Mûsâ (a.s.)ın kıssasının tamâmı ve Fir'avn'ın takrî ve tevbîhi hakkındadır
32. bölüm / 48 · 2152 kelime · ~11 dk okuma
2790. "Eğer senin aklın varsa, lutuflar ettim ve eğer eşek isen, eşeğe asâ getirdim!"
Ya'ni "Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a hitâben buyurdu ki: "Ey Fir'avn, eğer senin aklın varsa, ben seni Hakk'a da'vet etmek ve îmânına mukābil mükâfât va'd eylemek sûretiyle sana lutuflar ettim; ve eğer akıldan mahrûm ve eşek meşrebinde olup, hamâkatla muttasıf isen, eşeklere sopa lâyık olduğu gibi, ben de sana işte sopa mesâbesinde olan asâyı getirdim!"
2791. "Seni bu ahırdan öyle dışarı ederim ki, senin kulağını ve başını asadan pür-hûn ederim!"
"Ey Fir'avn, eğer eşek isen seni bu dünyâ ahırından öyle bir dışarıya çıkarırım ki, asâmı vura vura senin doğru sözü işitmeyen kulağını ve muhâkemeden ârî olan başını kana bularım!"
2792. "Bu ahırda eşekler ve insanlar senin cefândan eman bulmazlar."
"Bu dünyâ ahırında ne eşek meşrebinde olan ahmaklar ve ne ehl-i akıl ve zekâ olan insanlar, senin cefândan ve zulmünden emân ve necât bulmazlar."
2793. "İşte, müsteceb olmayan her bir eşeğe, edeb için asâ getirmişim!"
Ya'ni "Alem-i insâniyetde makbûl olmayan her bir eşek meşrebindeki eş-hâsa mahsûs olmak üzere, onları te'dîb için asâ getirmişim!"
2794. "Senin kahrında bir ejderha olur; zîrâ fiilde ve huyda bir ejderha olmuşsun!"
"Ey Fir'avn, bu getirdiğim asâ seni kahr etmek hususunda bir ejderhâ olur. Zîrâ senin fiilin ve ahlâkın, bir ejderhânın fiili ve ahlâkıdır." Nitekim Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî dahi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de ay-ni ma'nâyı şu sûretle beyân buyururlar: فالقى عصاه وهي صورة ما عصى به فرعون موسی في ابايته عن اجابة دعوته Ya'ni "Mûsâ (a.s.) asâsını bıraktı, halbuki o, Fir'avn'ın Mûsâ'ya, onun da'vetine icâbetinden ibâyetinde kendisi ile âsî olduğu şeyin sûretidir." Ya'ni, bu asâ, Hz. Mûsâ'nın da'vetini kabûlden imtinâ'ı husûsunda Fir'avn'ın, kendisine dayanarak âsî olduğu şeyin sûretidir ve Fir'avn'un Mûsâ (a.s.)a isyanda dayandığı şey kendi nefs-i hayvaniyyesidir. Binâenaleyh asâ, Fir'avn'ın Hz. Mûsâ'ya karşı serfürûda tekebbürüne sebeb olan nefs-i emmâresinin sûretidir.
2795. "Sen amansız, dağa mensub bir ejderhasın; fakat göğün ejderhasını gör!"
"Ey Fir'avn, sen âlem-i tabîat dağlarında başıboş bırakılarak alabildiğine büyümüş, korkunç bir ejderhâsın; fakat göğün, ya'ni âlem-i ma'nânın ejderhâsını gör ki, o ejderhâ senin nefs-i emmârenin iç yüzüdür."
2796. "Bu asâ cehennemden bir çeşni geldi, "Agâh ol, rûşenliğe kaç!" diye."
"Bu asâ cehennemden bir çeşni ve nümûne olarak bu âlemde zâhir oldu. Sana lisân-ı hâl ile: "Ey Fir'avn, kendine gel! Zulmet-i nefsâniyyeden, nûr-ı rûhâniyyete kaç!" diyor."
2797. "Ve yoksa benim dişimde aciz kalırsın; benim derbendlerimden sana mahlas olmaz.
"Mahlas", masdar-ı mîmîdir, "halâs" ma'nâsınadır. "Derbendân", kal'alar ve muhâsaralar ma'nâsınadır. "Ey Fir'avn, da'vetime icâbet lüzûmunu taakkul etmezsen, senin hayvanlığın tahakkuk eder ve hayvana da asâ lâzım olur; ve benim asâm ise, senin nefsinin iç yüzü olan ejderhâdır. Binâenaleyh ejderhâmın dişleri arasında âciz kalırsın ve benim kal'alarımdan sana halâs olmak imkânı olmaz."
Onun beyânındadır ki, Hakk'ın kudretini tanıyan cennet ve cehennem nerede olduğunu sormaz
2798. Hudâ her nerede isterse cehennem yapar; evci kuşa tuzak ve fak eder.
"Evc", lügatde her şeyin yukarısı ve üstü; ve hey'et ıstılâhında "yıldızın arzdan en uzak olan derecesi" ma'nâsınadır. "Dâm", tuzak; "fah", tuzak ve av mahalli ma'nâlarına gelir. "Fah", burada mahall-i şikâr demek olur. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri her nerede isterse cehennem yapar, zîrâ cehennem mahall-i elemdir ve mahall-i elem dünyâda ve âhiretde çokdur; binâenaleyh kudret-i Hak tecelliyât-ı kahriyyesini her nerede olursa îcâd eder. Meselâ kuşu yeryüzünde kurulan tuzağa ve av mahalline tutulmamak için havada uçarken, Hak Teâlâ murâd ederse, o kuşa en yüksek bir mahalli tuzak ve av mahalli yapar." Türkçe'de "fah" yerine "fak" kullanılır. Nitekim "faka bastı" derler.
2799. Senin dişlerinden dahi ağrılar çıkarır; hatta "Cehennemdir ve ejderhadır!" dersin.
Ey cennet ve cehennemin nerede olduğunu soran gāfil, senin varlığının içinde Hak Teâlâ hazretleri cehennem peydâ eder. Meselâ sana diş ağrısı ve- rir, yemek yiyemezsin ve uyku uyuyamazsın. O ağrılardan kıvranıp durur da, dersin ki: "Bu diş ağrısı cehennem azabıdır ve insanı sokan bir ejderhâdır!" Binâenaleyh cehennem seni te'lîm eden şeydir.
2800. Yahud senin ağzının suyunu bal yapar, hatta dersin ki: "Cennetdir ve [2812] huleldir!"
"Hulel", "hulle"nin cem'idir, ağır pahalı elbisedir ki, iç kabı ile dış kabından mürekkebdir. Meselâ içine giyilen hırka ile, dışına giyilen cübbenin mecmû'una "hulle" derler. Burada, kıymetli ve müzeyyen libâs ma'nâsınadır. Ehl-i cennetin lisâbına da “hulle” derler. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretleri senin ağzının salyasına bal gibi bir tad verir, yediğin yemeklerin ve içtiğin suyun lezzetini kemâliyle duyarsın ve bu lezzetler içinde müstağrak ve mahzûz olup, "Bu benim hâlim cennetdir ve ehl-i cennetin giydiği libâs-ı latîf ve müzeyyendir!" dersin. İşte görüyorsun ki, Hak Teâlâ cenneti de senin vücudunda ve varlığının içinde peydâ etti. Binâenaleyh gerek dünyâda ve gerek âhiretde cennet ve cehennem senin varlığının içinde zâhir olur. Azîz Nesefî hazretleri buyurur ki: "Cennetin hakîkati muvâfakatdır ve cehennemin hakîkati muhâlefetdir; ve lezzetin hakîkati murâdı bulmakdır ve elemin hakîkati murâdı bulmamakdır. Ve eğer bir kimse dîğer bir ibâre ile söylemiş olursa, der ki: "Ateşin ma'nâsı bizim söylediğimizin aynıdır." İmdi cehennemin ve cennetin mertebeleri vardır. Sâlikin yolu cehennemlerin ve cennetlerin cümlesi üzerindedir. Ahmakların cenneti ve cehennemi başkadır; ve akıllerin cehennemi ve cenneti başkadır; ve âşıkların cehennemi ve cenneti başkadır. Ahmakların cenneti ve cehennemi muvâfakat ve muhalefetdir; ve âkıllerin cehennemi ve cenneti ihtiyaç ve terkdir; ve ayıkların cehennemi ve cenneti hicâb ve keşifdir." Bu beyânât-ı şerîfe cennet ve cehennem hakkında ehl-i irfan için bir düstûr-ı azîmdir.
2801. Dişin dibinden şeker bitirir, ta ki hükm-i kaderin kuvvetini bilesin!
Ma'lûm olsun ki, bu âlem-i dünyâda cem'iyyet var ise de, vüs'at yokdur. Ya'ni âhiretin taayyününe sığan tecelliyât-ı ilâhiyye, dünyanın taayyününe sığmaz. Ancak dünyanın taayyününde tecelliyât-ı lutfiyye ve kahriyye karışık bir sûretde ictima' eder. Nitekim dünyâda elem ve lezzet muhtelif zaman- larda şahs-ı vâhidde içtima' eder. Ve elem ve lezzet isâbeti hususunda mü'min ve kâfir müşterekdir; fakat âhiretde elem ve lezzet mümteziç değildir. Lezzet, lezzet-i hâlisadır ve azâb dahi, azâb-ı sırfdır. Binâenaleyh bunlar şahs-ı vâhidde içtimâ' etmez; ve bu husûsda mü'min ve kâfir birbirinden ayrılır. "İmdi dünyâ elem ve lezzet hususunda âhiretin bir numûnesidir; ve elem ve lezzet ise, insanın varlığına ve vücuduna taalluk eden iki muhtelif haldir ki, onları Hak Teâlâ hazretleri hükm-i kaderini kuvvetini bilmen için, senin vücûdunda ızhâr eder. Meselâ dişinin dibinden şeker bitirir ve çıkarır ve lezzet duyarsın; ve bu elem ve lezzet senin vücûduna öyle tesadüfi olarak taalluk etmez. Lezzet, yaptığın iyiliğe mükâfât olarak gelir; ve elem dahi, yaptığın fenâlığa mücâzât olarak zâhir olur."
2802. Binaenaleyh günahsızları diş ile ısırma, nâ-muhteriz olan darbeden fikr et!
Ey insan, mâdemki elem ve lezzet senin varlığına, yaptığın iyilik veya kötülükden dolayı isabet ediyor, o halde dişin ile günahsızları ısırma; ya'ni kuvvet ve kudretin ile bî-günâh olan mazlûmlara zulm etme! Kaçılması mümkin olmayan dayağı düşün; zîrâ yaptığın fenâlığın mücâzâtı mutlakā sana gelecekdir, bundan kaçınmak mümkin değildir.
2803. Hak Nil'i Kibtiler üzerine kan yapar, Sibtiler'i beladan mahsûn eder.
"Hak Teâlâ hazretleri Fir'avn'ın kavmi olan Kıbtiler'e karşı Mısır'ın Nil nehrini kan hâlinde akıtır ve Kıbtiler Nil'in suyunu içemez bir hâle gelirler ve susuzlukdan yandıkları halde, içecek su bulamamak azabına giriftâr olurlar. Mûsâ (a.s.)ın ümmeti olan Benî-İsrâîl'i ise o belâdan saklar. Zîrâ onlar susadıkları vakit Nil'in suyunu kandan ârî ve sâf olarak bulurlar." "Mahsûn”, “hısın"dan ism-i mef'ûl olup "mahfûz ve saklanmış" ma'nâsınadır. Binâenaleyh Hak Teâlâ hazretleri Nîl nehri üzerinde hem elemi ve hem de lezzeti ve hem cehennemi ve hem de cenneti cem' etmişdir.
2804. Tâ bilesin ki yolun ayığı ve sarhoş arasında, Hakk'ın indinde temyîz vardır.
"Yol"dan murâd, hayât-ı dünyeviyyedir; "ayık”dan murâd, peygambere tâbi' olan ehl-i hidâyet ve dirâyet; "sarhoş"dan murâd, huzûzât-ı nefsâniyyesine meclûb ve hayât-ı dünyeviyyeye mağrûr olanlardır. Ya'ni "Hak Teâlâ hazretlerinin bir sûret-i Níl üzerinde biri kahır ve diğeri lutuf olmak üzere iki sûret ızhâr buyurması, ehl-i hidâyet ile, ehl-i dalâlet arasında, ind-i ilâhîsinde temyîz olduğunu bilmen içindir."
2805. Nil temyîzi Huda'dan öğrenmişdir; hattâ ona açtı ve buna sıkı bağladı.
Níl, Kıbtiler ile Benî-İsrail'i temyîz ve tefrík etmeyi Hak Teâlâ hazretlerinden öğrenmişdir. Nitekim o, Benî-İsrâîl'e içilecek olan suyu açtı ve bu Kıbtîye Nîl'i kan yapıp, su içmeyi sıkı sıkı kapadı.
2806. Hakk'ın lutfu muhakkak Nil nehrini akıl eder; O'nun kahrı Kābil'i ahmak eder.
"Kābīl", Hz. Adem'in oğullarından birinin ismidir, kardeşi Hâbíl'i öldürdü. Ya'ni "Níl nehri cemâddan olduğu halde, Hak Teâlâ onu akıl yaptı ve ehl-i hidâyet ile ehl-i dalâleti ayırdı, bu hâl Hakk'ın lutfu idi. Kābīl ise, bir peygamberin oğlu iken, birâderini öldürmek şenâatini irtikâb etti ki, bu ahmaklık idi; ve bu ahmaklık ise, kahr-ı ilâhî eseri idi."
2807. Cemâdâtda keremden akıl yarattı; aklı, akılden kendi kahrı sebebiyle kesti.
"Hak Teâlâ kemâl-i kereminden birtakım cemâdâtda akıl yarattı ki, onlar imtizâcât hususunda yekdiğeriyle muntazam teâmülât içindedir. Böyle iken, insana mahsûs olan aklı, âkıl olan insandan kendi kahrı sebebiyle de kesti; ve onda akıl ile münasebet bırakmadı." Binâenaleyh onlar muâmelâtda tavr-ı akıl hâricinde hareket ettiler ki bunlar münkirlerdir. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Mülk'de küffardan naklen buyurur: وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ (Mülk, 67/10) Ya'ni "Küffär dediler: Eğer biz dinler ve taakkul eder ola idik, ashâb-ı saîrden olmaz idik."
2808. Cemâdda lutufdan bir akıl zahir oldu; ve nekâlden nâşî akıllerden dâniş ürktü.
Cemâdda Hak'ın lutfundan bir akıl zâhir oldu; ve zî-rûh olan akıllerden, Hakk'ın onlara müteveccih olan azabından dolayı, bilgi ve irfân ürktü ki, bu gibilerin muhâkemât-ı mantıkıyyeden ârî olan hükümlerine ukalâ hayret eder.
2809. Akıl yağmur gibi emir ile oraya döküldü; akıl bu tarafda Hakk'ın hışmını gördü ve kaçtı.
Akıl, emr-i ilâhî ile yağmur gibi cemâd tarafına döküldü ve cemâd üzerine hükmünü icra etti. Fakat yine o yağmur gibi dökülen akıl, bu zî-rûhun ba'zıları tarafında Hakk'ın hışmını ve kahrını gördü, kaçtı. Binâenaleyh o akılda olması lâzım gelen zî-rûhun muhâkemesi, eser-i akıldan ârî ve saçma sapan oldu.
2810. Bulut ve güneş ve ay ve yüksek yıldızlar, hep tertib üzerine gelirler ve [2823] giderler..
2811. Her biri gelmez, ancak kendi vaktinde ki, vaktinden ne geri ve ne ileri kalır.
Ma'lûm olsun ki, cemâd aleddevâm ma'rifet-i fitriyye-i zâtiyye üzerinedir; tabîat-ı asliyyesinden inhirâf etmez. İlmen ve aynen ve mertebeten teslîmiyet ve inkıyâd üzeredir; ve irâde-i ilâhiyyenin tasarrufu tahtındadır. Ondan sonra nebâtât gelir; zîrâ nebâtâtda, cemâddan fazla olarak nümüvv ve büyümek vardır. Her ne kadar büyümek onun fıtratı iktizâsından ise de, o hareket-i tabîiyye-i fitriyye örfen ona izâfe olunur. Binâenaleyh o hareket-i tabîiyye, bir nevi' tasarruf-ı tabîî olur ki, bu cemâdâtda yokdur. Bu sûretde nebât ma'rifetde cemâddan daha aşağıdır ve ma'rifet ise aklı iktizâ eder. Bu bâbdaki tafsilât Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de mevcûtdur. Ecrâm-ı semâviy- yenin intizâm-ı harekâtı, ilm-i hey'et mütâlaa edenlerce ma'lûmdur. Burada bu intizâmın derecesini îzâh etmek uzundur.
2812. Sen bu sırrı anlamadığın için, enbiya taşa ve değneğe ma'rifet getirdiler.
Ya'ni "Cemâdda, lutf-ı ilâhîden bir akıl zâhir olması sırrını idrâk edemediğin için, enbiyâ (aleyhimü's-selâm) bu sırrı sana âşikâre göstermek için taşda ve değnekde ma'rifet ızhâr ettiler." Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz'in mübarek ellerindeki taş parçaları nübüvvetlerine şehadet ettiler; ve kezâ Mûsâ (a.s.)ın mübarek elindeki asâ yılan oldu ve "Gel!" dediği vakit geldi, "Git!" dediği vakit de gitti. Bunlar ise cemâdın ma'rifetlerine ve akıllarına delâlet eder.
2813. Tâ ki diğer camâdâtı kıyas cihetinden, şübhesiz asâ ve taş gibi tutasın!
“Libâs", iştibâh ma'nâsınadır. “Bî-libâs", iştibâhsız demek olur. Ya'ni "Yukarıda zikr olunan taş ve asâdaki ma'rifeti gördün ve tevâtüren işittin; dîğer cemâdâtı da bunlara kıyâs et ve bu husûsda asla şübhen olmasın!"
2814. Taşın ve değneğin itaatı zahir olur; ve diğer cemâdatdan muhbir olur.
Nitekim cemâdâtın ilmen ve aynen ve mertebeten teslîmiyet ve inkıyâd üzere olduğu yukarıda 2811 numaralı beyt-i şerîfde îzâh olundu. Ya'ni "Enbiyânın elinde taşın ve değneğin itâatı zâhir olur ve onlar diğer cemâdâtın hâlinden de haber verici olurlar da derler ki":
2815. "Biz Halık'dan âgâhız ve itaat ediciyiz; bizim hepimiz tesadüfi olarak zayi' değiliz!"
"Bizim Hâlık'ımız hakkında ma'rifet-i fitriyye-i zâtiyyemiz vardır; binâenaleyh biz bu ma'rifetimiz sebebiyle Hâlık'ımıza itaat ediciyiz ve irâde-i ilâhiyyenin tasarrufu altındayız. Bizim hepimiz maddiyât âleminde ve sâha-i tabîatda tesadüfi olarak zuhûr edip, başıboş bırakılmış ve zâyi' bir halde değiliz."
2816. Gark vaktinde Nîl suyu gibi bilesin ki, o her iki ümmetin arasını ayırdı.
Ya'ni, sâir cemâdâtı da Fir'avn'ın garkı vaktinde Nil suyu bilesin. Zîrâ o Níl suyu Kıbtiler ile Benî-İsrâîl'in arasını ayırdı, Benî-İsrâîl'e yol verdi; açılan yoldan Kıbtiler ile Fir'avn geçmeğe başladığı vakit, sular kavuştu ve onları boğdu.
2817. Onu zemîn gibi dânâ bilesin; hasf vaktinde Kārûn hakkındaki kahır onu nesf etti.
"Hasf", yere batmak, "nesf" binâyı yerinden koparmak. "Kārûn” Mûsâ (a.s.) zamânında gāyet zengin bir şahıs olup, o hazrete muhalefetinden dolayı yere battı. Ya'ni "Bilcümle cemâdâtı, yine cemâd nev'inden olan arz gibi dânâ ve ârif bilesin; zîrâ Kārûn'nun yere batması vaktinde emre itâat etti ve bu sûretle vâki' olan kahr-ı ilâhî o Kārûn'un binâ-yı vücudunu yerinden kopardı."
2818. Ay gibi ki, emri işitti ve acele etti, sonra felek üzerinde iki yarım oldu ve yarıldı.
Cemâdâtın hepsini bir küre-i müncemid olan ay gibi bil ki, emr-i peygamberîyi işitti ve hemen felek üzerinde iki parça oldu ve yarıldı.
2819. Ağaç ve taş gibi ki, her makāmda Mustafa'ya zahiren selâm etmişdir.
Bu beyt-i şerîfde, İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimizin şu kavl-i şerîfine işaret buyurulur: كنت امشى مع النبي صلى الله عليه و سلم بمكة فخرجنا في بعض نواحيها فما استقبله شجر ولا حجر الا قال السلام عليك يا رسول الله Ya'ni "Ben Mekke şehrinde (S.a.v.) ile beraber yürüyor idim. Mekke'nin nâhiyelerinden birine çıktık; her ağaç ve taş ki, ona karşı çıktı, "Esselâmü aleyküm yâ Resûlalah!" dedi."