîfeyi harf ve savt vâsıtası olmaksızın, idrâk edebilmek için çok belâ ve meşakkat ve bu belâ ve meşakkatler içinde de durmak lâzımdır." Zîrâ belâ ve meşakkat nefsin kuvvetini ve azgınlığını kırar ve nefsin kuvveti kırılınca da, rûhun safveti zâhir olmağa başlar. Nitekim Hz. Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 70. faslında şöyle buyururlar: “Hak ile kul arasında hicâb ikidir, bâkî hicâblar bundan zâhir olur; o da sıhhat ve maldır. Sahîhü'l-beden olan kimse: "Hani Hak? bilmiyorum ve görmüyorum!" der. Kendisinde maraz peydâ olunca: “Yâ Allâh, yâ Allâh!" demeğe başlar ve Hak ile hem-râz olup, tekellüm eder. Binâenaleyh gördün ki, o sıhhat onun hicâbı idi ve Hak o maraz tahtında gizlenmiş idi. Ve bir adamın ne kadar malı ve kuvâsı varsa, o kadar esbâb ve murâdâtını müheyyâ kılar ve gece ve gündüz onunla meşgül olur. Bî-nevâlık teveccüh edince nefis zayıf olup, Hak etrâfında dolaşır. Hak Teâlâ Fir'avn'a dört yüz yıl ömür verdi ve memleket ve pâ-dişâhlık ve cemî-i murâdâtını ihsân eyledi. Bunların cümlesi onu Hz. Hak'dan teb'îd eyleyen hicâb idi. Hafî zikr etmemesi için murâdsızlık ve baş ağrısı vermedi ve ona: Arzûlarına meşgül ol ve bizi yâd etme! dedi."

2971. Fakat ba'zısı bu sadâdan pek sağır oldular, yine ba'zıları sâfî ve pek âlî oldular.

"Halk-ı âlemin hicâbât-ı nefsâniyyede istiğrâkı hasebiyle vahy-i nihânı işitmeğe tâkatı olmadığından, enbiyâ ve evliyâ vâsıtalarıyla, lafız ve savt ile tefhîm-i maânî zarûreti hâsıl oldu; fakat halkın ba'zıları bu lafız ve savtı işitmekden pek sağır oldular enbiyâya ve evliyâya arkalarını çevirdiler; ve yine ba'zıları da bu sadâyı kabûl ve enbiyâya tâbi' olarak safvet kesb edip, pek yükseldiler." Zîrâ bu sadâ nefse muhalefet belâsını tahmil etti.

2972. Bu belâ Nil suyu gibi geldi; saîde sudur ve eşkıyaya kandır.

Binâenaleyh bu belâ Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn zamânındaki Níl suyu gibi geldi. Benî-İsrâîl'e def'-i harâret eden su olduğu gibi, her asırdaki ehl-i saâdete de su oldu ve latîf göründü; ve Fir'avn'ın kavmine kan olduğu gibi, kezâlik her zamandaki ehl-i şekāvete de kan oldu ve müstekreh göründü.

2973. Her kim ki, akıbeti ziyade görücüdür, o pek mes'ûddur; mahsûlü ziyade gören o kimse pek cidd ile eker.

Bu hayât-ı dünyeviyyenin âkıbetini ziyâde gören kimse, sonunda pek mes'ûddur; çünki bu dünya الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni "Dünyâ âhiretin tarlasıdır" hadis-i şerîfi mûcibince, bir tarladır; burada güzel ameller tohumunu eken sonunda ve hayât-ı uhreviyyede biçecektir. Binâenaleyh sonunda çıkacak mahsûlü ziyâde gören kimse, tarlasına kemâl-i ciddiyyetle ekin eker.

Ma'lûm olsun ki, bu hayât-ı dünyâda dahi, âhiret ma'nâsının numûneleri mevcûddur. Meselâ gençliğin âhireti, ihtiyarlıkdır. Gençliğinde vücûduna sû-i isti'mâl tohumunu eken kimse, ihtiyarlığında ilel ve eskām azabına giriftâr olur. Ve kezâ hayâtının evveli olan gençliğinde tembellik edip çalışmayan kimse, hayâtının âhireti olan ihtiyarlığında fakr u zarûret azabına dûçâr olur.

2974. Zîra bilir ki, bu ziraat cihanı mahşer ve kaldırmak içindir.

"Sonu iyi gören bilir ki, bu zirâat cihânı mahşer için ve efâl ve akvâl tohumlarının mahsûlünü kaldırmak ve biçmek içindir." Zîrâ her fiilin sûretinden bir ma'nâ doğar.

2975. Hiçbir akid, kendi "ayn"ı için olmadı, belki kar ve faide makāmından nâşîdir.

"Alım satım ve îcâr ve istîcâr, vekâlet ve kefalet gibi akidlerden hiçbir akid, o akdin zâtı ve kendisi için değildir; belki o fiil akdin zımnında gizli olan kâr ve fâide makām ve mahallinden dolayıdır." Ba'zı nüshalarda “makām” yerine "hayâl" vâki' olmuşdur; "Her bir akid kâr ve fâide hayâlinden nâşîdir" demek olur.

2976. Eğer bakarsan hiçbir münkir olmaz ki, onun münkirliği, münkirliğin "ayn"ı için olsun.

Meselâ bir kimse, birisinin söylediği sözü veyâhud yaptığı fiili inkâr ederse, hiçbir kasdı olmaksızın, ancak inkâr keyfiyetinin kendisi ve zâtı için inkâr etmez; belki inkârında bir kasıd gizlidir.

2977. Belki hasedde hasmın kahrı, yahud fazîlet istemek ve kendini izhar etmek içindir.

Ya'ni, "Bir şeyi inkârın zımnında ya hased duygusu vardır ki, münkir olan kimse, muhalefet ettiği kimsenin ilmini ve fazlını ve şerefini çekemez, onu inkâr ile mağlûb etmek murâd eder; veyâhud fazílet ve şerefde onun fevkıne çıkıp, halka kendini göstermek ve satmak ister." Ehl-i nefis olan kimselerin inkârı, alelekser bu maksadlara müstenid olduğundan, cenâb-ı Pîr efendimiz "kanâat"den nâşî vâki' olan inkârı beyân buyurmamışdır; zîrâ bu inkâr ya doğru veya eğri kanâatden nâşî olur. Eğer doğru kanâatden nâşî olursa, o kimse, eğri kanâatli olan kimsenin kanâatini tebdîl edebilir; ve bu eğri kanâatli kimsenin inkârı da zâil olur. Fakat hased ve ızhâr-ı fazílet ve kendini göstermek sebeblerine müstenid olan inkârdan münkiri vazgeçirmek mümkin değildir.

2978. Ve o fazilet de diğer tama' içindir; ma'nalar olmaksızın sûretler çeşni vermez.

Ya'ni, hasmına karşı ızhâr-ı fazilet etmek dahi, başka bir kasdın zuhûruna tama'an vâki' olur ki, o da herhangi bir husûsda hasmını mağlûb edip, halka kendinin ondan efdal olduğunu gösterdikden sonra, onların hürmetini kazanmak ve bu hürmetin zımnında da menâfi' te'mîn etmek içindir; zîrâ ma'nâları olmayan ef'âlin tadları ve lezzetleri yokdur.

2979. Ondan dolayı "Bunu niçin yapıyorsun?" diye sorarsın; zîrâ sûretler zeytin yağı, ma'nalar aydınlık gibidir.

İşte sûretler ma'nâlardan dolayı zâhir olduğu için, sen herhangi bir fiili icrâ eden kimseye, o fiilin ma'nâsını ve netîcesini anlıyamadığın vakit: "Bunu niçin yapıyorsun?" diye sorarsın. Çünki ef'âlin sûretleri zeytin yağı gibidir ve onların zımnındaki ma'nâlar dahi, bu zeytin yağının içinde gizli olan şu'le ve aydınlık gibidir.

2980. Yoksa bu "Niçin" demek ne içindir? Mâdemki sûret, bir sûretin [2995] "ayn"ı içindir.

Eğer bir sûret, o sûretin mahzâ “ayn"ından ve şeklinden dolayı yapılmış ise, “Bunu niçin yapıyorsun?" diye sormanın ma'nâsı olmaz idi ve böyle bir suâl sorulmaz idi.

2981. Bu "Niçin?" demek, fâideden suâldir; bunun gayrinden nâşî "Niçin?" demek fenâdır.

Ya'ni, bir işin fâiline "Bu yaptığın iş ne içindir?" demek o fiilin fâidesinden suâldir ve "Bu iş neye yarar ve fâidesi nedir?" demek olur. Fâidesi anlaşılmak için îrâd edilmeyen "niçin" suâli fenâdır; çünki ma'nâsız ve maksadsızdır; ma'nâdan ve maksaddan hâlî olan şey ise abesdir ve abes ile iştigāl ise fenâdır.

2982. Ey emîn ne yüzden fâide istersin? Mâdemki bunun fâidesi ancak bu olur.

"Fâide", kelimesi "fid" masdarından ism-i fâildir, ma'nâsı ma'rûfdur. Beyt-i şerîfde bu kelimenin telaffuzu veznin sıhhati için hemze uzatılmak sûretiyle okunur. Bu sebebden Hind nüshaları bu telaffuza işâreten bu kelimeyi "fâîde" sûretinde yazmışlardır. Ya'ni, "Ey akıl ve zekâsının kuvvetinden emîn olan kimse, mâdemki senin "niçin" suâlinin sûreti bir fâide husûlü içindir ve o fâide dahi sence onun fiilinin fâidesi hakkında ma'lûmât istihsâlidir; binâenaleyh o fâilin fiilinde de muhakkak bir fâide vardır. Şu halde onun fiilinde ne cihetden fâide ister ve ararsın?"

2983. Binâenaleyh göğün ve ehl-i arzın nakışları, hikmet değildir ki o, ancak bunun için olsun.

Göğün ve arz ehlinin nakışları ve sûretleri, ancak bu nakışlar için olsa, onların ızhârında hikmet ve fâide olmamak lâzım gelir; halbuki biz insanlar efâlimizi ve suâllerimizi bir hikmete ve fâideye istinad ettiriyoruz.

2984. Eğer bir hakîm yok ise, bu tertib nedir; ve eğer bir hakîm varsa onun fiili niçin boşdur?

Ya'ni, eğer hadd-i zâtında bir hakîm ve sâni' yok ise, fezâ-yı bî-nihâyedeki ecrâmın ve manzûme-i şemsiyyelerin ve arzın ve arz üzerindeki kavânîn-i tabîüyyenin tertîbâtı ve intizamları nedir ve nasıl peyda olmuşdur? Zîrâ cebimizdeki saatlerin bile kendi kendine vücûd bulduğunu kabûl edemeyen ukūl-ı beşer, bir intizâm-ı azîme mâlik olan bir manzûme-i şemsiyyenin fezâda kendi kendine tekevvün edip, böyle bir intizâm kesb ettiğini nasıl kabûl eder? Münkir-i ulûhiyet olan dimâğlar şeytanın maskarasıdırlar. İmdi mâdemķi bir sâni'-i hakîm vardır, onun bu kadar ef'âli elbette boş ve nakş eylediği sûretler ma'nâsız değildir.

2985. Kimse hamâm ve hızâb nakşını, savab veyâ nâ-savab kasdın gayrinden nâşî yapmaz.

“Hızâb” Sarrah'da, kesr ile boyamak ma'nâsınadır ve feth ile “hazâb” saçı ve sakalı boyadıkları madde ma'nâsınadır; burada her iki ma'nâ da münâsib olur. Ya'ni, “Hiçbir kimse hamâm duvarlarına maksadsız ve ma'nâsız resimler yapmaz; ve saç ve sakal boyasını vücûda getirmez ve saçını ve sakalını boyamaz. Eğer bunları yaparsa, mutlakā ya eğri veyâ doğru bir maksadı vardır da, onun için yapar.” Meselâ pek genç iken saçı ve sakalı ağarmış olan kimse, eğer boyanırsa, onun maksadı gençliği göstermek olduğu için doğru olur; ve eğer bir ihtiyar boyar ve genç görünmek isterse, onun kasdı elbette eğri olur. Zîrâ yüzünün buruşukluğu, boyasını tekzîb eder. Velhâsıl âlem-i vücûdda kasıd ve ma'nâsı olmayan bir sûret yokdur.