İçeriğe atla

Sünnînin ve felsefînin bahs etmesi ve dehrînin cevabı ki münkir-i ulûhiyyetdir ve âleme kadîm der

33. bölüm / 48 · 7062 kelime · ~36 dk okuma

2820. Dün birisi diyordu ki: "Alem hadisdir, bu felek fânîdir, Hak ona vâ- [2833] risdir."

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَان (Rahman, 55/26) Ya'ni “Arz üzerinde olan her şey fânîdir" ve كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ (Kasas, 28/88) ya'ni "Her bir şey hâlikdir, O'nun vechi müstesnadır" ve وَلَهُ مِيرَاثُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Âl-i İmrân, 3/180) ya'ni “Göklerin ve yerin mîrâsı Állâh'a mahsusdur" âyet-i kerîmelerine işâret buyurulur.

2821. Bir felsefî dedi ki: "Hudüsü nasıl bilirsin; bulutun hadisliğini yağmurlar nasıl bilir?"

Sünnînin: "Alem hâdisdir!" dediğini işiten bir feylesof ona i'tirâzen dedi ki: "Sen âlemin hâdis olduğunu ne bilirsin? Zîrâ âlemin vücûdu senden evveldir ve sen ondan sonrasın; ve âlemden tekevvün ettin. Meselâ yağmurlar bulutdan peyda olurlar; onlar bulutların hâdis olduğunu nasıl bilirler ve bu da'vâya hakları var mıdır?" "Guyûs", "gays"in cem'idir; ve "gays", lâzım olduğu vakit yağan yağmurdur.

2822. “İnkılâbdan muhakkak bir zerre değilsin, sen güneşin hudûsünü ne bilirsin?"

"Senin vücûdun inkılâbât-ı zamâneden ve istihâlât-ı anâsırdan bir zerre bile değildir; sen âlemin ve âlemde mevcûd olan güneşin hâdis olduğunu nasıl bilebilirsin?"

2823. "Bir kurtcağız ki, pislik içinde medfûn olur, zemînin âhirini ve başlangıcını ne vakit bilir?"

"Hades", burada pislik ma'nâsınadır. "Bedv", burada âgāz ve başlangıç demekdir. Bu beyitler felsefînin sünnîye olan i'tirâzâtıdır.

2824. "Bunu taklîd ile babadan işitmişsin, hamakāttan buna sarılmışsın!"

"Bu âlem hâdisdir, çünki mütegayyirdir ve her mütegayyir ise hâdisdir; öyle ise âlem hâdisdir" kıyâs-ı mantıkîsini babandan taklîd ile işitmişsin, fakat bunun ne demek olduğunu düşünemeyip, hamâkatden bu kıyâs-ı mantıkîye sarılmışsın!"

2825. "Bunun hudûsüne burhân nedir söyle ve yoksa sus! Bu ziyade söyleyiciliği isteme!"

2826. Dedi: "Bir gün gördüm ki, bu derin bahisde iki ferîk bahs ettiler."

Sünnî, feylesofun i'tirâzına cevâben dedi ki: "Bu âlemin hudûsü ve kıdemi derin bir bahisdir. Bir gün iki tâifenin bu derin bahisde mübâhaseye tutuştuklarını gördüm."

Ma'lûm olsun ki âlemin hudûsü ve kıdemi hakkında hükemâ arasında çok kıyl ü käller vâki' olduğu gibi, âlem-i şehadet yalnız bizim âlemimizden ibâret olduğu zannedildiği için, ehl-i tasavvufdan ba'zılan dahi kıyâmet-i kübrâyı te'vîl cihetine sapmışlardır. Binâenaleyh burada birâz îzâhât i'tâsı lâzımdır. Ma'lumdur ki, vücûd-ı Hakk'ın ne evveli ve ne de âhiri vardır, kadîmdir; binâenaleyh sıfat ve esmâsı dahi kadîmdir; ve sıfat ve esmânın zuhûr-ı âsâr ve ahkâmı asla ta'tîl kabul etmez. Nitekim âyet-i kerîmede كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ (Rahmân, 55/29) ["O her an bir şe'ndedir"] buyurulmuşdur. Böyle olunca Hakk'ın tecellî etmediği bir ân yokdur. Hak ezelen ve ebeden Hâlık'dır, Rezzâk'dır, Gaffâr'dır, Mümît'dir, Muhyî'dir ilh...Binâenaleyh vücûd kadîm olduğu gibi, keyfiyyet-i hudûs dahi kadîmdir; ancak efrâd-ı hâdisin evveli ve âhiri vardır ve keyfiyyet-i hudûsün evveli ve âhiri yokdur; Ya'ni Hakk'ın halk et- mediği bir ân yokdur. İmdi fezâ-yı bî-nihâye, ayn-ı vücûd-ı Hak'dır; ve onda bir taraftan tekevvün ve bir tarafdan tefessüd eden kâinât ve zâilât, sıfat-ı hâlikıyyetin mazharıdır ve o bî-nihâye avâlimin üzerinde ezelen tekevvün eden insanların efrâdı hadisdir. Fezâdaki âlemlerden birinin kıyâmeti kopmakla, Hakk'ın avâlim-i şehâdiyye sûretindeki tecellîsi munkatı' olmaz. Velhâsıl avâlimin fezâda tekevvün ve tefessüdünün ibtidâsı ve intihâsı yokdur; vücûd-ı hakîkî ezelî ve ebedî ve kadîm olduğu gibi, vücûdât-ı izâfiyyenin bu tekevvün ve tefessüdü keyfiyetleri dahi ezelî ve ebedî ve kadîmdir; ancak efrâdının ibtidâsı ve intihâsı vardır. Vasf-ı hudûs ve evveliyet ve âhiriyet bu tekevvün ve tefessüd eden avâlimin her birerlerine izâfe olunur. Alem-i şehâdeti, içinde bulunduğumuz âlemden ibâret zannettiklerinden, onun kıdemi ve hudûsü hakkında birçok kıyl u kāller vâki' oldu; ve âlem-i şehadetin bu âlemden ibaret olduğu zannına göre kıyâmet-i kübrânın vukū'uyla esmâ-i ilâhiyyenin muattaliyyeti lâzım geleceğinden mutasavvifeden birtakımı da te'vîl cihetine gittiler. Bu bâbdaki tafsîlât-ı zâide Fusûsu'l-Hikem'e fakîr tarafından yazılan şerhde i'tâ edilmişdir.

2827. Mücadelede ve muhasamada ve ıztırabda o iki bölük kimse üzerine hengâme oldu.

"Cidâl" ve "hısâm", müfâale bâbından masdarlardır; ve "sütûh", keder, melâl ve gam ve ıztırâb ma'nâlarınadır. "Hengâme", cem'iyyet, kavga meydanı, şamata ve gürültü demekdir. Ya'ni, "O derin bahsin mücadele ve muhâsamasında ve iztırabında, bahse girişen iki bölük adamlar arasında kavga meydanı oldu."

2828. Ben şamata cem'iyyeti tarafına gittim, onların halinden ıttıla' aldım.

"Ben halkın gürültü va kavga meydanında toplandığı tarafa gittim, mücâdele ve muhâsama edenlerin hâline muttali' oldum."

2829. O birisi derdi ki: "Felek fânîdir, şübhesiz bu bina için bina edici vardır!"

Ya'ni, muhâsımlardan birisi dîğerine der idi ki: "Alem fânîdir, hiç şübhe yokdur ki, bu fânî olan âlemin binâsı için bir binâ edici ve mi'mâr vardır!"

2830. Ve o diğeri dedi: “Bu kadîm ve bî-keydir; onun bânîsi yokdur veyahud [2843] bânî odur."

"Key", hangi ve ne vakit ma'nâsında edât-ı istifhâmdır. Şehinşâh ve me-likü'l-mülük, ya'ni padişahların pâdişâhı ve pâdişâh ve kahhâr ve cebbâr ma'nâlarında müsta'meldir ki, bu ma'nâyı Zühal yıldızı demek olan Key-vân'dan almışlardır. Zîrâ Zühal yıldızının mahreki arzın ve Merîh'in ve Müş-terî'nin fevkındedir. Beyt-i şerîfde iki ma'nâ dahi münasib olur. Ya'ni feyle-sof dedi ki: "Bu âlem kadîmdir, bunun ibtidâsı bî-keydir, ya'ni ne vakitden beridir? diye sorulmaz veyâhud onun bir hâkimi ve mutasarrıfı yokdur ve onu birisi binâ etmemişdir veyâhud kendisi, kendini binâ etmişdir."

Bu beyt-i şerîfden anlaşılır ki maddiyyûnun nazariyyesi eskidir; zîrâ onlar dahi kâinâtda madde ve kuvvet isbât edip, bu âlemin onların imtizâcından husûle geldiğini ve bir Hâlık-ı âkılin bulunmadığını beyân ederler.

2831. Dedi: "Hallâk'ı, gece ve gündüz getiriciye ve Rezzâk'a münkir ol-muşsun!"

Sünnî feylesofa cevaben dedi: "Demek ki sen, geceyi ve gündüzü getirip götüren ve mahlūkātın rızıklarını veren Hallâk-ı âlemi inkâr ediyorsun!"

2832. Dedi: "Delilsiz dinlemek istemem o şeyi ki söylersin, onu taklîd ile ka-bûl etmek istemem!"

"Taklîd", işitilen şey hakkında i'mâl-i fikr edilmeksizin körü körüne kabûl edilip bir gerdanlık gibi boynuna takmakdır. Feylesof sünnîye dedi ki: “Âle-min fânî ve hâdis olduğuna delîl isterim; senin şundan bundan işiterek taklîd ile söylediğin sözü, ben de taklîd ile kabûl edemem!"

2833. "Agah ol, hüccet ve burhân getir; zîrâ ben zemânede bunun hüccetsiz dinlemem!".

2834. Dedi: "Hüccet benim canımın içindedir, can içinde gizli burhânım vardır."

2835. Sen gözünün za'fından hilali görmüyorsun, ben görüyorum; benim üzerime hışım etme!

Sünnî, feylesofun delîl istemekde ısrar etmesine cevâben dedi ki: "Sen kendi vücûdunun hâricinde delîl arıyorsun; halbuki bunun delili benim canımın içindedir ki, bu delîl nûr-i yakîndir ve nûr-i yakîn can içinde, ağyârın nazarından gizli bir burhandır; sen ise kalbin gözünün za'fından hilâl gibi olan bu nûr-ı yakîni görmüyorsun, ben ise görüyorum. Bu nûru benim görmemden dolayı bana hiddet etme!"

2836. Dedikodu çok oldu ve halk bu müretteb olan feleğin başında ve nihayetinde perakende hâtır oldu.

"Gîc", burada perîşân ve perâkende-hâtır olmak; ve "besîc", müteaddid ma'nâları vardır; burada "düzülmüş ve tertib olunmuş" demekdir. Ya'ni "Sünnî ile feylesof arasındaki mübâhase ve dedikodu çok oldu; ve uzadı ve bunların mübâhaselerini dinleyen halkın dahi zihinleri karışıp bu âlemin ibtidâsı ve intihâsı hakkında hatırları perîşân oldu; hangisinin haklı olduğunu bilemediler."

2837. Dedi: “Ey yâr, içimde bir hüccet vardır, asumânın hudûsü üzerine bana bir âyetdir."

Nihâyet sünnî dedi: "Ey arkadaş, benim kalbimde bir hüccet ve delîl vardır ki, o delîl göklerin ve âlemin hâdis olması üzerine benim için bir alâmet ve nişandır."

2838. Ben yakîn tutarım, muhakkak yakîn biliciye onun nişanı o olur ki, ateşe gider.

"Ey feylesof arkadaş, âlemin hudûsü ve fenâsı hakkında, benim kalbimde bir nûr-ı yakîn vardır. İmdi, bende yakîn vardır sözü bir da'vâdır, her da'vâya da bir şâhid ister. Binâenaleyh yakîn bilici olan kimsenin nişânı ve şâhidi odur ki, bu müddeî ateşe girsin; eğer ateş yakarsa da'vâsında kâzibdir, yakmazsa da'vâsında sâdıkdır."

2839. Bil ki, o hüccet dile gelmez, âşıkların sırr-ı aşkının hali gibidir.

Ya'ni, "Aşk nasıl bir emr-i zevkî ve vicdânî olup, lisân ile ta'rîf ve tavsîf olunamaz ise, kalbimde bir emr-i vicdânî olan o hüccet ve o nûr-ı yakîn de, öylece lisân ile ta'rîf olunamaz."

2840. Benim yüzümün sarılığından ve zayıflığından gayri, benim güft u gûyumun sırrı zahir değildir.

Ya'ni, "Benim dil ile söylediğim hâlimin iç yüzü ve sırrı zâhir değildir; benden zahir olan şey ancak yüzümün sarılığıdır ve zayıflığıdır. Bu emr-i vicdânî olan hâlimin zâhirime olan te'sîridir."

2841. Kanlı yaş, yanak üzerinde akıcı olarak gider, onun hüsn ü cemâlinin hücceti olur.

Ya'ni, "Aşk bir emr-i vicdânîdir, söz ile ta'rîf etmek kābil değildir. Fakat bir âşık, ma'şûku için ağlar ve göz yaşı yanaklarından akarsa, o göz yaşı, ma'şûkunun hüsn ü cemâlinin hücceti ve delîli olur." Ya'ni bâtındaki hâlin zâhirde bir nişânı ve alâmeti olur.

2842. Dedi: "Ben bunları âmme indinde bir âyet olan bir hüccet bilmem!"

Felsefî sünnîye cevâben dedi: "Ben senin söylediğin sözleri, umûm-ı nâs indinde da'vâyı isbât edici bir nişan olan bir hüccet ve delîl bilmem; ve bunlar halkı iknâ' eden sözler değildir."

2843. Dedi: "Vaktāki, bir kalp ve bir nakd, "Sen kalpsın ben azîz olan iyiyim" diye dem vururlar."

2844. Sonuncu imtihan ateşdir ki, bu iki karîn ateşe giderler.

Feylesofun i'tirâzı üzerine sünnî dedi ki: "Bir kalpsın, ben azîz ve mu'teber olan iyi parayım!" diye lisân-ı hâl ile birbirleriyle bahse girişmiş olsalar, onların ikisini de tecrübe için ateşe koyarlar." Hâlis altın ateşde sağlam kalır ve kalp altın bozulur ve yanar.

2845. Amm ve hâss onların halinden vâkıf olurlar, zandan ve şekden îkān tarafına giderler.

"Kalp ile hâlis ateşe gidince avâm ve havâs, onların hallerini görüp hangisinin hâlis ve hangisinin kalp olduğuna vâkıf olurlar ve bu sûretle zandan ve şekden kurtulup yakîn tarafına giderler ve bu yakîn ile şekleri zâil olur."

2846. Ey can, su ve ateş, gizli olan bir nakd ve kalp için imtihan geldi.

Ya'ni, "Hâlisliği ve kalplığı anlaşılmayan iki altını kuyumcular tecrübe için evvelâ ateşe koyup kızdırırlar, sonra da suya atarlar. Hâlis altın parıl parıl yanar ve kalp altın kapkara olur." Hâlis ile kalpın ta'rîfindeki eski usûl böyle idi; şimdi fen dâiresinde pek kolay anlaşılır.

2847. Ya ben ve sen her ikimiz ateşe gidelim, hayran olan bâkîlerin hücceti olalım!

2848. Yahud ben ve sen her ikimiz denize düşelim, zîrâ ben ve sen bu gürûha bir âyetiz.

Ya'ni, "Mâdemki hâlis ile kalpı ateş ve su ile tecrübe ediyorlar, biz de hâlisliğimiz ile kalplığımızı ya ateş veyâ su ile tecrübe edelim; bizim hâlimiz bizden sonrakilere hüccet ve delîl olsun, zîrâ biz her ikimize tâbi' olan gürûhun bir âyeti ve bir alâmetiyiz."

2849. Öyle yaptılar ve ateşe gittiler, her ikisi kendisini ateşin harâretine çarptılar.

Ma'lûm olsun ki, sünnînin i'tikādına göre ateş Hakk'ın emri olmadıkça yakmaz, zîrâ muhrik bi't-tab' değildir. Eğer sünnî kalbinde bir "Acaba!" ve zerre kadar şübhe olmaksızın ateşe girse, İbrâhîm Halîl (a.s.)ı Nemrûd'un ateşi yakmadığı gibi, yakmaz; binâenaleyh feylesofu ilzâm için sünnînin ateşe girmesi câiz olur. Fakat feylesof bu i'tikādda değildir, o ateşi muhrik bi't-tab' bilir; binâenaleyh sünnînin imtihân için teklif ettiği ateşe girmesi, kendi i'tikādının hilafında bir hareket olur. Bu i'tibâr ile sünnî ile beraber ateşe girmesi ma'kül görünmez. Ma'kül olan feylesofun sünnîye: "Benim i'tikādımca ateş muhrik bi't-tab'dır, onun için ben giremem, çünki yanacağımı bilirim. Mâdemki senin i'tikādınca ateş seni yakmıyacakdır; sen gir, senin yanmaman bana ve bizden sonrakilere hüccet ve burhân olsun!" demesi idi. Binâenaleyh kıssadan maksûd olan zâhirî ateş değildir, belki nefis ve tabîat ateşidir. Zîrâ bu ateş, bu âlem-i kesâfetde hem sünnîyi ve hem de feylesofu muhîtdir; fakat sünnî îmân ve irfânı ve amel-i sâlihi ve ahlâk-ı fâzılı sebebiyle bu ateşin kahrı altında zebûn değildir. Felsefî ise îmânsız ve irfânsız ve amelsiz ve ahlâksız olduğundan, bu ateşlerin içinde makhûr ve müstehlekdir. Sünnînin necâtı hem sûrî ve hem de ma'nevîdir; feylesofun helâki de hem sûrî ve hem de ma'nevîdir. Ve "sünnî"den murâd, yukarıki beyitlerde dahi işâret buyurulduğu üzere "nûr-ı yakîn sahibi olan bir veliyy-i kâmil"dir ki, bu gibilerin nâm-ı şerîflerini mevt-i iztırârî ve tabîî ateş yakmamışdır. Onların münasebeti ve medâyihi ve menâkıbı kitablarda mündericdir; fakat münkirlerin nâmını bu ateş sahîfe-i kâinâtdan silmişdir; ve veliyy-i kâmilden, sûrî ateşte yanmamak ve suda batmamak gibi havârık zuhûr edebilir.

2850. O Huda deyiyici müddeî olan adam kurtuldu; o piç ateş içinde yandı.

[2863] "Da'î", harâm-zâde, veled-i zinâ ve piç ma'nâsınadır. Bu beyt-i şerîfde münkir-i ulûhiyyet olanların nikâh-ı sahĩh mahsûlü olmadıklarına işâret buyurulur. Ya'ni, "O münkir-i ulûhiyyet olan feylesof, nefis ve tabîat ateşi içinde yandı ve hayât-ı dünyeviyyesinde bu ateşler içinde kavruldu."

2851. Bu i'lâmı müezzinden dinle, hâmın ruhuna bir körlük ziyade et!

Milyonlarca ehl-i îmânın ibâdet ettiği câmi'lerin minârelerinde müezzinler tarafından vâki' olan i'lâm ve ihbârı dinle! Beş vakitde Allâh'ın Resûl'ünün nâm-ı şerîfini zikr ederler; halbuki münkir-i ulûhiyyet olan feylesofların adları batmışdır; binâenaleyh müezzinlerin beş vakitde vâki' olan bu ihbârlarını dinle de, hâm olan feylesofların canına bir körlük daha ziyâde et, büsbütün kör olsunlar!

2852. Zîrâ bu nâm ecelden yanmamışdır; çünki onun müsemması yüksek ve büyük olmuşdur.

Zîrâ bu Peygamber'in nâmı mevt-i iztırârî ve tabîî ateşinden yanmamışdır. Halbuki bu ateşe mü'minler ile münkirler beraberce girdiler. Bu ateş münkirleri yaktı, mü'minleri yakmadı; çünki bu nâmın sahibi olan zât-ı Peygamberî hadd-i zâtında yüksek ve celîldir.

2853. Kırânda yüz binlerce yarış günlerinden münkirlerin perdeleri yırtılmışdır.

Şurrâhdan ba'zıları "kırân" kelimesi "karn"ın cem'i olduğunu beyân etmişler ise de, Kāmûs'da "karn"ın cem'i "kurûn" geldiği gösterilmişdir. Ve "karn", otuz veyâ seksen sene ma'nâsına gelir. Binâenaleyh "kırân” müfâale bâbından, “mukārenet" ma'nâsında masdardır. Yalnız "dağ zirvesi" ma'nâsına gelen "karn"ın cem'i "kırân" gelir imiş ki, bunun da bu beytin ma'nâsıyla münasebeti yokdur. "Rihân", "rehn"in cem'idir ve at koşusunda geçecek atın sahibine verilmek üzere ortaya konan öndül ve "eyyâmü'r-rihân" ma'nâsınadır ki, o günlerde Arablar böyle öndül ile at koştururlar (Şemsü'l-Lügat). Hulâsası Türkçe "yarış günleri" demek olur. Şu halde beyt-i şerîfin ma'nâsı böyle demekdir: "Enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâ mukārenet ve mübâhase vaktinde vâki' olan bu birçok yarış günlerinden dolayı, onları münkir olanların perde-i nâmûsları yırtılmışdır. Nitekim Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn'ın sihirbazları birbirlerine mukärin ve mübâhis oldular; nihayet sihirbazlar mağlûb oldu. Ve kezâ biraz yukarıda zikr olunduğu üzere Resûl-i Ekrem'e Arab beyleri mukārin ve mübahis oldular; nihayet sele dal ve mızrak atmak sûretiyle vâki' olan imtihân ve müsabaka netîcesinde münkir olan Arab beyleri mağlûb oldular ve utandılar ve perde-i nâmûsu ve azametleri yırtıldı. Bu gibi hâdisâtın kısas-ı enbiyâda ve menâkıb-ı evliyâda emsâli çokdur.

2854. Vaktâki rehin bağladılar, doğru, mu'cizatın ve cevabın devamında galib oldu.

Vaktâki her zamanda ehl-i hak ile ehl-i bâtıl mübâhaseye girişip, ortaya "öndil" ve rehin koydular, mu'cizât-ı enbiyânın ve münkirleri iskât edecek cevabın devamını teʼmîn için ehl-i hak, ehl-i bâtıl üzerine gālib oldu; zîrâ her asırda mevcûd olan veliyy-i kâmilden zuhûr eden havârık ve kerâmât, o veliyy-i kâmilin tâbi' olduğu peygamberin mu'cizâtı cümlesindendir.

2855. Anladım ki, sebakdan ve feleğin hudûsünden dem vuran kimse muzafferdir ve hakdır.

“Sebak”, at koşusu ve ok atışı yarışına girişmek demekdir. Ya'ni, “Âlemin hudûsünden ve bu da'vâyı isbât için müsabakaya girişmekden dem vuran kimsenin gālib ve muzaffer ve da'vâsının hak olduğunu anladım.” Zîrâ bu kimse, âlem-i tabîatın hâricine çıktığını fiilen gösterdi ve âlem-i tabîatın hâricine çıkan kimse bittabi' kavânîn-i tabiiyye ahkâmına tabi' değildir. Beyt-i Hâfız-ı Şîrâzî (k.s.): تو از سرای طبیعت نمی روی بیرون کجا بکوی حقیقت سفر توانی کرد “Sen ki tabîat evinden dışarıya çıkmadın, hakikat mahallesine sefer edebilmen nerede!”

2856. Münkirin hücceti her vakit sarı yüzlü olmakdır; o inkârın sıdkı üzerine bir nişan hani?

“Sarı yüzlü olmak”, mağlûb olup utanmakdan kinâyedir. Ya'ni, “Ehl-i hakkı inkâr eden kimsenin, mübâhase neticesinde getirebileceği hüccet ve delîl, ancak mağlûb olup utanmakdır. Onun inkârının doğruluğuna hiçbir nişan ve isbât yokdur.”

2857. Münkirlerin senâsı hakkında bir minare bu alemde hani ki, tâ nişan olsun!

"Bu âlemde münkir-i ulûhiyyet olanların medh ve senâsı hakkında nidâ olunan bir minâre var mıdır ki, onların i'tikādlarının telbîs ve tasdîkine nişân olsun!" Edyân-ı bâtıle bile münkirü'l-ulûhiyyet olanlara bir pâye ve bir kıymet vermez.

2858. Hani bir minber ki, orada bir muhbir, bir münkirin rüzgârını yada getirsin?

"Rûzgâr", yel ve âlem ve zamân, vakit ve hâl ma'nâlarınadır. Burada hâl ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Münkir-i ulûhiyyet olan bir kimsenin hâlini tahsîn için, bir muhbir ve vâize mahsûs bir kürsü var mıdır ki, o vâiz orada bu münkiri medh ve senâ etsin?" Bu akıl ve muhakeme fakirleri her asırda şurada burada müteferrik bir sûretde çıkıp, ukalâ-yı zamâne tarafından hakāret görerek sönüp giderler.

2859. Dînâr ve diremin yüzü, onların nâmından kıyamete kadar bu hakdan nişân verir.

"Dînâr", sikkeli altın; "direm", akçe ve para demekdir. "Onların nâmı"ndan murâd, Allâh'ın ve peygamberlerinin ism-i şerîflerindendir. Ya'ni altın ve altının gayri olan paraların yüzünde ism-i celâl-i ilâhî ile peygamberinin ism-i şerîfi mahkûk olması, kıyâmete kadar bu hakdan, ya'ni tasdîk-i ulûhiyyet ve risâletden nişan verir." Ma'lumdur ki, zamân-ı Hz. Pîr'de sikkelerin bir tarafında hükümdarın ismi ve diğer tarafında da "Lâ ilâhe illallâh Muhammedü'r-Resûlullah" mahkûk idi. Hükûmet-i Selçûkiyye'nin sikkeleri böyle olduğu gibi diğer eski hükümetlerin paraları da böyle idi. Hattâ 1921 senesinde tab' olunan Türkiye Posta pullarının beş yüz kuruşluğu üzerinde de kelime-i tevhîd mahkûk idi. Ve nâm-ı ilâhî yalnız hükûmet-i islâmiyye paralarına mahsûs değildir; Fransa hükümetinin altınları kenârında da el-ân "Dieu protège La France" ["Tanrı Fransa'yı korusun!"] mahkûkdür. "Velhâsıl paraların kiminde nâm-i ilâhî ve kiminde nâm-ı ilâhî ile nâm-ı peygamberî birlikde olarak mahkûk olup, kıyâmete kadar bu hakdan nişan verirler."

2860. Şahların sikkesi başka türlü olur; Ahmed'in sikkesini müstekarra kadar gör!

"Müstekarr", karâr mahalli demekdir ki, bundan murâd kıyâmetdir. Ya'ni, "Altın ve gümüş paraların üzerinde nâm-ı ilâhî ile nâm-ı Resûl'ün mahkûk olması onların alâmet-i sıdkıdır. Fakat hükümetler inkılâb içinde olduklarından, bir hükümetin yerine dîğer hükümet gelerek şâhların sikkeleri de değişebilir; fakat Ahmed (a.s.v.) Efendimiz'in sikkesi, ya'ni nâm-ı saltanatı ve nübüvveti kıyâmete kadar bâkîdir!"

2861. Gümüşün veya bir altının yüzünde, sikke üzerinde bir münkirin adını göster!

Ya'ni, âlemde hiçbir sikke üzerinde bir münkir-i ulûhiyyet ve nübüvvetin nâmı mahkûk değildir. Böyle bir hâl vâki' olmaması, onların butlânına ve zilletlerine delâlet eder.

2862. Haydi güneş gibi olan bu mu'cizi tutma, yüz dilliyi gör, onun adı Ümmü'l-Kitab'dır.

"Yüz dilli"den murâd, Kur'ân-ı Kerîm'dir ki, bir adı da Ümmü'l-Kitâb'dır. Ya'ni "Zamân-ı saâdetde münkirlere karşı Resûl-i Ekrem hazretlerinin gösterdiği mu'cizâtı ve minârelerde ve minberlerde nâmının zikri ve sikkeler üzerine isminin hakkedilmesi sûretiyle zamânımızda da gördüğümüz güneş gibi mu'ciz halleri ve hadiseleri bırak da, yüz dilli olan Kur'ân-ı azîmü'ş-şânı gör ki, onun adı Ümmü'l-Kitâb'dır."

Ma'lûm olsun ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm hakkında "Mu'cize-i kāimedir" buyururlar idi. Bir kerre lisân i'tibariyle belâğatin son derecesindedir. Kur'ân-ı Kerîm وإن كنتم في ريب مما نزلنا على عبدنا فأتوا بسورة من مثله (Bakara, 2/23) ya'ni "Kulumuza indirdiğimiz şeyden şek ve şübhede iseniz, onun mislinden bir sûre getiriniz!" diye Arab bülegāsına meydan okudu. Hiçbirisi Kur'ân'ı tanzîre cesâret edemedi. Gerçi ba'zı ahmaklar, cühelâyı kandırmak için kısa sürelere nazîre yapmağa yeltendiler; fakat yaptıkları saçmalara kendileri de güldüler. Ezcümle peygamberlik da'vâsında bulunan Müseylimetü'l-Kezzâb'ın yaptığı maskaralığın numûnesi şudur: يا ضفدع كم تنقين اعلاك فى الماء واسفلك في الطين لا الماء تكدرين ولا الشارب تمنعين Ya'ni "Ey kurbağa, nice bir ötersin ki, yukarın suda ve aşağın çamur içindedir. Ne suyu bulandırabilirsin ne içen kimseyi men' edebilirsin!" Ve dîğer? "El-Kāriatü" sûre-i şerîfesine yaptığı bir kepâze nazire de budur: Ya'ni "Fil nedir fil? Filin ne olduğunu sana ne şey bildirdi? Onun bir hurma lifinden ipe benzer kuyruğu vardır, bir uzun hortumu vardır; muhakkak bu bizim Rabb'imizin halkından azdır." Havâss-ı kur'âniyyeyi bu şerhde ta'dâd etmek imkânı yokdur, Mevâhib-i Ledünniyye'de bir nebze beyân buyurulmuşdur; isteyen mütâlaa etsin. "Kur'ân'ın yüz dilli olması"nın ma'nâsı budur ki, Kur'ân beşerin umûmuna hitâben nâzil olmuşdur; binâenaleyh her milletin irşâdına mahsûs hitâb ve söz vardır. "Ümmü'l-Kitâb" olması da budur ki, teşbîh ve tenzîhi câmi'dir. Zîrâ kütüb-i semâviyye-i mâziyenin ba'zıları sırf tenzîhi ve ba'zıları da sırf teşbîhi mübeyyindir. Meselâ Tevrât tenzih ve İncil teşbîh üzerine ve Nûh (a.s.)a münzel olan kitâb da gâh teşbîh ve gâh tenzîhe da'vet vardır. Nitekim tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Nûhîdedir. Ve Kur'ân hiçbir kütüb-i semâviyyenin söylemediği ahkâmı câmi'dir. Kur'ân'da ibâdât, münâkehât, muâmelât, ukūbât, hukūk-ı irsiyye, dalâletde kalanları irşâd için edille-i akliyye, geçmiş asırlardan haber, mugayyebâttan haber, helâk olan kavimlerin zikri, hüsn-i ahlâka medâr olacak mevâiz, nasâyih-i mergube, dâr-ı âhiretin ahvâli, dâr-ı dünyanın ahvâli, ulûm-ı ledünniyye, mehâsin-i âdâb ve bunlardan başka daha pek çok kavâid vardır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ (En'âm, 6/38) Ya'ni "Kur'ân'da beyân olmadık bir şey bırakmadık!" demek olur.

2863. Kimsenin mecâli yokdur ki, ondan bir kelimeyi beyân hususunda ya çalsın, ya ziyâde etsin!

Kur'ân-ı Kerîm'in bir kelimesini eksiltmek veya ziyâdeletmek sûretiyle ma'nâsını tahrîfe kimsenin mecâli yokdur ve şimdiye kadar Kur'ân'ın bu kadar düşmanları olduğu halde kimse bu cür'eti gösterememişdir; zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de Hak Teâlâ إِنَّا نَحْنُ نَزَلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Hicr, 15/9) Ya'ni "Muhakkak Kur'ân'ı biz indirdik ve elbette onu muhâfaza edici biziz!" buyurur. Ve Kur'ân'ın sırf vahy-i ilâhî olup, beşer tarafından hiçbir şey katılamıyacağı[nı] mübeyyin olarak Hak Teâlâ el-Hâkka sûre-i şerîfesinde de şöyle buyurur: وَلَوْ تَقُولَ عَلَيْنَا بَعض الأقاويل لأخذنا منه باليمين ثم لقطعنا منه الوَتِينَ (Hâkka, 69/ 44-46) Ya'ni "Eğer Peygamber ba'zı akvâli kendinden düzüp, bize isnâd etse, biz onu kudretimiz ile yakalayıp, sonra damarını kesip helâk ederdik."

2864. Galibin yari ol ki, akıbet galib olasın; ey azgın, âgâh ol, mağlubların yâri olma!

Ehl-i nefsi ve münkirleri mağlûb eden enbiyâ ve evliyânın yâri ol ve onların mesleğini ihtiyâr et ki, sen de onlar gibi zâhiren ve bâtınen galib olasın! Ey nefsine tâbi' olan azgın efendi, sakın mağlub olan münkirlerin dostu olma ki, dünyâda ve âhirette mağlûb olmayasın!

2865. Münkirin hücceti ancak bu geldi ki, ben bu zâhirin gayri vatan görmüyorum.

Münkir-i ulûhiyyet olan kimsenin indinde hüccet ve burhân ancak hayât-ı dünyânın zâhiridir. Onun gözü ancak eşyânın zâhirini ve kendi mevcûdiyetinin vatanını dahi dünyâdan ibaret görür. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Câsiye'de bu gibiler hakkında buyurur: وَقَالُوا مَا هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكْنَا إِلَّا الدهر وما لهم بذلك من علم إن هم إلا يظنون (Câsiye, 45/24) Ya'ni "Münkirler dediler ki: "Bu hayât dedikleri ancak bu dünyâda olan hayâtdır ve bizi ancak dehr helâk eder." Halbuki onların bu sözlerine ilim cinsinden hiçbir delilleri yokdur, ancak onlar zannederler."

2866. Hiç düşünmez ki, her yerde bir zâhir vardır, o gizli hikmetlerden bir muhbirdir.

"Hayâtın ve eşyânın zâhirini gören bu münkir, hiç düşünmez ki, her nerede zâhir olan bir şey var ise, o şey, Hakk'ın gizli hikmetlerinden haber vericidir." Meselâ kavun ve karpuz ve hıyar gibi yaz meyvelerinin kışın ve portakal ve muşmula ve üvez gibi kış meyvelerinin dahi yazın zâhir olmaması, düşünenler için ibret alınacak şeylerdir. Her mevsimde o mevsime göre hayât-ı beşer için fâideli şeylerin zuhûru, bir Mün'im'in vücûdundan haber verir.

2867. Her bir zâhirin fâidesi muhakkak bâtındır; ilâçlarda olan nef' gibi kâmindir.

Ma'lûm olsun ki, her bir zâhirde bâtın olan fâideyi görmek ancak kalb gözüyle olur ve kalb gözü ise ancak enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyânın sözlerini dinleyip kabûl etmekle açılır. Halbuki münkirler, onların sözlerini dinleyip reddettiklerinden Hak Teâlâ onların kalblerini mühürlemiş ve kulaklarına ve gözlerine de perde çekmişdir. Nitekim sûre-i Bakara'nın baş tarafında خَتَمَ اللهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ (Bakara, 2/7) ["Allâh onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemişdir; onların gözlerinde perde vardır"] buyurur. Binâenaleyh münkirlerin bevâtın-ı eşyaya nüfüz-ı nazarları imkânı yokdur.

Bu "Ve mâ halakne's-semâvâti ve'l-arda ve mâ beynehumâ illâ bi'l-Hakkı" ya'ni "Biz gökleri ve yeri ve aralarında olan şeyleri ancak Hak ile yarattık" âyet-i kerîmesinin tefsîridir. Onları bunun için yaratmadık ki, siz göresiniz; belki ma'nâ ve hikmet-i bâkıye için yarattık ki, siz onu görmezsiniz!

Ma'lûm olsun ki, "Hak" esmâ ve sıfât-ı zâtiyyedendir ve âyet-i kerîmede "Hak" lafzına dahil olan “bâ" mülâbese içindir. Şu halde âyet-i kerîmenin ma'nâsı: “Biz gökleri ve yeri ve aralarında olan şeyi ancak Hak isim ve sıfatımıza mülâbis olarak yarattık" demek olur. İmdi Hak esmâ-i zâtiyyeden olunca, onun zımnında Mübdî ve Muîd ve Muhyî ve Mümît ve Muizz ve Müzill ilh... gibi isimler dahi dâhil olur. Binâenaleyh mahlûkun halkı, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye ahkâm ve âsârının zuhûru içindir ki, bunun gāyesi, yukarıda geçen ve 2530 numaralı beyt-i şerîfin sürhü olan كنت كنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لأعرف ["Ben gizli bir hazîne idim, bilinmemi sevdim, bilinmem için halkı halk ettim"] hadîs-i kudsîsine merbûtiyetdir. Böyle olunca esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye ahkâmının zuhûru, ma'rifet husûlü içindir; ve maʼrifet husûlü ise âbidiyet ve ma'bûdiyet nisbetlerini meydana çıkarır. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَا خَلَقْتَ الْجِنِ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعبدون (Zariyat, 51/56) ya'ni “Ben cinni ve insi an- cak ibâdet etmeleri için yarattım!" buyurulur. Böyle olunca âlemin halkı, onların sûretlerini basar-ı hissî ile temâşâ için değildir. Belki onların zımnındaki kasd ve irâde-i ilâhiyyeyi kalb gözüyle idrâk etmek içindir ki, bunları his gözüyle görmek mümkin değildir.

2868. Hiçbir nakkāş, nakşın zînetini nef' ümîdi olmaksızın, nakş aynından dolayı tersîm eder mi?

Ya'ni, bir ressâm, bir resim levhasını yaptığı vakit, onun zımnında bir nef ve fâide kasd ve irâde eder; ve o sûretin bir ma'nâsı vardır; yoksa ressâm "Ma'nâsı olsun, olmasın, şöyle bir sûret yapayım!" diyerek bir nakış ve sûret yapmaz.

2869. Belki fürce ile gamlardan kurtulsunlar diye misafirler ve çocuklar için tersim eder.

"Kihân”, küçük ma'nâsına olan "kih" kelimesinin cem'idir. "Fürce", iki şey arasındaki açıklık ma'nâsına olup Fârisîler "temâşâ" ma'nâsında isti'mâl ederler. Ya'ni, "Ressâm yaptığı resim levhalarını evlerin duvarlarına ta'lîk olunarak, misafirlerin ve çocukların onları temâşâ ederek kalbleri ferahlansın diye tersîm ederler." Nakşın fâidelerinden birisi budur. Bu beyt-i şerîfde suver-i eşyâ ile mesrûr olanların çocuk mesâbesinde olduklarına işâret buyurulur.

2870. Çocukların şûdîliği ve onun nakşından gitmiş dostları, dostların zikri için [2883] tersîm eder.

"Ressamın resim yapmasının fâidesi çocukların mesrûr olmaları veyâhud uzak sefer ile veyâhud vefât sebebi ile nazardan gāib olmuş olan dostların, dostlar tarafından yâdı ve tahatturu içindir." Nitekim zamânımızda taammüm eden fotoğrafların çıkarılmasındaki kasıdlar ve fâideler meydandadır.

2871. Hiç bardak yapan, bardağa bardağın "ayn"ından dolayı acele eder mi? Suyun bûyünden dolayı yapar.

"Bûy", kelimesi koku, behre ve nasîb, huy, tabîat, muhabbet, ümîd, arzû, hâhiş, tama' ma'nâlarına gelir; burada “arzû" ve "ümîd” ma'nâları münasib olur. Ya'ni, "Bardak ve testi gibi şeyleri yapan, bunları kendi şekil ve sûretlerinden dolayı yapmaz; içine su konmak arzû ve ümîdiyle yapar."

2872. Hiç kase yapıcı, tamâm olarak kaseyi taâm için değil, kasenin "ayn"ı için yapar mı?

Kâseci kâsenin sûretini ancak içine yiyecek bir şey konur mütâlaasıyla yapar.

2873. Hiçbir hattât yazıyı fen ile okumak için değil, yazının “ayn"ı için yazar mı?

Hattât özenerek yazdığı bir yazıyı, o yazının şeklinden ve zâtından dolayı yazmaz; belki okunup, onun delâlet ettiği ma'nâya intikal etmesi için yazar.

2874. Zâhirin nakşı, gāibin nakşı içindir; ve o, diğer gāib için bağlandı.

"Zahir olan bir şeyin nakşı ve sûreti, henüz gāib olan bir şeyin nakşı içindir; ve o gaib olan şeyin nakşı da, diğer gāib olan bir şey içindir." Meselâ bakırcı bir tencere yapar, bu tencerenin şekl-i zâhirîsi, onun içinde pişecek olan ve henüz gāib bulunan yemeğin sûreti içindir; ve yemeğin sûreti dahi, onu yiyenlerin vücûdlarında kuvvet husûlü içindir; ve vücûdda kuvvet husûlü, ondan dünyevî ve uhrevî birtakım amellerin sûreti zahir olmak içindir.

2875. Ey oğul, şatranc oyunu gibidir; her oyunun fâidesini tâlîde gör!

Zâhirin nakşı, gāibin nakşı için olmasının misâli şatranc oyununda zâhirdir." Meselâ oyunculardan biri dîğerine bir taş verir, onun sebebi arkadan gelen oyunları kazanmakdır." Dama oyunu da böyledir.

2876. Bunu o gizli oyun için ve onu onun için ve onu falan için koydular.

Ya'ni, "Şatranc oyununda bu zâhir olan oyunu, onu ta'kîb edecek olan gizli oyun için ve o gizli oyunu da, ondan daha gizli olan oyun için, velhâsıl onu onun için ve onu da falan için müteselsilen vaz' ettiler." İşte âlemdeki eşyâ-yı zâhire dahi böyledir. Her zâhirin bir bâtını ve o bâtının bir bâtını ve o bâtının dahi diğer bir bâtını ilh. vardır.

2877. Cihân içinde gözünü de peyderpey böyle sıçrat, tâ ki bürd ve mata erişesin!

"Cehân", "cehânîden" masdarından emr-i hâzırdır, "sıçrat!" ma'nâsınadır. "Bürd", şatranc oyunu ıstılâhında galib ve "mat", mağlûb ma'nâlarınadır. Ya'ni, "Ey mütefekkir, bu âlemin altı ciheti içinde dahi gayret gözünü her tarafa böyle biri biri arkasına, ya'ni zâhirden bâtına ve o bâtından onun bâtınına sıçrat, tâ ki "gālib"e, ya'ni müessire ve "mağlûb"a, ya'ni müesserü'n-fî-he erişesin!"

2878. Merdivenin basamaklarına gitmek için olduğu gibi, birinci, ikinci için olur.

"Geh şüden"deki "geh" ta'lîl içindir. Ya'ni, "Bir sûretden diğer sûrete intikāl, merdivenin basamaklarına benzer; birinciye basarsan, arkasından ikinci gelir."

2879. Ve o ikinciyi, sen basamak basamak dama erişinceye kadar, tamamen üçüncü için bil!

2880. Yemek şehveti o menî içindir; o menî nesil ve rûşenlik içindir. [2894]

Yemek yemek sûreti vücûdda menî sûretinin ve menî sûreti dahi çocuk sûretinin ve hayatda rûşenliğin, ya'ni rûh-i hayvânî rûşenliği içindir; zîrâ yemekden rûh-i hayvânî nûrlanır.

2881. Kör görüş bunun gayrini görmez; onun aklı berg-i nebûtî gibi seyirsizdir.

"Künd", keskinin zıddı olan "kör" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Görüşü keskin olmayan kimse, her sûretin derecât üzerine olan bâtınını göremez; zîrâ onun aklının, yerdeki nebât gibi yürüyüşü yokdur. Nebât nasıl ki dikildiği yerde kalırsa, onun aklı dahi ilk saplandığı noktada kalır."

2882. Nebâtın çağrılması ne, çağrılmaması ne, onun ayağı çamurda aciz kalmışdır!

"Herhangi bir nebâtı, "Yâhû gel buraya!" diye ister çağır ister çağırma, o zavallı her iki halde de anlamaz. Zîrâ ayağı çamurda dikilmiş kalmış ve yürümekden acz içindedir." Bunun gibi görüşü ve fikri mahdûd olan kimseleri de istediğin kadar hakikat tarafına da'vet et, o saplandığı yerden ve kökleşen i'tikādından bir adım ileriye gidemez.

2883. Eğer onun başı rüzgârın seyri ile kımıldarsa, git sen onun baş kımıldatmasına aldanma!

"Eğer sen nebâtın, rüzgârın esmesi sebebiyle başını kımıldattığını görürsen aldanma!" Onun hareketi kendinden değildir; belki te'sîr-i hâricîdendir. Bunun gibi, mahdûdu'l-fikr bir kimse, bir kâmilin huzûrunda oturup, dinlediği hakāyık ve maârifi anlamış ve kabûl etmiş gibi görünerek baş sallarsa aldanma; o yine kendi anlayışında ve fikrinde sâbitdir.

2884. Onun başı, "Ey sabâ, biz işittik!", onun ayağı der ki, “İsyan ettik, bizi bırak!"

Ya'ni, "Sabâ rüzgârı nebâtın başını kımıldattığı vakit, o nebâtın başı lisân-ı hâl ile: "Ey rüzgâr, biz senin hareket emrini dinledik!" der; fakat yine yerinde durur. Zîrâ onun ayağı ve kök tarafı: "Biz senin emrine isyan ettik, bizi kendi hâlimize bırak!" der.

Kısa görüşlülerin mürşid-i kâmil husûsundaki halleri ve kendi vehimlerine göre sülüklerinin mâhiyetleri de böyledir.

2885. Vaktaki seyir bilmez, avâm gibi sürer; kör gibi tevekkül üzerine adım koyar.

Kör görüşlü olan kimse, vaktâki tarîk-ı ma'nâda yürümek bilmez, avâm gibi sürer gider. Kör gibi tevekkül üzerine adım koyar ve hayatın cereyân-ı tabîisine tâbi' olur.

2886. Cenkde tevekkül üzerine acabâ ne gelir, ashâb-ı nerdin tevekkül etmesi gibi.

Bu ebyât-ı şerîfenin ma'nâsı budur ki: "Ba'zı kimseler kendi kısa görüşlerine i'timâden âkıllerin nasâyihini dinleyip, yapmazlar ve kendi bildikleri gibi hareket ederler. Ve tavla oyuncularının zarın hükmüne tevekkülen inandıkları gibi, âtîde karşılarına galibiyet ve mağlûbiyetden hangisi çıkacağını bilmezler." Ve kezâ ehl-i sülükden ba'zıları dahi mürşidlerinin verdikleri vazâifi icrâda tekâsül, ve iş olacağına varır diyerek mücâhedâtı terk ve kendi bildikleri gibi hareket ederler. Halbuki sâlik düşmanı nefis ile cenk içindedir. Böyle bir cenk içinde bulunan oyuncularının tevekkülü gibi tevekkül etmekden hiçbir fâide hâsıl olmaz.

2887. Ve o bir nazarlar ki, o donmuş değildir, gidicinin ve perde yırtıcının gayri değildir.

Yukarıda zikr olunan kör nazarlardan başka, bir de keskin nazarlar vardır ki, donmuş değildir. O nazarlar neye mün'atıf olur ise, ileriye gider ve perdeyi yırtar, eşyanın bevâtınına nüfüz eder.

2888. O şey ki on senede gelecekdir, kendi kendine bu zaman görür.

Kalb gözü açık olan kimse, levh-i mahfûza nâzır olup âlem-i misâlden bu âlem-i kesâfete on sene sonra gelecek olan şeyi, o kendinin kalb gözüyle zamân-ı hâl içinde görür.

2889. Herkes böyle nazarının ölçüsüyle gaybı ve müstakbeli ve hayır ve şerri görür.

Zahir gözünün rü'yeti herkes indinde muhtelifdir. Kimi pek uzağı görür, kimi ondan biraz daha yakını görür, kimi pek yakını görür; ve kimi bakar kör olup, hiç göremez. Bunun gibi kalb gözünün rü'yeti dahi derecât üzerinedir; levh-i mahfûza nazarı, parlaklığı ve keskinliği mikdârıncadır. Gaybı ve müstakbeli nazarının yetiştiği kadar görebilir. Akıl gözü de böyledir; ma'rifeti az ve aklı zayıf olanlar, ancak o gündeki hayrı ve fâideyi görür, onun biraz arkasındaki şerri ve zararı göremez.

2890. Vaktaki önün seddi ve arkanın seddi kalmadı, gözün ziyâdeliği oldu ve gayb levhini okudu.

"Güzâre", ziyâdelik ma'nâsınadır. "Sedd-i pîş"den murâd, müstakbele âit mevâni' ve "sedd-i pes"den murâd, mâzîye âit mevani'dir. Ya'ni, "Vaktâki müstakbelin ve mâzînin mevâni'i kalktı, kalb gözünün ziyâdeliğin hâsıl oldu ve gayb levhini okudu."

Ma'lûm olsun ki, hakikatde mâzî ve müstakbel yokdur; mâzîyi ve müstakbeli, ileriye ve geriye hicâb olan vücûd-ı izâfî âlemi husûle getirir; yoksa hadd-i zâtında mâzî ve müstakbel şe'n-i vâhidden ibaretdir. İnsan vücûd-i izâfî âleminin kuyûdâtından kalbini kurtarıp, hürriyyet-i hakîkiyyeye nâil olduğu vakit, öndeki ve arkadaki hicâblar kalkar, zamân-ı i'tibârîye tâbi' olmayan gayb levhini okur.

Burada Şeyh-i Ekber hazretlerinin Tedbîrât-ı İlâhiyye'sinden birâz iktibâs ile îzâhât vermek fâidelidir: "Vücûd-ı insânîde üç nûr vardır: “Nûr-ı hayât", "nûr-ı akıl”, “nûr-ı yakîn"dir. Nûr-ı hayât, nefs-i hayvaniyye şuâının cemî'-i zerrât-ı vücûda ve dimâğa ve ondan akla in'ikâs eder. Bunun illetleri ve mâni'leri üçdür: "Rân", "hicâb" ve "akıl"dır. Rân, irtikâb-ı maâsîden nâşî kalbde hâsıl olan perdedir. Hicab, mir'ât-ı kalbe suver-i ekvânın intibâ'ıdır ki, matlûbun rü'yetine mâni' ve hâil olur. Ve aklın mâni' olması, nûr-ı ilimden bir şey iktisab etmeyip, kendi tahmînâtına tabi' olmasından nâşîdir.

"Nur-ı akl", cevher-i akıldan nefs-i hayvâniyye şuâ'ının in'ikâsiyle kalbe hâsıl olan nûrun illeti ve marazı nefs-i gazabiyyedir. Bu nefsin şânı teâlî ve tekebbürdür ve ucübdur, ya'ni kendini beğenmekdir. Bunlar sıfat-ı İblîs'dir. Bu nefsin bir ateşi vardır ki, kalbi pişirir ve yakar ve ondan kalb üzerinde bir duman çıkar. Akıl ile kalb arasında hâil olur; ve binnetîce nefs-i hayvaniyyeden akla ve akıldan kalbe vâsıl olan nûr munkatı' olur; binâ- enaleyh kalbi zulmet kaplar ve bu dumana "gıtâ" ve "künn" ve "gışâve" ta'bîr olunur. “Nûr-ı yakîn”. Bu nûr insan için en son emeldir ve o emelin fevkınde insan için başka bir emel yokdur. İmdi bu nûr-ı yakînin illeti ve marazı kalbde adem-i ihlâsdır; ya'ni tamâmiyle hak ve hakikate kalbin teveccüh edememesidir. Ve a'mâl-i mahmûde ve mezmûmeye nazar ile kalbin makbûz olmasıdır. Meselâ sâlik kesret-i salât ve savm ve zikir gibi a'mâl-i mahmûdeye nazar edip "Bu kadar ibâdetim ve a'mâl-i sâliham var, elbette bu sayede derecât-ı âliyeye irtikā ederim!" der; veyâhud "Benim bunca isyânım ve kötü amellerim bunların eskāli altında zebûn iken, benim için terakkıyât-ı ma'neviyye kapısı kapanmışdır!" deyip rahmet-i ilâhiyyeden me'yûs olur. Ve adem-i ihlâsda riyâ ile halkı ve diğer sûretlerde dahi kendini ve amellerini görür. Halbuki sâlike lâzım olan nefy-i mâsivâ ve nefy-i vücûd idi; bu haller ise, isbât-ı mâsivâ ve isbât-ı vücûd olup, kâmilen onların zıddıdır ve bunlar ayn-ı yakîne hicâb olan şeylerdir."

2891. Vaktaki arkaya nazar ede, vücudun ibtidasına kadar mâcerâ ve vücudun başlangıcı yüz gösterir.

Böyle bir sâlik, kendi vücûd-ı izâfisinin gerisine, ya'ni mâzisine nazar ettiği vakit, bu vücûd-ı izâfî âleminin ibtidâsına kadar cereyân eden ahvâli ve onun başlangıcı ne sûretde vâki' olduğu ona yüz gösterir.

2892. Bizim babamızı halîfe etmek husûsunda yeryüzü meleklerinin Kibriya ile bahsi.

Birinci beytin nihâyetindeki "rû nümûd" fiilinin bu beyte de şümûlü vardır. Ya'ni, "Yeryüzü meleklerinin Kibriyâ ile bahsi yüz gösterir" demek olur. Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Bakara'da olan وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ (Bakara, 2/30) ya'ni "Senin Rabb'in melâikeye ben yeryüzünde bir halîfe kılıcıyım dediği vakit, dediler ki: "Sen arzda fesâd eden ve kan döken kimseyi halîfe yapar mısın? Halbuki biz senin hamdin ile sana tesbih eder ve seni takdîs ederiz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Bu beyt-i şerîfde "yeryüzü melekleri" buyurulmasına nazaran, bu mübâhasenin melâike-i unsuriyyûn tarafından vâki' olduğu anlaşılır. Ma'lûm olsun ki, “melek”, kudret ve şiddet ma'nâsına gelir ve bu âlem-i kesîfde birtakım kuvâ-yı unsuriyye olduğu fennen sâbitdir ki, bunlara “kuvâ-yı tabîiyye” derler. Ve bu kuvvetlerin âsârı nazar-ı hissî ile görülebilir ise de, kendilerinin mâhiyetleri ve hakikatları gayr-i mer'îdir. Meselâ elektriğin hakîkatini hiçbir kimse ta'rîf edemez, yalnız sebeb-i tekevvününü ve âsârını beyân edebilir. Ve bu kuvvetler külliyyatı i'tibarıyla ta'dâd olunabilir ise de cüz'iyyatı i'tibariyle lâ-yuad ve lâ-yuhsâdır. Onun için şerîatde ihbâr buyurulmuşdur ki, her bir yağmur tânesi, bir melek tarafından inzâl olunur; ve bir tâneyi indiren melek, bir daha rücû' etmez. Filhakîkada yağmur tânesinin nüzûlü hiç şübhe yok ki sath-ı arza bir kuvvetle nâzil olur; ve ondan sonra nâzil olan tânenin nüzülü için masrûf olan kuvvet evvelki kuvvetin aynı değildir ve evvelki kuvvetin rücû'u imkânı yokdur. Cereyân-ı elektrikî dahi böyledir. Sâirleri dahi buna kıyâs olunsun! İmdi her bir kuvvet mezâhir-i ilâhiyyeden bir mazhardır ve her bir mazhar, bir ism-i ilâhînin tedbîri tahtındadır; binâenaleyh her bir zerre Hayât-ı ilâhiyye ile hay olduğu gibi, her bir kuvvet dahi O'nunla haydır. Melâike-i unsuriyyûn, ya'ni yeryüzünün melekleri dahi mezâhir-i ilâhiyyeden olmakla, cümlesi hay olup, uhdelerine mevzû' olan vazâifi îfâ ederler.

2893. Vaktaki o nazarı öne bıraktı, mahşere kadar zahir olacak şeyi gördü.

Ya'ni, "Kalb gözü açık olan bir veliyy-i kâmil vaktâki o nazarı istikbâle atf etti, mahşere kadar zuhûr edecek ahvali görür." Nitekim Sadreddîn-i Konevî (k.s.) hazretleri kendi şeyhi olan Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî efendimizden naklen buyurur ki: "Bana şeyhim buyurdu ki, Endülüs'den Rûm diyârına vâsıl olduğum vakit, kendi kendime dedim ki: "Hak Teâlâ benim üzerime, benim için ve benden sudûrunu takdîr ettiği ahvâl-i zâhiriyye ve bâtıniyye-i vücûdiyyemin tefâsîlini ömrümün sonuna kadar göstermedikçe, gemiye binmiyeyim!" Binâenaleyh huzûr-ı tâm ile ve şuhûd-ı âmm ile ve murâkabe-i kâmile ile Hak Teâlâ'ya teveccüh ettim; sonra Hak Teâlâ bana, zâhiren ve bâtınen ömrümün sonuna kadar, benden cârî olan ahvâlin hepsini, hattâ senin pederin İshak b. Muhammed'in sohbetini ve senin sohbetini, ahvâlini ve ulûmunu ve ezvākını ve makāmâtını ve tecelliyâtını ve mükâşefâtını ve Hak Teâlâ'dan cemî'-i huzûzunu gösterdi; binâenaleyh yakîn ve basîret üzerine gemiye bindim."*

* Bkz. Abdurrahman Câmî, Nefahâtü'l-Üns (Evliyâ Menkıbeleri), Terc. ve Şerh: Lâmiî Çelebi (Haz. Süleyman Uludağ-Mustafa Kara), Marifet Yay., İstanbul, 1995, s. 758-759.

2894. Binaenaleyh arkasından o aslın aslına kadar, önünü de rûz-ı fasla kadar aşikâre görür.

Böyle bir nazar-ı kalb sâhibi mâzîden, aslın aslı olan mertebe-i vahdete kadar ve müstakbelden dahi, rûz-ı fasla ya'ni yevm-i kıyâmete kadar olan ahvâl ve şuûnâtı apaçık görür.

2895. Her bir kimse rûşen-dilliği kadar, cilacılığı mikdarı gaybı görür.

Her bir kimse ahvâl-i gaybiyyeyi, kalbinin parlaklığı ve mücâhede ve riyâzet vâsıtasıyla cilâcılığı mikdârı görür.

2896. Her kim cilâ âletini ziyade yaptı, o ziyade gördü; ona sûret daha ziyade geldi.

"Saykal", cilâ âleti ma'nâsınadır; ve burada bundan murâd, mücâhede-i nefsiyye ve riyâzetdir. Ya'ni, " Her kim kalbin parlamasına sebeb olan mücâhede ve riyâzâtı ziyâde yaptı, o kalbin gözü ziyâde gördü, ona âlem-i gaybın sûretleri daha ziyâde mün'akis oldu."

2897. Eğer sen dersen ki, safâ fazl-ı Huda'dır, bu saykal-ı tevfîkî dahi o atadandır.

"Ey mu'teriz, eğer sen dersen ki, kalbe saykal vurmak ve safvet ve parlaklık husûle getirmek kulun yed-i ihtiyârında değildir. Zîrâ safvet husûlü Cenâb-ı Hakk'ın kerem ve inâyetidir; ve saykal vurmağa muvaffakıyet dahi yine o fazl-ı ilâhîdendir." Binâenaleyh kalbe saykal vurmağa tergîb ve teşvik etmek fâide vermez.

2898. O sa'y ve dua, himmet kadar olur; "insan için ancak لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا ما سعى sa'y eylediği şey vardır."

"Himmet", kasd ve âhenk; ve "duâ", taleb ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey mu'teriz, biz de sana cevâben deriz ki: Çalışmak ve taleb etmek insanın himmeti kadardır ve insan kasdettiği bir şey hakkında cehd eder ve çalışır ve onun husûlünü ister; binâenaleyh insan için sa'y ettiği şey husûle gelir." İkinci mısrâ' Ve'n-Necm sûre-i şerîfesinde (Necm, 53/39) vâki' olan âyet-i kerîmedir.

2899. Himmetin vahibi ancak Hudâvend'dir; hiçbir denî şahlık himmetini tutmaz.

Gerçi himmeti bahş eden dahi ancak Hak Teâlâ hazretleridir. Fakat Hakk'ın atâsı ve ihsânı dahi isti'dâda göredir. Zîrâ tab'ı alçak olan kimsenin, şâh ve hükümdar olmak kasdı ve himmeti hâtırından bile geçmez." Ve lâzım olmayan bir şeyi birisine vermek abes olur. Nitekim dülgerin âletini terziye vermek abesdir. Hak Teâlâ ise abes fiil işlemekden münezzehdir.

2900. Hudâ'nın bir kimseyi bir işe tahsîsi yokdur ki, tav'ı ve murâdı ve ihtiyarı mâni' olsun. [2914]

Ya'ni, "Hak Teâlâ bir kulunu cebren bir işe tahsîs etmiş ve onu cebren şakî veyâ saîd yapmış değildir. Zîrâ kul, isti'dâd-ı ezelîsi mûcibince Hak'dan hangi işe tahsîsini taleb etmiş ise, Hak dahi onu vermişdir." Binâenaleyh abdden taleb ve Hak'dan ihsân vâki' olmuşdur. Eğer abdin şekāveti hakkında bir cebir vâki' olmuş ise, kendinden kendinedir. Nitekim âyet-i kerîmede لا يسأل عما يفعل وهم يسألون (Enbiya, 21/23) ya'ni "Hakk'a işlediğinden suâl olunmaz, mes'ûl olan onlardır" buyurulur. Filvâki' Hakk'a, "Niçin ihsân ettin ve niçin ifāza-i vücûd ettin?" diye suâl olunmaz; fakat abde şuûnât-ı ilâhiyye deryâsında, “Hâl-i saâdet varken, niçin hâl-i şekāveti ihtiyâr ettin?" diye sorulur; ve abdin hâl-i saâdet varken, hâl-i şekāveti taleb etmesi, himmetinin aşağı olmasındandır. Abdin himmeti ise onun kendinden ve hakîkatinden münfek değildir. İlm-i ilâhîde ve ism-i Bâtın'da meknûn olan abdin hakikatine "Kün!" ya'ni "Ol!" hitâb-ı ilâhîsi geldiği vakit, o hakîkat ancak kendi nefsini kendi îcâd eder; velâkin Hak ile ve Hak'da îcâd eder. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْ إِذَا أَرَدْنَاهُ أَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ (Nahl, 16/40) Ya'ni "Biz bir şeyi murâd ettiğimiz vakit, bizim sözümüz ona "Ol!" demekdir, müteâkıben olur" buyurulmuşdur. Görülüyor ki, "fe-yekûn" ["o olur"] kavli ile Hak Teâlâ bir şeyin vücûd bulması, o şeyin kendi nefsinden olduğunu bize ihbâr buyurmuşdur. Bu hakāyık ve maârifin tafsili Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Üzeyrî'de, Fass-ı Ya'kübî'de ve Fass-ı Sâlihîdedir. Şu halde abd, ezelden ebede kadar gerek iyilikde ve gerek kötülükde, kendi irâde ve ihtiyârı dairesinde amel eder; fakat onun irâde ve ihtiyârının vücûdunun hâlikı Hak'dır vesselâm.

2901. Lakin vaktaki bedbahta bir renc vere, o yükünü küfrâna kaçırır.

Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfde sûre-i Muhammed'de olan وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ (Muhammed, 47/31) ya'ni "Biz sizden mücahid olanları ve sabırlıları bilmek için sizi imtihân ederiz" âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya'ni, "Vaktâki bedbahta ve şakî-i ezelîye Hak Teâlâ bu âlem-i dünyâda bir renc ve meşakkat ve bir belâ verir; o bu belâya ve meşakkate tahammül edemeyip, yükünü ya'ni kuvâ-yı vücûdiyyesini şikâyet ve küfrân tarafına kaçırır" ve Hakk'a karşı fikrini bozar ve zât-ı Hakk'ın hicabı olan suver-i âlem tarafına meyil ve teveccüh eder.

2902. Vaktaki iyi bahtlıya bir renc verir, yükünü daha yakına koyar.

"Hak Teâlâ saîd-i ezelîye bir meşakkat ve belâ verdiği vakit, o belânın bir imtihân-ı ilâhî olduğunu idrak edip فَفِرُّوا إِلَى الله (Zariyat, 50/51) ya'ni “Allah'a kaçınız!" âyet-i kerîmesi mûcibince, mâsivallâhdan yüz çevirip, bilcümle kuvâ-yı vücûdiyyesiyle Hakk'a teveccüh eder." Binâenaleyh bu âlem-i kevnde kullara müteveccih olan mihnetler ve meşakkatler, saâdet-i ezeliyye ile, şekāvet-i ezeliyyenin mihekki ve mîzânı olmuş olur.

2903. Korkaklar can korkusundan cenkde hezîmet esbabını ihtiyar etmişlerdir.

Sûrî muhârebelerde korkaklar, can korkusundan hezîmet esbabını tehiyye ettikleri gibi, nefis düşmanıyla vâki' olan muhârebe-i ma'neviyyede dahi nâmerd olanlar, rûh-ı hayvânîlerinin helâki korkusundan, mücâhidlerin saffını bozup, mağlûbiyet esbâbını ihzâr ederler.

2904. Cesûrlar cenkde yine can korkusundan düşmanların saffı tarafına hamle etmişlerdir.

"Harb-i sûrîde şecî ve cesûr olanlar dahi, yine can korkusundan düşman saflarına hücum etmişlerdir. Çünki maksadları düşmanı ezdikden sonra râhat etmekdir." Fakat korkaklar düşmanı ezmeden kaçtıkları için, düşman gālib oldukça, onlar râhat yüzü göremezler. Bunun gibi harb-i ma'nevîde cesûr ve şecî olanlar, nefis düşmanını mağlûb edip rûhlarını helâk-i ma'nevîden kurtarmak için âlâm ve meşakkat-i dünyeviyyeye sabır ve tahammül ederek Hakk'a teveccüh ederler. "Bed-dil", korkak ma'nâsına olup, bedbaht ve şakî-i ezelîye işaret olunur; ve "pür-dil", şecî ve cesûr ma'nâsına olup, nîk-baht ve saîd-i ezelîye işaret olunur.

2905. Rüstemler'i korku ve gam daha ileriye götürdü; o korkak dahi korkudan kendinde öldü.

"Rüstem", Îran pehlivanlarından birinin adıdır. Burada “şecî" ve mutlakan "pehlivan" murâd olunur. Ya'ni, "Şecî olanları korku ve gam, sûrî ve ma'nevî harblerde düşman tarafına daha ileri götürdü; korkak olanlar ise, korkularından kendi kendilerine helâk oldular." Çünki onların muvâcehesinde düşman galib ve diri kaldı.

2906. Mâdemki belâ ve cân korkusu mihek geldi, şüca' ondan her korkakdan zahir olur.

"Cübân", korkak ma'nâsınadır. Ya'ni, “Mâdemki bu âlem-i sûret ve kesâfetde belâ ve mihnet ve can korkusu mihek ve mîzân olarak Hak Teâlâ tarafından vaz' buyuruldu. İşte bu mihek ve mîzândan dolayı şecî ve cesûr olanlar, korkak olanlardan ayrıldı ve temeyyüz etti." Zîrâ böyle bir mîzân ve mihek olmasa, herkes cesâret ve şecâat da'vâsında bulunur idi ve aralarını tefrîk etmek mümkin olmaz idi; ve netîcede Hak muvâcehesinde şekāvet ve saâdet hakkında hüccet-i bâliğa sâbit olmaz idi. Halbuki فَللَّهِ الْحَجَّةَ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) ya'ni “Allâh için hüccet-i bâliğa sabitdir; eğer murâd ede idi, hepinize hidâyet verir idi." Fakat 2900 numaralı beyitde îzâh olunduğu üzere herkesde hidâyete isti'dâd yokdur.