İçeriğe atla

"Halkı halk ettin, sonra bunları helâk ettin!" diye Mûsâ (a.s.)ın Hz. Huda'ya suâl etmesi ve cevâb gelmesi

35. bölüm / 48 · 9594 kelime · ~48 dk okuma

2986. Mûsâ dedi: "Ey hesabın sahibi, nakş ettin, tekrar niçin harab ettin?"

Mûsâ (a.s.) Cenâb-ı Hakk'a hitâben münâcât tarzında dedi ki: "Ey iki cihânda hesabın sahibi, senin ef'âlin hesabsız değildir; bu suver-i kevniy-yeyi nakş ettin ve tasvîr ettin; tekrar o latîf sûretleri niçin bozduve harâb ettin?"

2987. "Erkeği ve dişiyi canfeza olarak nakş ettin ve ondan sonra bunu niçin vîrân ettin?"

2988. Hak buyurdu: "Bilirim ki, senin bu sualin inkâr ve gafletden ve hevâdan değildir?"

2989. "Yoksa te'dib ve itâb ederdim, bu sual için seni incitir idim."

2990. "Fakat istersin ki, bizim ef'alimizde bekānın hikmetini ve sırrını tefahhus edeceksin."

"Bâz custen", tefahhus etmek ve bir şeyin iç yüzünü ve hakikatini ciddiyetle ve mübâlağa ile araştırmak ma'nâsınadır (Bahar-ı Acem). "Bekā"dan murâd, esmâ-i ilâhiyye ahkâm ve âsârının devam ve bekāsıdır. Zîrâ esmâ-i ilâhiyyenin zuhûr-ı ahkâm ve âsârı aslâ ta'til kabûl etmez. Ya'ni, “Yâ Mûsâ, sen istiyorsun ki, bizim efâlimizde, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyemiz ahkâm ve âsârının bekāsı ve devamı hikmet ve sırrını tefahhus edesin!"

2991. “Tâ ki ondan avâmı vakıf edesin, bununla her hâmı pişmiş yapasın!"

Ya'ni,"Bu sirdan avâmı vakıf edip, nûr-ı ma'rifet ile onların kalblerini tenvîr edesin; ve cehil yüzünden insanlığı hâm kalmış olan kimseleri bu ma'rifet ile pişiresin!"

2992. "Sen avâm üzerine keşf edicilikde kasden sail oldun; eğerçi ki, sen ondan vakıf oldun."

“Yâ Mûsâ sen bu zikr olunan sırra ve hikmete vâkıf olduğun halde, mahzâ avâma da keşf etmek için bu suâli kasden sordun."

2993. “Zîrâ ki bu sual yarım ilim geldi; her hâricî için bu mecâl olmaz."

"Senin vukûfunun alâmeti budur ki السؤال نصف العلم Ya'ni "Sual ilmin yarısıdır" düstûru mûcibince, böyle bir suâle tasaddî ettin; zîrâ vukūfun hâricinde kalan her bir kimsenin böyle bir suâl sormağa mecâli ve kudreti yokdur."

2994. "Sual de cevab da ilimden kalkar; nitekim diken ve gül, toprakdan ve sudan kalkar."

Ya'ni, “Bir mevzûu bilmeyen kimse o mevzû' üzerine suâl soramaz; ve kezâ o mevzûu bilmeyen kimse de hiçbir cevab veremez. Binâenaleyh hem suâl ve hem de cevâb ilimden çıkar; ve iki muhtelif şeyin aynı menba'dan zuhûrunun misâli budur ki, diken ve gül birbirine muhâlif iken, aynı toprakdan ve sudan çıkar.".

2995. "Hem dalalet, hem de hidâyet ilimden kalkar; nitekim acı ve tatlı yağmurdan kalkar."

"Doğru i'tikādlar ilimden hâsıl olduğu gibi, eğri i'tikādlar dahi ilimden çıkar. Zîrâ halkın akılları ve isti'dâdları mütefavitdir, hepsi bir derecede değildir. Meselâ ulûm-ı tabîiyye âlimleri sûret-i umumiyyede iki sınıfdır. Birisi: “Bu kâinâtın böyle muntazam sûretde tertîbi ve devrânı mutlakā bir sâni'-i hakîmin vücuduna mütevakkıfdır", der; ve bu âlimin aklı, bu geniş ilmin sâhasında şaşırmayıp, metânetini muhafaza eder. İkinci sınıfın aklı bu geniş ilim meydanında şaşırıp: "Bu kâinâtın intizâmı nasılsa tesadüfen böyle vâki' olmuşdur; bir sâni'-i hakîm tarafından tertib edilmiş değildir", der. Hiç düşünmez ki, fezâ-yı bî-nihâyede bu kadar manzûme-i şemsiyyeler var; kimi bozuluyor, kimi aynı kāide tahtında yeniden tekevvün ediyor. Bu tesadüf hepsinde mi böyle intizamlar tevlîd etmiş ve peyderpey etmekde bulunmuşdur? İşte evvelki âlimin hidâyeti ve doğru i'tikādı ilimden olduğu gibi, ikinci âlimin dalâleti ve şaşkınlığı dahi yine ilimden olmuşdur. Nitekim sûre-i Câsiye'deki âyet-i kerîmede buyurulur : أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى علم (Câsiye, 45/23) Ya'ni "O kimseyi gördün mü ki hevâ-yı nefsânîsini ilâh ittihâz etti? Ve Allâh Teâlâ onu ilim üzerinde idlâl etti." Bunun bir misâl-i zâhirîsi de budur ki ta'mı acı ve tatlı olan meyveler, yağmurdan peyda olur.

Beyit: Halkın isti'dâdına vâbestedir âsâr-ı feyz Ebr-i nîsandan sadef dürdâne, efî sem kapar

“Hüdî”, “hüdâ”nın imâle olunmuşudur, doğru yol ma'nâsındadır; ve “nedĩ" yağmur ma'nâsındadır.

2996. Bu buğz ve dostluk aşinalıkdan kalkar; ve hastalık ve kuvvetler latif qıdâdan olur.

"Buğz", nefret ve adâvet; ve "vila", dostluk; "sukm", hastalık; “kuvâ", kuvvetin cem'idir. Bu beyit dahi iki muhtelif şeyin aynı menba'dan zuhûrunun misâlleridir. Ya'ni, "Tanımaklık keyfiyeti bir ma'nâ olduğu halde bundan iki muhtelif hal zuhûr eder ki, bunlar düşmanlık ve dostlukdur. Zîrâ, bir kimse tanımadığı bir adama ne dost ve ne de düşman olur. Ve kezâ bir fiil-i te- gaddîden hem hastalık ve hem de vücûdun kuvvetleri peydâ olur." Ba'zı nüs-halarda "kuvâ" yerine "şifâ” vâki'dir.

2997. O kelîm a'cemî olan müstefîd oldu, tâ ki acemileri bu sırdan bilici ede!

"A'cemî", lisân-ı fasîh ile söz söyleyemeyen kimseye derler. Burada vukūfsuz ve câhil ma'nâsınadır. "Müstefîd", kâr ve fâideye nâil olan ve ilim ve ma'nâ tahsil eder olan kimsedir. A'cemî, müstefid'in sıfatıdır. Ya'ni, "O Allah'ın kelîmi olan Mûsâ (a.s.) câhilleri ve avâmı bu sırdan alîm ve bilici etmek için kendisini fâide taleb edici câhil yaptı."

2998. Biz dahi ondan dolayı kendimizi a'cemî yapalım. Onun cevabını yabancı gibi önümüze getirelim.

Mâdemki Mûsa (a.s.), sorduğu suâlin cevabını bilirken avâmın vukūfunu temîn için zâhiren böyle bir suâle tesaddî etti, ey Hüsâmeddîn Çelebi, bu suâlin cevabı hem benim ve hem de senin ma'lûmun olduğu halde, bu Mesnevîyi okuyanların vukūflarını te'mînen bu cevabı bilmeyenler gibi burada zikredelim.

2999. Eşek satanlar birbirinin hasmı oldular. Nihayet o akdin kilidinin anahtarı geldiler.

Nitekim eşek satan kimseler at pazarında kendilerine alıcı ve satıcı süsü verip müşterilerin hırsını celb için kemâl-i harâretle ve husûmetle pazarlığa girişirler. Bâyi' eşeği medh edip yüksek bir fiyat ister. Diğeri de kendi işlerine gelen münasib bir fiyatı teklif eder. Bu hâli temâşâ eden yabancı müşteriler de hakîkî bir alım-satım yaptıklarını zannedip eşeğin mübâyaasında alâkadar olurlar. Halbuki onlar hakîkî olan bir akd-i bey'in kilidini açmak ve satışa revâc vermek için böyle yaparlar. Bunun gibi bir meclisde iki ârif bulunduğu vakit bildikleri şeyi birbirlerine sorarlar ve cevab verirler. Netîcede orada bulunan kimseler bu suallerden ve cevablardan istifade ederler.

3000. İmdi Hudâ ona buyurdu. "Ey lübab sahibi! Mademki sordun, gel cevabı dinle!"

"Lübâb", herşeyin iyisi ve makbûlü ma'nâsınadır. "Zû-lübâb", her şeyin iyisini ve hâlisini hâiz olan, demek olur. Bundan [murâd], Mûsa (a.s.)ın nübüvvetidir.

3001. "Ey Mûsa yere tohum ek, tâ ki sen dahi buna insaf veresin!"

“Ey Mûsâ, benim halkı yaratıp sonra helâk ettiğimin sırrını ve hikmetini anlamak ve buna hak vermek için toprağa tohum ek!"

3002. Vaktaki Mûsâ ekti, onun ekini tamâm oldu, onun başakları güzellik ve nizâm buldu.

3003. Orak tuttu ve ekini biçti. Müteakiben kulağına gaybdan nidâ erişti.

"Dâs", ekin biçtikleri orak demekdir.

3004. Şöyleki, "Niçin bir ziraat edersin ve terbiye edersin. Vaktaki bir kemâl buldu, onu kesersin."

Ya'ni, cânib-i gaybdan gelen nidâda böyle denildi ki; “Yâ Mûsâ, Niçin ektin ve ekdiğini terbiye ettin ve kemâle geldiği vakit onu biçtin?"

3005. Dedi: "Ya Rab! Ondan dolayı vîrân ve pest ederim ki, burada dâne vardır ve saman vardır."

Mûsâ (a.s.) o nidâ-yı gaybîye cevâben dedi: "Yâ Rab! Bu ekini ondan dolayı kesip biçip yerlere yatırıyorum ki, bunların arasında hem buğday dâneleri ve hem de saman vardır."

3006. "Dâne saman ambarına lâyık değildir. Saman dahi buğday ambarında bozukdur."

3007. "Bu ikisini karıştırmak hikmet değildir. Elemek emrinde farkı, vacib eder."

"Buğday ile samanı bir yerde saklamak, her ikisine de zulüm olur. Zîrâ zulüm, bir şeyi mevziinin gayrı yere koymakdır; ve hikmet ise herşeyi yerli yerine koymakdır. Binâenaleyh hikmet, bunları eleyip ayırmak husûsunu îcâb ettiriyor."

3008. Dedi: "Sen bu ilmi kimden buldun ki, ilim sebebiyle bir harman tertib ettin?"

Hz. Mûsâ'ya cevâben Hak Teâlâ buyurdu ki: "Sen buğday ile samanı ayırmak ilmini kimden buldun ve öğrendin ki, o bulduğun ilim sebebiyle bu iki şeyi bir birinden ayırmak için böyle bir harman tertib ettin?"

3009. Dedi: "Ey Huda! Bana temyîzi sen verdin." Dedi: "Öyle olunca niçin benim temyîzim olmasın?"

Mûsâ (a.s.) suâl-i ilâhîye cevâben dedi ki: " Yâ Rab, bana temyîz etmek ve ayırmak ilmini sen verdin." Hak Teâlâ dahi cevâben buyurdu ki: "Mâdemki temyîzi sana ben verdim, binâenaleyh bende temyîz ve tefrîk ilmi olmamak mümkin olur mu?"

3010. "Halâyıkda temiz ruhlar vardır; bulanık ve çamurlu ruhlar vardır." [3025]

"Cemiyet-i beşeriyye arasında sıfât-ı nefsâniyye kirlerinden temizlenmiş rûhlar olduğu gibi bu sıfatlar ile bulanmış ve ahkâm-ı cisim ile çamurlanmış rûhlar da vardır."

3011. "Bu sadefler bir mertebede değildir; birisinde inci ve diğerinde şebe vardır."

"Şebe", kehribâ gibi hafif ve yumuşak ve parlak ve kara renkli bir taşdır. Gıyâsü'l-Lügāt, Müeyyidü'l-Fuzalâ ve Keşfü'l-Lügāt ve Burhân ve Fer- heng-i Cihangîrî'den naklen böyle yazar. Ya'ni, "Bu cisim sadefleri bir mertebede değildir. Bir kısmının içinde parlak inci gibi olan îmân ve bir kısmının içinde de kara taş gibi olan inkâr vardır; ve birisinin ayn-ı sâbitesi mazhar-ı hidâyet ve diğerinin ki mazhar-ı dalâletdir."

3012. Buğdayları samandan çıkarmak gibi, bu iyiyi ve bozuğu çıkarmak vâcibdir.

"Buğdayları samandan ayırıp her birini başka başka yerlere koymak nasıl lâzım ise, dışarıları birbirine benzeyen ve fakat içleri başka başka olan bu efrâd-ı beşer arasında da temyiz ve iyisini ve fenâsını ayırmak lâzımdır.”

Ma'lûm olsun ki, Rabbü'l-erbâb olan Hak Teâlâ her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyîzini irâde buyurur. Bu temyîz ise, zuhûr-i ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-i ahkâm ise ba'de'l-imtihan mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: `الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيْكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا` (Mülk, 67/2) Ya'ni, "O öyle Allah'dır ki, hanginizin ameli en güzeldir sizi imtihan etmek için mevti ve hayatı yarattı." Ve kezâ, `وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ` (Muhammed, 47/31) ya'ni, “Sizden mücâhid ve sâbir olanları bilmemiz için sizi imtihan ederiz" buyurur. Eğer dünyâda peygamberler vâsıtasıyla marzî olan sırât-ı müstakîm ile mağzûb olan sırât-ı müstakîm ta'rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sâbitenin isti'dâd ve kābiliyet-i zâtiyyesinden ibaret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk edememiş olur idi. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: `فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا` (Nisâ, 4/41) Ya'ni, "Her ümmet peygamberlerini şahid getirdiğimiz vakit onların hâli nasıl olur? Yâ habîbim seni de onların üzerine şâhid getirdik." İşte, `لِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ` (En'âm, 6/149) ya'ni, “Allah için hüccet-i bâliğa sâbitdir" âyet-i kerîmesi mûcibince şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikāmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu'd ayrılarak, `فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ` (Şûrâ, 42/7) ya'ni, “Bir tâife cennetde ve bir tâife cehennemdedir" sırrı zuhûra gelir. Ve marzî olanlar kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cennete ve mağzûb olanlar da kendi sırât-ı müstakîmlerinin nihâyeti olan cehenneme vâsıl olurlar.

3013. Bu cihânın halkı izhar içindir, tâ ki hikmet hazîneleri gizli kalmaya!

Ya'ni, Hak Teâlâ'nın bu cihânı yaratması, esmâsı ve sıfatı ahkâm ve âsârının izhârı içindir. Zîrâ, bu esmâ ve sıfatı kenz-i mahfi olan Zât-ı ahadiyyesinde müstehlek idi; ve bu esmâ ve sıfatın her birisi bir hikmet hazînesidir. Eğer hak Teâlâ bu âlem-i kesâfeti yaratmamış olsa idi, o hikmet hazînelerinin her biri Zât-ı ahadiyyesinde gizli kalırdı.

3014. "Küntü kenzen" dedi, "mahfiyyen"'i işit! Kendi cevherini zâyi' etme, izhar ol!

"Hadîs-i kudsîsinde Hak Teâlâ hazretleri كنت كنزا مخفيا فأحببت ان اعرف فخلقت الخلق لأعرف ya'ni, “Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeğe muhabbet ettim. Halkı Beni bilsinler diye yarattım" buyurmuşdur. Bu hadîsteki “mahfiyyen" sözünü dinle ve dikkat et!"

Ma'lum olsun ki, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretleri bu hadîs-i kudsî hakkında, "Seneden zayıf ve keşfen sahîhdir" buyururlar. Ve Hz. Mevlânâ (r.a.) efendimizin Mesnevî-i Şerîflerinde zikr buyurmalarına nazaran keşf husûsunda Hz. Şeyh-i Ekber ile mutâbık bulunurlar; ve bu hadîs-i kudsînin tefsîr-i ve îzâhı II. cildin 363 numarasına müsâdif olan كنت كنزا رحمة مخفية ["Gizli bir rahmet hazînesi idim"] beytinde ve bu cildin, 2530 numaralı beytinin baş tarafındaki sürh-i şerîfde vâki' olmuşdur. "Mahfiyyen" sözünü dinle!" tavsiye-i âlîsinden maksad budur ki: Her bir ferd-i beşer bir ism-i hâssın mazharıdır. Onun vücûdu bu âlemde o ismin hazînesinde meknûz ve mahfi olan ahkâmın zuhûru içindir. Binaenaleyh, her insan kendi isti'dâd-ı ezelîsinin ahkâmını sa'y ile meydana çıkarmak lâzımdır, tâ ki bu hadîs-i şerîfde beyân buyurulan gāye husûle gelsin. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu ma'nâya binâen ان الله لا يحب البطالين ya'ni, "Muhakkak Allah battalları sevmez" buyururlar. "İzhâr şev" deki, "ol" ma'nâsına olan “şev" emr-i hâzırını şurrâh-ı kirâmdan bâzıları "kun" ya'ni "et” ma'nâsına almışlar ve “izhâr" kelimesini de ifâl babının masdarı addetmişler, "izhât et!" ma'nâsını vermişlerdir. Bu sûretde ma'nâ, “küntü kenzen mahfiyyen ilh..." hadîs-i kudsîsindeki "mahfiyyen" sözünü işit de, kendi cevherini zâyi' etme, izhâr et ve meydana çıkar!" demek olur. Fakîre lâyıh olan ma'nâya gelince, “izhâr", ifâl babının masdarı olmayıp, "zahr"ın cem'i olan "azhâr"dır. Ve Kāmus'da "zahr"ın müteaddid ma'nâları vardır. Bir ma'nâsı da, "üzerine binip gittikleri deve"dir. Eğer bu ma'nâya alınırsa, "şev" kelimesi, ma'nâ-yı aslîsinde kalır. Bu sûretde ikinci mısrâ'ın ma'nâsı, "Kendi cevherini zâyi' et- me! Esmâ ve sıfât-ı ilâhiyenin hâmili olup, yük taşıyan develer mesâbesinde ol!" demek olur.

Onun beyânındadır ki, rûh-i hayvânî ve akl-ı cüz'î ve vehim ve hayal ayran misâli üzeredirler; ve bâkî olan vahye mensûb rûh, gizli yağ gibidir

İnsanın cism-i unsuriyyesindeki rûh-i hayvânî ve dimâğının tevazzu'-ı husûsîsinden münteşî olan akl-ı cüz'î ve vehim ve hayal yoğurtdan yapılan ayrana benzerler ve bunlar fânîdirler; ve bâkî olan vahye mensûb rûh-i insânî ise, bu ayranın içinde gizli olan yağ gibidir.

3015. Senin sıdkının cevheri yalan içinde gizli oldu; nitekim yağ ayran arasındadır.

"Tereyağı, ayran arasında gizli olduğu gibi senin doğruluğun dahi yalanın arasında gizli oldu." "Metn", burada "ara" ve "vasat" ma'nâsınadır.

3016. Senin yalanın bu fânî ten olur; doğrun o rabbânî olan can olur.

Senin bu dünyadaki varlığın yalan ile doğrudan mürekkeb bir yarlıkdır. Yalanın ölüm sebebiyle fenâ bulan ve buz gibi eriyip dağılan cismindir; ve doğru olan cevherin dahi nefha-i ilâhî olan rûh-i izâfi ve insânîdir.

3017. Senelerce bu ten ayranı zahir ve açıkdır. Can yağı onda fanî ve hîçdir.

Senelerce bu cismin ayranı mesâbesinde olan rûh-i hayvânî zâhirdir; ve onun ahvâli apaçıkdır. Rûh-i insânî ve rabbânî yağı ise, o rûh-i hayvânî ay- ranı içinde fânî ve hiç olarak kalmışdır. Zîrâ rûh-i hayvânî gālib ve rûh-i rabbânî ise mağlûb bir halde bulunmuşdur.

3018. Tâ ki Hak, yayık içindeki ayranı tahrik edici bir kulu, bir resûl olarak gönderir.

"Humre", küçük küp ma'nâsına Fârisî bir kelimedir; sütün yağını çıkar-mak için kullandıkları "yayık" ma'nâsı murâd buyurulur; Ya'ni, "beşerin cism-i unsurîsi", yayığa ve ondaki “rûh-i hayvânî", ayrana ve bu rûh-i hay-vânîye taalluku olan “rûh-i insânî", yağa teşbîh buyurulmuşdur. Ya'ni, "Hak Teâlâ bu cisim yayığı içindeki rûh-i hayvânî ayranını tahrîk edici ve çalkala-yıcı olan bir kulunu bir elçi olarak gönderir."

3019. Nihayet kāide ve fen ile tahrîk eder, hatta benim vücudumda gizli olan kimdir, bilirim.

"Hencâr", "hâ"nın fethi ve kesri ile, tarîk, tarz, kāide, kānûn, renk ma'nâ-larına gelir. Burada "kānûn” ma'nâsı münasibdir ki, "şer" demekdir. Ikinci mısra'daki "bûd-i men”, “der bûd-i men" takdîrindedir. Ya'ni, "Hak Teâlâ'nın gönderdiği peygamber känûn ve şer'-i ilâhî ile ve nübüvvetin îcâb ettirdiği fen ve idâre ve siyaset ile ayran mesâbesinde olan rûh-i hayvânîmi tahrík eder. Hatta onun bu tahríki sâyesinde bu vücûd-i izâfîmde gizli olan kim ol-duğunu bilirim."

Ma'lûm olsun ki, rûh-i izâfiî bu âlem-i kesâfetde halîfe-i Hak'dır ve onun hakîkati de Hak'dır. Aşk-ı ilâhî sarhoşları bu aşk şarabını, bu şarabın sâkîsi olan rûhun elinden içerler; ve bu şarabın verdiği sarhoşluk ile ma'şûk-i hakî-kileri olan Hakk'a yine kendi vücûdlarında vâsıl olurlar; ve o vakit kendi vü-cûdlarında gizli olanın kim olduğunu anlarlar. Nitekim Hz. Pîr efendimiz şu rubâîlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar: Rubâî:

Bu rubâîyi 1040 târihinde Şam Mevlevîhânesi'nde vefât eden Himmetî Dede (rahmetullahi aleyh) nazmen şöyle tercüme etmişdir. Elsine-i Mevlevi-yânda meşhûrdur.

3020. Yahud bir bendesinin kelâmı ki, o onun tüz'üdür. O kimsenin kulağına [3035] gider ki, o vahiy isteyicidir.

"Yahud Hak bir bendesinin kelâmını gönderir ki, o kelâm o bendenin tâbi' olduğu peygamberin vahye müstenid olan kelâmının cüz'üdür; ve bu kelâm, vahye müstenid olan sözleri dinlemeğe müstaid olan kimsenin kulağına gider." İşte böyle bir kimse bu sâyede kendi vücûdunda gizli olanın kim olduğunu anlar ve bilir. Ve Hakk'ın vahye müstenid olan kelâmı ile gönderdiği bendelerden birisi de sâhib-i Mesnevî olan Hz. Mevlâna (r.a.) efendimiz olduğundan âtîdeki beyt-i şerîfde şöyle buyururlar:

3021. Mü'minin kulağı bizim vahyimizi hıfz edicidir. Öyle bir kulak dâînin karînidir.

Bizim sözlerimiz vahy-i Hak olduğundan vahy isteyici olan mü'minin kulağı bizim bu vahyimizi dinleyip, hıfz edicidir. Böyle bir kulak Hakk'a da'vet edici olan bendenin karînidir. Evliyâya olan ilhâm-ı ilâhîye vahiy denip denmeyeceği hakkındaki îzâhât bu cildin 1847, 1848, 1849 ve 1850 numaralı beyitlerinde geçti.

3022. Nitekim çocuğun kulağı anasının sözünden dolu olur, kelâmda nâtık olur.

“Mâm”, “mâder" kelimesinin ihtisârıdır, "ana" demekdir. Veliyy-i kamil anaya ve mü'min-i müstaid dahi çocuğa teşbîh buyurulmuşdur. Ya'ni, "Çocuklar analarından söz öğrendikleri gibi müstaid olan mü'minler vahye müstenid olan kelâmları kâmillerden öğrenip söylerler."

3023. Ve eğer çocuğun sağlam kulağı olmazsa anasının sözünü işitmez bir dilsiz olur.

"Reşed", doğru yolu bulup sülûk etmek ve Hak yolunda salâbetle müsta- kîm olmak ve hayır ve rahmet ve hidâyet ma'nâlarına gelir; burada "sağlam" ma'nâsında isti'mâl buyurulmuşdur. "Güng", dilsiz demekdir. Ya'ni, "Kulağı ma'lûl olup söz işitmeyen bir çocuk bittabi' anasının söylediği sözleri işitip hıfz edemez ve binnetîce söz de söyleyemez ve dilsiz olur."

3024. Her aslî olan sağır daimâ dilsiz olur; nâtık o kimse oldu ki, anasından işitti.

"Aslî, ya'ni anadan doğma olan her sağır anasının sözlerini işitemediği için dâimâ dilsiz olur. Söz söyleyici olan kimse anasından söz işiten kimse- dir." Zâhir kulakları sağır olanlar böyle dilsiz oldukları gibi, bâtın kulakları sa- ğır olup, enbiyâ ve evliyânın sözlerini işitmeyen kimseler dahi maârif ve hakäik-i ilâhiyyeden bir söz söyleyemezler.

3025. Bil ki, sağır kulak ve dilsizlik bir afettendir; zîra sözü ve ta'lîmi kabul edici değildir.

Ya'ni bil ki, "Bizim peygambere ihtiyacımız yokdur ve aklımız kâfidir" di- yerek enbiyâyı ve onların vârisleri olan evliyâyı dinlememek ve onların söz- lerine karşı sağır olmak şekāvet-i ezeliyye âfetindendir. Zîrâ onlarda kelâm-ı enbiyâ ve evliyâyı ve ta'lîmi kabûl edebilecek isti'dâd yokdur.

3026. O ki, ta'lîmsiz nâtık oldu, Huda'dır; zîrâ onun sıfatları illetlerden cü- dâdır.

Ya'ni, beşerin ilmi mutlakā ta'lîm ile olduğu için bir muallime muhtaçtır. Ve ilimsiz söz söylemenin imkânı yokdur. Çünkü söz bildiği şeyi ifade etmek- den ibaretdir. Binâenaleyi insanlar ilm-i hakîkati öğrenmek husûsunda en- biyânın ve onların vârisleri olan evliyânın ta'lîmlerinden aslâ müstağnî kala- mazlar. "Ta'lîme muhtaç olmayan ilim ve kelâm ancak Hakk'ın ilmi ve bu il- mine müstenid olan kelâmıdır. Çünkü ilim ve kelâm sıfatdır ve Hakk'ın sıfat- ları ise sebeblere ve illetlere muhtaç değildir. O'nun sıfatları zâtı gibi kadîm ve zâtından lâ-yenfekdir."

3027. Ya Adem gibi, Huda ona, ana ve dâye ve eziyet hicabı olmaksızın telkîn eder.

Yâhud, bir muallim-i sûrînin ta'lîmine muhtaç olmayarak hâsıl olan ilim öyle bir ilimdir ki, Hak Teâlâ bir kimseye anası ve babası ve dâyesi vâsıta olmaksızın ve eziyet ve zahmet çekmeksizin Adem (a.s.)a telkîn ettiği gibi telkîn etmişdir." Nitekim bu Mesnevî-i Şerîfism-i latîfine ithaf buyurulan Hüsâmeddîn Çelebi (k.s.) hazretlerinin cedd-i olan Ahî Türk'e bir gecede Hak Teâlâ Alîm ismi ile tecellî buyurmuş ve Arab lisânına vakıf olmadığı halde ertesi günü kürsüye çıkarak امسیت کردیا و اصبحت عربيا Ya'ni, "Kürd olarak akşamladım ve Arab olarak sabahladım!" buyurmuşdur.

3028. Yahud, bir Mesîh ki, Vedûd'un ta'lîmi ile velâdetde vücuda nâtık olarak geldi.

Yâhud, "Bir muallim-i sûrînin ta'lîmi olmaksızın husûle gelen ilim ve kelâm Îsâ (a.s.)a Vedûd olan Hak Teâlâ'nın ta'lîmi ile vâki' olur; ve bu ta'lîm sebebiyle doğduğu vakit bu vücûd-i izâfî âlemine söz söyleyici olarak gelir." Nitekim Îsâ (a.s.) doğduğu vakit halk cenâb-ı Meryem'e ta'rîz edip, "Ey Meryem! Senin anan baban iyi adamlar idi. Sen niçin böyle zinâ edip bu çocuğu doğurdun?" dediler. Hz. Meryem (radıyallahu anha) dahi, "Hakikat-i hâli çocuk söylesin!" diye işaret edince Îsâ (a.s.) إني عبد الله آتاني الكتاب وجعلني نبيا (Meryem, 19/30) ya'ni, "Ben muhakkak Allah'ın kuluyum, bana kitâb verdi ve beni peygamber yaptı" buyurdu.

3029. Doğum hakkında def'-i töhmet için, zinadan va fesaddan doğmamışdır diye.

Bu beyt-i şerîf yukarıki cümlenin müştemilâtındandır. Ya'ni, "Yahud, bir Mesîh ki, Vedûd'un ta'lîmi ile doğum hakkında def'-i töhmet için zinâdan ve fesaddan doğmamışdır diye velâdet vaktinde vücûda nâtık olarak geldi" demek olur.

3030. İçtihadda bir hareket lâzımdır, ta ki ayran o yağı gönülden geri versin!

Mücâhede ve riyâzet emrinde sa'y ve gayret lâzımdır ki, ayran gibi olan rûh-i hayvânîye taalluku bulunan yağ mesâbesindeki rûh-i izâfî bâtından zâhire çıksın!

3031. Yağ ayran içinde yok gibidir; ayran varlıkda bayrak kaldırmışdır.

Yağ, ayran içinde mevcûd iken nasıl yok gibi bir hâlde ve ayran zâhir ise, rûh-i hayvânî ile rûh-i izâfî arasındaki münasebet de böyledir. Rûh-i hayvânî zâhirdir, rûh-i izâfî ise yok gibidir.

3032. O ki sana var görünür, kabukdur; ve o ki, fânî görünür, asl olan odur.

Ey sâlik, basar-ı hissî ile gördüğün şeyler hep kabukdur ve postdur. Ve his gözünün fânî ve hiç mesâbesinde gördüğü şey ki, ma'nâdır ve rûh-i izâfidir, işte asl olan odur.

3033. Ayran yağ tutmamışdır ve eskidir. Onu ayırmadıkça bırak harc etme!

Ya'ni, "Senin rûh-i hayvânînde hayvanlık sıfatları kökleşmiş ve hayvanlık dairesinde çok zamanlardan beri kalmışdır; ve rûh-i insânî sıfatlarını iktisâb etmemiş ve onun rengine boyanmamışdır. Bu rûh-i insânînin sıfatlarını rûh-i hayvânîye muntabi' bir hale getirinceye kadar çalış. Bu hâle gelmezden evvel, o rûh-i hayvânînin kuvvetini mübâhata harc ve sarf etme!" Bu beyt-i şerîfde bir sâlikin maksûduna vâsıl oluncaya kadar şer'in müsaade buyurduğu telezzüzât-i nefsâniyyeye meyl etmesi câiz olmadığına işâret buyurulur. Zîrâ telezzüzât-ı nefsâniyye ve huzûzât-ı dünyeviyye şer'in müsâade buyurduğu derecede olsa bile sâlikin terakkîsine hicâb olur.

3034. Agah ol, onu ilim ile nevbet nevbet çevir, tâ ki o gizlemiş olduğu şeyi göstersin!

"Dest", kelimesi "el"den başka kinâye tarîkıyla nef, kudret, zafer, fırsat, nevbet, tarz, reviş, destûr, kāide ma'nâlarına da gelir; burada "nevbet" ma'nâsı münasibdir. "Dest dest", "nevbet nevbet" demek olur. Ya'ni, "Ey sâ-

lik, müteyakkız ol! O rûh-i hayvânî ayranını bu cisim yayığı içinde evvelen şerîat, ba'dehû tarîkat ve ondan sonra hakîkat ilimleriyle nevbet nevbet çevir ve tahrîk et, tâ ki o, rûh-i hayvânînin kendisinde gizlediği rûh-i insânî âsâı meydana çıksın!" Ma'lûm olsun ki, rûh-i insânî bir ma'nâ-yı küllî olup, tecezzî kabul etmez. Nitekim II. cildin 186 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde: "Tefrika rûh-i hayvânîde olur, rûh-i insânî ise nefs-i vâhid olur" buyurulmuş idi. İşte bu nefs-i vâhid olan rûh-i insânî kendi mertebesinden nûrunu güneş gibi neşr eder. Cisimdeki kalb penceresi eğer rûh-i hayvânî sıfâtının kesîf perdeleriyle örtülmüş ise, o cisim bu nûru alamaz, zulmet-i hayvâniyyet içinde kalır. Fakat bu pencere kemâliyle açılıp, o rûh güneşinin nûru tamâmen alındığı takdirde o cisimde hükümrân olan bu rûhun âsârı olur. Zîrâ o rûhun nûru bu cism-i unsurînin zerrâtına varıncaya kadar kaplar, cisim ayn-ı nûr olur. Nitekim hadîs-i şerîfde اللهم اجعلني نورا ya'ni, “Yâ Rab, beni nûr kıl!" buyurulması bu ma'nâyı gösterir. Binâenaleyh, bu hâl içinde rûh-i hayvânînin hükmü kalmaz. Nitekim bu ma'nâ yine II.cildin 184 numarasına müsâdif olan:

“Canların güneşi, bedenlerin penceresinden müfterik oldu" buyurulmuşdur. Ve kezâ, rûhun birliği ve cisimlere taalluku keyfiyeti bu cildin 411 numarasına müsâdif olan:

"[Mü'minler ma'dûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat can birdir"] beyt-i şerîfiyle onu takip eden diğer beyitlerde de îzâh olunmuşdur.

3035. Zîra ki, bu fânî bâkînin delîlidir; sarhoşların sözü, sâkînin delilidir.

"Lâbe", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır; bir ma'nâsı da "söz" dür. Burada "sarhoşların saçma sapan söyledikleri söz" ma'nâsınadır ki, sar- hoşların sarhoşlukları bu gibi sözlerinden belli olur. Ya'ni, “Bu fânî ve müstaidd-i harâb olan cism-i zâhir, bâkî ve bâtın olan rûhun vücûduna muhtaçtır. Binâenaleyh görünen bu fânî cisim, görünmeyen o bâkî rûhun delîlidir. Görünen şeyler mahsüs ve görünmeyen şeyler ma'küldür; ve mahsûs olan şeyler, ma'kül olan şeylerin delîli olur. Meselâ, saçma sapan sözler söyleyen bir kimsenin hâlinden sarhoş olduğu belli olur ve onun bu sarhoşça sözleri ona bâde ve içki veren bir sâkînin vücuduna delîl olur." Yine bu ma'nâda başka misâl

3036. O bayrak arslanının oynamaları, müktetem olan rüzgârlardan bir haber vericidir.

Bâzı bayraklarda arslan resmi vardır. O cansız arslan resminin oynamaları ve hareketleri rüzgârdan olur. Rüzgârın şarkdan mı yoksa garbdan mı estiği anlaşılmazsa o rüzgârın estiği ciheti bu bayrak haber verir.

3037. Eğer o rüzgârların hareketi olmaya idi, ölü arslan ne vakit havada sıçrar idi?

3038. Sabâ mıdır, yahud debûr mudur? Rüzgârı ondan tanırsın. Bu o hafanın beyanıdır.

"Sabâ", şark rüzgârı; "debûr", garb rüzgârıdır. Ya'ni, "Esen rüzgârın ciheti senin nazarında mahfi kalırsa bayrağa bakar ne cihetden estiğini anlarsın. Bu bayrağın vücûd-i zâhirîsi o gizli kalan rüzgârın cihetini beyân ve izhâr eder."

3039. Bu beden o bayrak arslanının nazîridir, onu dembedem fikir rüzgârı kımıldatır.

Bu cism-i unsûrî o bayraklardaki cansız arslan resmine benzer. Onu cismin bâtınından esen fikir rüzgârı kımıldatır. Zîrâ cismin âzâları içeriden gelen bir irâde ile hareket eder.

3040. Fikir ki o, maşrıkdan gelir, o sabâdır; ve o ki, mağribdendir, vebalı olan deburdur.

Zâhirde sabâ rüzgârı latîf bir sûretde şarkdan eser ve kalbleri ferahlandırır; ve batı rüzgârı garbdan eser ve vücûdlara sıklet ve hastalık verir. "Bunun gibi fikir rüzgârının bir kısmı şarkî olup rûhdan zuhûr eder; bir kısmı da garbî olup cisim ve nefis tarafından eser. Şarkdan esen fikirler ilim ve hikmete ve hidâyete bâdî olur. Garbdan esen fikirler, cehl ve dalâleti hâmil olur."

3041. Bu fikir rüzgârının maşrıkı başkadır; bu fikir rüzgârının mağribi o taraftandır.

"Fikret", kelimelerindeki "ta"lar hitâb için olmayıp, nefs-i kelimeden olduğuna göre tercüme böyle olur. Hitâb için oldukları takdirde, “Bu senin fikir rüzgârının maşrıkı başkadır; ve senin bu fikir rüzgârının mağribi o taraftandır” demek olur. Ya'ni, fikir rüzgârının maşrıkı rûhdur ve mağribi de cisim ve nefisdir.

3042. Ay cemâddır ve onun şarkı cemad olur; cânın canının cânıdır ki onun şarkı fuâddır.

"Fuâd", kalbin bâtını ma'nâsınadır. Ya'ni, “Sûrî ay bir küre-i cemâddır ve onun doğduğu cihet dahi cemâd nev'indendir. Fakat cânın cânı olan insân-ı kâmilin cânı olan Hakk'ın tecellîgâhı kalbin bâtınıdır." Hind nüshalarında `خور جمادست` yerine `مه جمادست` vâkı'dir ki, "Güneş cemâddır" demek olur.

3043. Bir güneşin şarkı ki, bâtın parlatıcı olur, gündüzün güneş onun kabuğu ve aksidir.

"Şark", maşrık ma'nâsına geldiği gibi, "parlamak ve parıldamak" ma'nâsına da gelir, burada ikinci ma'nâ münasibdir. “Güneş"den murâd, insân-ı kâmildir. Ya'ni, "Âlem-i ma'nâ güneşi olan insân-ı kâmilin tulû'u ve parlaması ki, o güneş bâtın parlatıcı oldu. Gündüzün bu zâhirî ve unsurî olan güneş onun kabuğu ve aksidir." Zîrâ, bu sûrî güneşin halkındaki sebeb ve hikmet o insân-ı kâmilin zuhûrudur. Nitekim hadîs-i kudside لولاك لولاك لما خلقت الافلاك Ya'ni, "Eğer sen olmasaydın eflâki yaratmazdım" buyurulur. Ve bi'l-asâle insân-ı kâmil Server-i âlem Efendimiz'dir; ve onların vârisi olan kümmelîn-i evliyâdan her biri de böyle birer güneşdir.

3044. Zîrâ cisim lehebsiz ölmüş olursa, onun önünde ne gündüz görünür, ne gece!

"Sûrî güneşin hakikat-i insâniyye güneşinin kışrı ve aksi olmasının alâmeti budur ki, cisim, rûh-i insânînin taalluk ettiği rûh-i hayvânîsiz olursa ölmüş olur; ve ölmüş olan bir kimsenin indinde ne güneş ve ne de gündüz kalır. Bunların hiçbirisi onun önünde görünmez." Rûh-i hayvânîye "leheb", ya'ni "ateşin alevi" ta'bîr buyurulması cisimde harâret-i garîziyye tevlîd etmesine işâretdir. Zîrâ rûh-i hayvânî cesedde munkatı' olursa, rûh-i izâfinin mahall-i taalluku kalmaz.

3045. Ve eğer o olmasa mâdemki bu tamam olur, gecesiz ve gündüzsüz intizam tutar.

Ve eğer o zâhirî güneş olmasa, mâdemki bu rûh-i izâfi tamâm ve mevcûddur, onun diriliği geceye ve gündüze hacet olmaksızın intizâm dâiresinde devam eder.

3046. Nitekim göz rüyada aysız ve güneşsiz ayı ve güneşi görür.

Nitekim insanın vücûd-i berzahîsinin gözü rü'yâda zâhirî aya ve güneşe muhtaç olmaksızın ay ve güneş görür. Zîrâ uyuyan kimsenin his gözü kapa- lıdır. Zâhirdeki ayı ve güneşi bittabi' göremez. Halbuki rü'yâsında gökyüzünü ve güneşi ve ayı gördüğü pek çok vâki' olur.

3047. Ey fülân, mâdemki bizim uykumuz ölümün kardeşi oldu, bu kardeşden kardeşi bil!

Ey sözümüzü dinleyen efendi! Bizim uykumuz النوم اخ الموت ya'ni, "Uyku ölümün kardeşidir" hadîs-i şerîfi mûcibince mâdemki ölümün kardeşi oldu uyku vaktindeki hâle bak da onun kardeşi olan ölüm vaktindeki hâli idrâk et!

Ma'lûm olsun ki, cism-i insânî biri kesîf, diğeri latîf olmak üzere iki katdır. Kesîfi bu unsurî olan vücûddur ki, rûh-i hayvânî ile kāimdir. Latîfi, bu kesîf vücûdda iç gömleği gibi mahfi olan cism-i berzahîdir. Bu cism-i berzahî rûh-i hayvânî ile diri olan cism-i unsurîden ölüm vaktine kadar ayrılmaz. Cism-i unsurî uyku hâlinde bulunduğu vakit onun his gözünün önünden âlem-i mahsûsât gāib olur, cism-i berzahînin faaliyeti başlar. Kendi isti'dâdı ve safveti derecesinde rü'yâlar görür. Ve âlem-i misâlin göğünü, güneşini ve ayını gören göz, bu cism-i berzahînin gözüdür. Nitekim I. cildde Hakîm Senâî hazretlerinin, کارفرمای آسمان جهان آسمانهاست در ولایت جان ["Can vilâyetinde gökler vardır ki, cihânın göğüne iş buyurucudur"] beytinin tefsîrini hâvî olan 2065 numaralı beyitde bu ma'nâ zikredilmiş idi. İmdi cism-i kesîf-i insânî hayât-ı dünyeviyye ile yaşadıkça vahdet hâlinde bulunan rûh-i insânî güneşi kendi âleminden her iki cisme de nûrunu salar. Vaktâki, cism-i unsurînin mevt-i tabîî ile rûh-i hayvânîsi munkatı' olur, cism-i berzahî faâliyetinde devâm eder. Toprağa gömülen bu cism-i unsurîdir. Cism-i berzahînin toprakla münâsebeti yokdur. Hz. Mevlânâ efendimiz bir beyitlerinde bu ma'nâya işâret buyururlar: ساقی دگر آن جامی در زیر بغل دارو گر بشکند این جامم من غصه نباشامم "Eğer bize bâde-i hayatı içiren sâkî, bu vücûd-i unsurî kadehini kırarsa ben gam çekmem. Zîrâ onun koltuğunun altında bâde-i hayâtı bize içirecek olan diğer bir vücûd kadehi vardır."

3048. Ve eğer sana derlerse ki o, bunun fer'idir, ey mukallid yakînsiz olarak bunu dinleme!

"Eğer sana bir kimse felâsife-i Meşşâî'nin ve doktorların dedikleri gibi, "Rü'yâda görülen şeyler bu âlemin fer'idir ve hayâl-i mahzdır. Zîrâ, âdemin muhayyilesinde olan şeyin sûreti ekseriyâ uykuda zâhir olur. Binâenaleyh o sûretlerin bir hakîkati yokdur" derse, ey şunun bunun sözünü taklîden kabûl eden kimse, sakın bu sözü, yakînsiz ve körü körüne dinleme!" Zîrâ insan çok kere kuvve-i muhayyilesinde olmayan ve aslâ bilmediği şeyleri görür. Bu müşâhede yukarıda îzâh olunduğu üzere cism-i berzahî gözünün âlem-i misâle nazar etmesinden mütehassıldır; ve âlem-i misâl ise bu âlem-i şehadetin fer'i değildir, belki aslıdır. Ve bil'akis bu âlem-i şehadet âlem-i misâlin fer'idir. Çünkü bu âlemin sûretleri evvelen âlem-i misâlde tekevvün eder. Ba'dehû bu âlem-i şehadetde peyda olur.

Ma'lûm olsun ki, îcâb ettikçe bu şerhin müteaadid mahallerinde de beyân olunduğu üzere rü'yâ üç nevi'dir. 1. Keşf-i mücerred 2. Keşf-i muhayyel 3. Hayâl-i mücerreddir.

"Keşf-i mücerred", bu âleme nüzûl edecek olan sûreti kable'n-nüzûl cism-i berzahînin gözü âlem-i misâlde müşâhede eder ve gördüğü gibi o sûret aynen bu âlemde zâhir olur.

"Keşf-i muhayyel", cism-i berzahînin gözü bu âleme nüzûl edecek olan bir sûreti âlem-i misâlde bu âlemde iktisâb edeceği sûretden başka bir sûretde görür. Meselâ "ilm"i süt sûretinde görür. Kezâ nâil olacağı bir mansıb-ı sûrîyi kendisinin asılması sûretinde görür. Bu rü'yâ ta'bîre muhtaç olur.

"Hayâl-i mücerred", cism-i berzahî cism-i unsurînin ahkâmında müstağrak olup uyku hâlinde bu istiğrâk sebebiyle âlem-i misâli göremez ve hicâba düşer; ve bu hâl içinde gördüğü sûretler cism-i unsurî dimâğının zabt ettiği sûretlerden ibâret olur. Meselâ cism-i unsurîye şehvet-i nefsâniyye gālib olup ihtilâm olur. Bu rü'yâlara "adğās ü ahlâm" Ya'ni perîşan rü'yâlar ta'bîr ederler. Cenâb-ı Pîr efendimizin bu beyt-i şerîfde işaret buyurdukları rü'yâlar "keşf-i mücerred" ve "keşf-i muhayyel" nev'inden olan rü'yâlardır. Ve Meşşâî'nin ve doktorların bahs ettikleri rü'yâlar ise, "hayâl-i mücerred" nev'inden bulunan rü'yâlardır.

3049. Senin canın rüyada halin vasfını görür ki, uyanıklıkda yirmi senede görmezsin.

3050. Onun ta'bîri arkasında sen ömürlerce, dühalı şahlar tarafına koşarsın. [3065]

“Dühâ”, dâl'in zammesi ile, “kişinin fikri ve firâseti iyi olmak" ma'nâsınadır. Bu beyitler rü'yâ hâlinin bu âlemin fer'i olmadığını isbât içindir. Meselâ yarım saat uyuyan kimse öyle rü'yalar görür ki, gördüğü şeyleri uyanıklık hâlinde görebilmek uzun vakitlere muhtaçtır. "Yirmi seneye muhtaç olan hâdisât rü'yâ âleminde yarım saatin içine sığar. Binâenaleyh sen böyle bir rü'yâ gördüğün vakit taaccüb edip fikri ve firâseti iyi olan ilim şahları tarafına koşar ve ta'bîrini ricâ edersin”, dersin

3051. Ki: “Bu rü'yanın ta'bîri nedir?" Böyle sırra fer' demek köpeklikdir.

Ey rü'yâda görülen sûretlere bu âlem sûretlerinin fer'i diyen kimse, bir acîb rü'ya gördüğün vakit bu da'vânı unutup merâka düşer ve "Acaba bu rü'yânın ta'bîri nedir?" diye muabbirlerin arkasında koşarsın. Böyle gizli bir hâl olan rü'yâ âlemine, bu âlemin fer'idir demek köpeklikdir ve süfliyetdir.

3052. Bu avâmın rü'yasıdır; ve havâssın rü'yâsı ise, ictibâ ve ihtisasların aslıdır.

“İctibâ”, seçmek, intihâb etmek ve ihtiyâr etmek; "ihtisâs", mahsûs olmak ve husûsiyet kesbetmek. Ya'ni, "Bu bizim söylediklerimiz avâm-ı nâsın rü'yalarıdır. Allah'ın hâs kullarının rü'yâsı ise onların Hak tarafından kendi ma'rifet-i ilâhiyyesi için vâki' olan intihâb ve ihtiyârın ve vuslat-ı zâtiyyesine tahsîsinin aslıdır." Ya'ni, bu hâs kullar uyanıklık hâlinde cemî'-i eşyâda Hakk'ı müşâhede ettikleri gibi, uykularında ve rü'yâlarında da müşâhede içindedirler. Belki onların uykuları âlem-i keserâtın ahkâmından büsbütün ferâğat hâli olduğundan uyanıklık hallerinden daha âlîdir ve daha sâf olarak a'yân-ı sâbite âlemini mütâlaa ederler.

3053. Fil gerekdir, tâ ki gecelerde uyuduğu vakit rü'yâda Hindistan memleketini görsün!

"Fil"den murâd, ârif-i rabbânî ve "Hindistan memleketi"nden murâd, dahi âlem-i hakikatdir. Ya'ni, “Arif-i rabbânî gerekdir ki, gecelerde uyuduğu vakit, rü'yâsında âlem-i hakikati müşâhede etsin!"

3054. Eşek rü'yasında asla Hindistan'ı göremez; eşek Hindistan'dan iğtirab etmemişdir.

"İğtirâb", gurbete düşmek ve vatan-ı aslîsinden ayrılmak ma'nâsınadır. Ya'ni, filler Hindistan'da yetişip, neşv ü nemâ bulur ve başka mahalle nakl edilirse Hindistan'dan ayrılıp, gurbete düşmüş bulunur. Fakat eşek her memleketde neşv ü nemâ bulur. “Binâenaleyh Hindistan'dan gurbete düşmemiş olan eşek rü'yâsında vatan-ı aslîsi olan Hindistan'ı göremez." Bunun gibi rûhları fil mesâbesinde büyük olan ârifler iğtirâb ettikleri âlem-i ervâhı rü'yâlarında görürler. Fakat bu âlemde rûh-i hayvânînin hükmü altında esîr olan eşek tabîatındaki kimseler âlem-i ervâhdan iğtirâb etmedikleri için rü'yâlarında o âlemi göremezler. Bu beyt-i şerîfde bir hakîkate işaret buyurulur ki, o da, vâhid olan rûh-i küllî-i Muhammedî'de ancak enbiyâ ve evliyâ-i kümmelîn hazarâtının ervâh-ı şerîfeleri müteayyin olması ve sâir efrâd-ı beşerin ervâh-ı cüz'îleri müteayyin olmayıp henüz kuvvede kalmasıdır. Nitekim hükemâ nüfüs-i külliyyenin kable'l-ecsâm ve nüfûs-i cüz'iyyenin ba'de'l-ecsâm husûlüne kāil olmuşlar; ve İmâm Gazzâlî hazretleri dahi aynı mütâlaada bulunmuşdur. Sadreddîn-i Konevî hazretleri cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) hazretlerinden naklen bu hakikati beyân buyurmuşlardır. Nitekim Mevlânâ Câmî, İbn-i Fârız hazretlerinin Kasîde-i Hamriyyesinin شربنا على ذكر الحبيب مدامة ilh. beytine yazdığı şerhde bu bâbda ba'zı îzâhât i'tâ etmişdir. Ve cenâb-ı Mevlânâ (r.a.) dahi âtîdeki ebyâtda rûh-i şerîflerinin cesedlerinden mukaddem taayyününe işâreten buyururlar. Beyit:

"Cihanda bâğ ve mey ve üzümün vücudundan mukaddem, canımız şarâb-ı lâ-yezâlîden mahmûr idi. Biz can âleminin Bağdad'ında Ene'l-Hak na'rası vurur idik, Mansûr'un kavgası ve nüktesi mevcûd olmadan mukaddem. Nefs-i küll su ve çamurda mi'mâr olmazdan mukaddem, hakāyık meyhanesinde bizim ayşımız ma'mûr idi.

3055. Fil gibi çok büyük can gerekdir, tâ ki rüyada harâretle Hind'e gitmeyi bilsin!

“Nîk”, iyi ma'nâsına olmakla beraber burada "pek" ve "çok" ma'nâsınadır. Hind nüshalarında ikinci mısra'daki "dâned" yerine "tâned" yazılmışdır. "Tâ ki rü'yâda Hind'e gidebilsin" demek olur. "Çok büyük can"dan murâd, havâss-ı evliyâ-i kirâmın rûhlarıdır.

3056. Fil talebden nâşî Hindistan'ın zikrini eder. Binâenaleyh onun o zikri gecede musavvir olur.

Ârif talebden ve iştiyâkdan nâşî âlem-i hakîkati tefekkür edip zikr eyler. Binâenaleyh onun zikr ettiği şey kendi mertebelerine münâsib bir sûretde gece rü'yâlarında zâhir olur; ve buna "tecellî-i sûrî-i ilâhî" denir.

3057. "Üzkürullah!” her evbaşın karı değildir. "İrci'" her kalleşin ayağına değildir.

“Evbâş”, Arabî bir kelimedir, “erâzil-i nâsdan olan kimse"; "kallâş", ipsiz sapsız ve arsız kimse. Burada her ikisi de hayvâniyet ve nefsâniyet sıfatlarında müstağrak olan kimselerden kinâyedir. Ya'ni, اذكروا الله ذكراً كثيراً (Ahzâb, 33/41) Ya'ni, "Allah'ı zikr-i kesîr ile zikr ediniz!" emrini icrâ edebilmek her kopuğun yapabileceği iş değildir. Zîrâ Allah'ı zikretmek yalnız lisânen "Allah, Allah!" demek değildir. Nitekim I. cildde [beyit: 3494]:

Ya'ni, “Hû'nun kadehi olmaksızın ne vakit nefsin hevâlarından kurtulursun? Ey Hû'dan Hû'nun nâmına kāni' olan kimse!" buyurulmuş idi. Ve keza يا أيتها النفس المطمئنة ارجعي إلى ربك (Fecr, 89/27-28) ya'ni, "Ey nefs-i mutmainne, rabbine rücû' et!" hitâbı her nefsânî kimsenin ayağına hitâben vâki' olmamışdır. Zîrâ böyle kimselerin ayakları Hakk'a rücû' için bir adım bile at- maya kadir değildir. "Ayak", ta'bîrinin isti'mâli zikr-i cüz ve irâde-i küll kabîlinden mecâzdır; murâd, "ayağın sahibi olan şahıs"dır.

3058. Fakat sen me'yûs olma, yine fil ol! Ve eğer fil değil isen tebdîl arkasında ol!

"Fakat ey sâlik, sen me'yûs olma. Kendini ma'rifet-i Hakk'ın tahsilinde fil gibi büyük yap ve maârif ve hakāik-i ilâhiyyenin tahsiline istî'dâdın yok ise, ahlâk-ı hayvaniyyeni ahlâk-ı insaniyyeye tebdîl arkasında koş!" Nitekim, اذا اردت مقام الابدال فعليك تبديل الاحوال Ya'ni, "Abdal-i ilâhî makāmını istersen, tebdîl-i ahvâli üzerine lâzım kıl" demişlerdir. Tebdîl-i ahvâl hakkındaki îzâhât yukarıda 3034 numaralı beyitte geçti.

3059. Feleğin kimya yapıcılarını gör; mînâgerlerden her dem tanîni işit!

"Kîmya", birçok mahallerde de beyân olunduğu üzere bakır mâdenini altına tebdîl hususunda kimyâgerler tarafından kullanılan gizli bir maddedir ki, "iksîr" ta'bîr ederler. "Kimyâ yapıcılar"dan murâd, insân-ı kâmillerdir. “Mînâ", lafzı Hindî olup, Fârisîde müsta'meldir. "Kîmyâ” ma'nâsına geldiği gibi, bardak ve tabak yaptıkları madde ma'nâsına da gelir. "Mînâger", bunları yapan kimselerdir. "Tanîn", davul ve tanbur ve sinek ve sivrisinek ve arı sesleri ma'nâsınadır. Burada eşyâ-yı züccaciye sesleri murâd buyurulur. Ya'ni, "Ey sâlik, ruhunu maârif ve hakāik-i ilâhiyye ile büyütemez isen, ahvâlíni tebdîle gayret et! Ve eğer bu tebdîl-i ahvâl mes'elesini de kendi kendine beceremiyor isen, feleğin insân-ı kâmillerini gör ki, onlar senin bakır mesâbesinde olan ahvâl-i hayvâniyyeni sıfât-ı insaniyyeye tebdil etsinler. Eğer, "Ben o insân-ı kâmili ne bileyim ve nasıl bulayım?" der isen, eşyâ-yı züccâciye âmillerinin fabrikalarındaki tanîn ile bu fabrikaları belli olduğu gibi, o kâmillerin dahi sadaları vardır." Ve onların sadâları hayvaniyet mertebesinden insanlık mertebesine getirdikleri sâliklerdir. Yoksa kuru lâflar değildir. Zîrâ onlar insanın bâtınında tasarruf ederler.

3060. Cevv-i felekde nakış bağlayıcılardır; benim için ve senin için iş yapıcı [3075] lardır.

"Cevv", yer ile gök arasındaki boşluk; "felek", yıldızların devr ettiği sâha. Ya'ni, "Küre-i arz üzerindeki kâmiller manzûme-i şemsiyyeyi teşkil eden seyyârât arasındaki boşluklarda nakış bağlarlar ve tasarruf ederler. Onların kuvve-i tasarrufları o uzak mesafelere kadar nâfiz olur da onların bu tasarruflarını his gözüyle görmek kābil olmaz, belki âsârından belli olur. Binâenaleyh onların bende ve sende dahi tasarrufları vâki' olur; ve o tasarrufun eserini, insan kendi kılında ve nefesinde hisseder." Nitekim Fihi Mâ Fih'in 11. faslında cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâda şöyle buyururlar: "Maksûdunu taleb için azîzin birisi halvetde oturmuş idi. Ona, "Böyle bir maksûd-i âlî halvetde hâsıl olmaz. Halvetden dışarı çık, sana bir azîzin nazarı vâki' olduğu vakit o maksûdun hâsıl olur" diye nidâ geldi. "O azîzi nerde bulayım?" dedi. "Câmi'de birçok halkın arasında bulursun" dediler. "Hangisi olduğunu nasıl bileyim?" dedi. "Git, o seni tanır ve sana nazar eyler; ve alâmeti odur ki, nazarı senin üzerine vâki' olunca elinden ibrik düşer ve bî-hûş olursun. Onun nazarı senin üzerine vâki' olduğunu bundan bilirsin" dediler. Öyle yaptı. Su dolu ibriği eline alıp, mescidin cemâatine su dağıtır ve safların arasını dolaşır idi. Nâgehân onda bir hâl zâhir oldu; ve nâra vurup ibrik elinden düştü ve bî-hûş olarak bir köşede kaldı. Halkın kâffesi gittiler. Vaktâki kendine geldi, kendini yalnız gördü. Nazar eden o şâhı orada göremedi, lâkin maksûduna nâil oldu." Bu beyt-i şerîfde "Nakşbendânend" ta'bîriyle Şah-ı Nakşıbend hazretlerinin zuhûruna da işâret vardır. Nitekim İbrâhîm-i Gülşenî hazretlerinin zuhûrunu da,

Ya'ni, "Gülşenî'nin güzel yüzünü, o çeşm ü çerâğ-ı Rûşenî'yi gördüm" buyururlar ki, ikinci mısra'da Dede Ömer Rûşenînin zuhûru da beraber mezkûrdur.

3061. Eğer misk yakalı halkı görmez isen, ey gecede görmeyen bu sadmeye bak!

"Şeb-kûr", gece vakti gözü görmeyen kimseye derler. “Müşkîn-ceyb"den murâd, cism-i şerîfi letâfet-i rûhâniyyede müstağrak olan veliyy-i kâmildir. "Asîb", burada sadme ve te'sîr ma'nâsınadır. "Ey zulmet-i tabiiyyede istiğrâk hasebiyle kalb gözü görmeyen kimse, letâfet-i rûhâniyyede müstağrak olan veliyy-i kâmili görmüyor ve onu kendin gibi esîr-i tabîat zannediyor isen, onun sadme ve te'sîrine bak ki, onun huzurunda bulunduğun vakit bu te'sîri kalbinde duyarsın." Nitekim Cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'lerinin 31. faslında şöyle buyururlar: "Osman (r.a.) halîfe oldu. Minbere çıktı. Halk, "Ne buyuracak?" diye muntazır idiler. Sâkitâne nazar edip, hiçbir şey söylemez idi. Halk üzerine bir hâl ve vecd nâzil oldu. Öyle ki dışarıya çıkmaya mecâlleri kalmadı. Ve yekdiğerine ve nerede oturduklarına şuûrları olmadı. Yüz tezkîr ve va'z ve hutbe ile onlara öyle bir hoş hâl vâki' olmamış idi. Öyle fevâid ve mükâşefât hâsıl ve esrâr ma'lûm oldu ki, bu kadar amel ve va'z ile olmamış idi. Meclisin nihâyetine kadar böyle nazar eder ve bir şey buyurmaz idi. Aşağıya inmek istedikde, ان لكم امام فعال خير و احسن اليكم من امام قوال ya'ni, "Sizin için fa'âl olan imam kavval olan imamdan hayırlı ve ahsendir" deyip indi." İşte görülüyor ki, insân-ı kâmilin göz ile görülmeyen âsîbi ve te'sîri böyle olur; ve bu gibi te'sîrlerin envâ'ı muhtelifdir. Ba'zısı vasıta-i kelâm ile olur ve ba'zısı nazar ile olur.

3062. Her dem senin idrakin üzerine te'sîr vardır; senin toprağından yeni yeni bitmiş olan nebâtı gör!

Ya'ni, "Ey insân-ı kâmilin huzûrunda bulunan kimse, her dem senin idrâkin üzerine onun sözlerinin te'sîri vardır. Ve bu te'sîr sebebiyle senin toprağına mensûb olan cisminden yeni yeni bitmiş olan nebât mesâbesindeki fikirleri gör!" Zîrâ onun sözlerini dinlemezden evvel senin dimâğında bu gibi efkâr-ı âliye neşv ü nemâ bulmaz idi.

3063. Bundan oldu, İbrahim Edhem gönül Hindistanı'nın bastını hicabsız olarak rü'yâda gördü.

"İşte bu âsîb ve te'sîrden oldu ki, İbrâhim b. Edhem (k.s.) hazretleri gönül Hindistanı'nın geniş sahasını rü'yâsında hicâbsız olarak gördü." "Bast", kelimesinin müteaddid ma'nâsı vardır; burada "bir mekân vâsi' olmakla mekînleri sığdırıp almak" ma'nâsınadır (Kāmûs). İbrâhim Edhem Belh şehrinde pâdişâh idi. Bir cezbe-i ilâhî sebebiyle tâc ü tahtını terk edip dervîş oldu. Menâkıbı Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur. Cezbesinin sebebi hakkında muhtelif rivâyetler vardır. Bu rivâyetlerden birisini cenâb-ı Pîr efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 43. faslında şöylece beyân buyururlar: "İbrâhim Edhem (k.s.) pâdişahlık zamânında ava gitmiş idi. Bir âhûnun arkasından askerinden tamâmıyla ayrılıp uzak düşünceye kadar koştu, ter içine battı. Hâlâ o beyâbanda ta'kîb ederdi. Ta'kib hadden aştı. Âhû söze gelip yüzünü arkasına çevirerek dedi: ما خلقت لهذا Ya'ni, "Seni bunun için yaratmadılar ve beni avlamak için getirmediler. Haydi beni sayd ettin farz et, acabâ ne hâsıl olur?" İbrâhim (k.s.) bunu işitince bir na'ra vurup kendini atından aşağıya attı. Sahrâda çobandan gayrı hiçbir kimse yok idi. Murassa' olan libâs-ı şâhânesini ve silâh ve atını çobana verip, onun arkasına giydiği abâyı kendisine vermesini ve bu hâli hiç kimseye söylememesini ve kimseye ahvâlinden nişân vermemesini ricâ etti; ve o abâyı giyip yola çıktı. Sen şimdi onun garazına bak ki, ne idi, Hakk'ın maksûdu ne idi. O âhûyu sayd etmek diledi, Hak Teâlâ ise onu âhû ile sayd etti. Tâ ki bu âlemde Hakk'ın murâdı vâki' olur idiğini bilesin!" Ve bu rivâyet Nefehâtü'l-Üns'de de Mevlânâ Câmî (k.s.) hazretleri tarafından böyle nakledilmişdir. Diğer bir rivâyetde dahi şöyledir:

"Cenâb-ı İbrâhim (k.s.) bir gece yatağında yatarken sarayın damı üzerinde birtakım adamların koşuştuğunu duyar. Onlara, "Orada ne işiniz var?" diye bağırır. Onlar da, "Deve kaybettik, arıyoruz!" derler. Hz. İbrâhim "Damda deve aramanın ne ma'nâsı vardır?" der. Onlar da cevâben "Ya kaba döşekler üstünde Hakk'ı aramanın ne ma'nâsı vardır?" derler. Cenâb-ı İbrâhim (k.s.) bu irşâd ve îkāzın te'sîriyle taht ü tâcını terk edip dervîş olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu vak'anın rü'yâda olduğuna işâret buyururlar. Dam üzerinde birtakım bekçilerin gece vakti deve aradıkları rivâyeti dahi bu cildin 728-832 beyitlerinde mezkûrdur.

3064. Şübhesiz zincirleri kopardı, memleketi birbirine vurdu ve na-pedîd oldu.

Hz. İbrâhim bin Edhem vâki' olan bu irşâd ve cezbe-i ilâhî te'sîriyle sıfât-ı nefsâniyye zincirlerini kopardı; ve saltanat ve memleket hırsını altüst etti ve erkân-ı devletin nazarından gāib oldu.

3065. O Hindistan'ı görmenin alâmeti olur ki, uykudan sıçrar ve deli olur.

Ya'ni, gaflet uykusundan uyanıp cismâniyet ve nefsâniyet sahasından sıçramak ve kuyûd-i tabîiyye ile muhât olan tavr-ı aklın hâricine çıkmak, rûh filinin hakikat Hindistan'ını görmesinin alâmetidir. Böyle bir kimseye ehl-i dünyâ "deli" derler; ve bunlar dahi ehl-i dünyâya "deli" derler.

3066. Nitekim Peygamber nûrdan söyledi ki, onun nişanı sadırlarda olur.

Ya'ni, Peygamber (a.s.v.) Efendimiz, kalbe vârid olan nûr-i cezbe-i ilâhîden bahs edip buyurdu ki: “O nûr-i cezbenin nişanı sadırlarda olur; ve o nişân ve alâmet de budur":

3067. "Ki, gurûr evinden uzaklık getirir, sürûr evi için de rücû' getirir."

“Tecâfi”, uzaklık demekdir. “Gurûr evi”nden murâd, dünyâdır. “Sürûr evi”nden murâd, âhiretdir. “Ez dârü’s-sürûr” daki “ez”, ta’lîl içindir, “dâr-ı sürûr için” demek olur. Bu iki beyt-i şerîfde şu hadîs-i Nebevîye işâret buyurulur.

اذا دخل النور فى القلب انشرح و انفسح قالوا وما علامة ذلك يا رسول الله قال عليه السلام .Ya’ni, “Kalbe nûr dâhil olduğu vakit, açılıp genişler.” Dediler ki: “Yâ Resûlallah! Bunun alâmeti nedir?” (Aleyhisselâm) Efendimiz buyurdular ki: “Dünyâdan uzaklaşır ve âhirete döner ve nüzûlünden evvel ölüm için hazırlanır!” “Ez dârü’s-sürûr”daki “ez”, ta’lîl için olmayıp “intizâ’” için olursa, beyt-i şerîfde şu hadîse de işâret buyurulmuş olur.

الدنيا حرام على اهل الآخرة والآخرة حرام على اهل الدنيا وهما حرامان على اهل الله Ya’ni, “Dünyâ âhiret ehline haramdır ve âhiret, dünyâ ehline haramdır ve her ikisi de ehlullâha haramdır.” Binâenaleyh, bu sûretde beytin hülâsa-i ma’nâsı böyle olur: “Kalbine nûr dâhil olan kimse dünyâdan uzaklaşır ve hem de âhiretden rücû’ eder. Maksûdu ancak Hakk’ın zât-ı celîli olur.”

3068. Bu hadis-i Mustafa'nın şerhi için, ey yâr-ı safâ, bir hikâye dinle!

Ya’ni, yukarıda zikr olunan التجافى عن دار الغرور hadîs-i şerîfinin şerhine dâir olan âtîdeki hikâyeyi dinle, ey safvet-i kalbiyye sahibi olan dostum! ve kesriyle ["iksûn"], pek kıymetli siyah bir kumaşın ismidir ki, en kıymetli kadifedir. وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا (Meryem, 19/12) ["Biz ona çocuk olduğu halde hikmet verdik"] âyet-i kerîmesi sûre-i Meryem'dedir. Ya'ni, "Bu kıssa kendisine hakîkat âleminin pâdişahlığı teveccüh eden bir pâdişah oğlunun hikâyesidir ki, onun nazarında kıyamet koptu ve keserât-ı taayyünât zâil olup, kıyamet-i kübrâda âmmeye şâmil olan يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ (Abese, 80/34-36) ["O gün kişi kardeşinden ve anasından ve babasından ve refikinden ve evlâdından kaçar"] âyet-i kerîmesindeki hâl, bu dünyâda onun vaktinin nakdi oldu. Bu çocuk tabîatlı olan dünyâ pâdişahlarının pâdişahlıkları toprak yığınlarının pâdişahlıklarıdır ki, bu pâdişahlıkların adına "kale zabt edicilik" derler. Bu çocuk tabîatlılardan birisi diğerine gâlib geldiği vakit "ka-le" ta'bîr olunan o toprak yığınının üstüne gelir, "Bu kale benimdir!" diye öğünür ve iftihâr eder. Diğer çocuk tabîatlı olan hükümdarlar da ona hased ve gıbta ederler. Çünkü hadîs-i şerîfde التُّرَابُ رَبِيعُ الصِّبْيَانِ ["Toprak çocukların baharıdır"] buyurulmuşdur. Bu çocuklar bir kum ve toprak yığını gördükleri vakit hemen kemâl-i şevk ve şâdî ile bu yığının üstüne hücûm edip oynarlar. Ve çocuk tabîatlı pâdişahların hâli de böyledir. O pâdişâh oğlu, vaktâki toprakdan peydâ olan bu kesîf taayyünât-ı dünyeviyyenin kaydından ve alâkasından kurtuldu, onların bu menşeine nazar edip dedi ki: "Ben bu renk-li topraklara ve bu taayyünât ve keserât-ı dünyeviyyeye ancak, "Süflî top-rak!" derim. Bir toprağın taayyünât-ı muhtelifesine aldanıp kimine "Altın!" ve kimine "Atlas!" ve kimine "Siyah kadife kumaş!" demem. Ben pâdişahların giyinip iftihâr ettikleri bu kıymetli kadife kumaşın muhabbetinden ve alâkasından kurtuldum; ve bu keserât bağlarını koparıp, vahdet tarafına sıçradım. Benim bu hâlim şâyân-ı taaccüb değildir. Zîrâ Hak Teâlâ hazretleri Yahyâ (a.s.)a daha çocuk iken hikmet verdiğini وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا (Meryem, 19/12) ["Biz ona çocuk olduğu halde hikmet verdik"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurmuşdur. Ve Hakk'ın inâyet-i irşadı kullarının yaşına ve senelerin mürûruna tâbi' değildir. Hak Teâlâ bir şeyin olmasını irâde buyurduğu vakit, "Kün!" ya'ni, "Ol!" der, o şey dahi "fe-yekûn", ya'ni, "derhâl olur". Binâenaleyh bu كُنْ فَيَكُونُ (Yâsîn, 36/82) ["Ol!" der, hemen olur"] düstûrunun ve kāidesinin kudreti ve kuvveti karşısında hiçbir kimse kābiliyet sözünü söyleyemez. Zîrâ kābiliyet ve isti'dâd ancak Hakk'ın ma'lûmudur. Sûret-i zâhirede bizim kābiliyetsiz ve isti'dâdsız gördüğümüz bir kimse, Hak indinde kābiliyetli ve müstaid olur. Bu cehil sebebiyle kulların kābiliyetden bahsetmesi doğru değildir."

3069. Bir padişahın zahirî ve bâtınî hünerden müzeyyen olan bir yiğit oğlu var idi.

3070. O rü'yâ gördü ki, o oğlan ansızın öldü. Alemin sâfîsi o şahın üzerine tortu oldu.

Şâh rü'yâsında bir tâne olan oğlunun ansızın öldüğünü gördü. Dünyânın kederden saf ve süzülmüş olan huzûzâtı o şâh üzerine gam ve keder sebebiyle tortu oldu ve bulandı.

3071. Ateşin harâretinden onun tulumu kuru oldu. Öyle ki ateşin harâretinden onun yaşı kalmadı.

“Tulum”dan murâd, “cisim”; “ateş”den murâd, “kalbe ârız olan şiddetli keder”dir. Ya'ni, “Oğlunun vefâtı üzerine kalbine ârız olan şiddetli keder ateşinin harâretinden cisminin rutûbeti kalmadı ve kurudu; ve o derece kurudu ki, o keder ateşinin harâretinden gözünün yaşı da kalmadı.” Ma'lûmdur ki şiddetli korkudan ve kederden insanın ağzında tükrüğü kurur ve yutkunmak için suya muhtâç olur.

3072. Şah dûd ve derdden öyle dolu oldu ki, ona âh yol bulamadı.

Şah bu rü'yâ sebebiyle gam ve elemden öyle doldu ki, geniş nefes almaya mecâli kalmadı. Ve geniş ve serbest nefes ile telaffuzu mümkin olan “Âh!” kelime-i nidâiyesi bile şâhın sadrına yol bulamadı. Bu ta'bîrât şiddet-i gamdan nefes tutulmakdan kinâyedir.

3073. Ölmek istedi, onun kalbi bî-kâr oldu. Ömrü kalmış idi, şâh uyandı.

Cism-i berzahîsi ile gördüğü bu rü'yâ içinde ölmek istedi. Bu cism-i berzahînin te'sîri uykuda olan cism-i unsurîsine de te'sîr ederek faâliyetini bozdu. Fakat dünyâda yaşamak için ömrü kalmış idi, bu te'sîr ile uyandı. Ma'lumdur ki, cism-i berzahînin rü'yâdaki te'sîrâtı cism-i unsurîye de te'sîr eder. Meselâ bu cism-i berzahî rü'yâda ağlasa cism-i unsurînin gözünden yaşlar akar ve bu rü'yâ sâhibi zâhirde dahi ağlayarak uyanır. Binâenaleyh rü'yâ sâhibinin eceli gelmiş ise, cism-i berzahînin rü'yâda vâki' olan şiddet-i teessürü cism-i unsurînin rûh-i hayvânîsini kat' eder ve ölümüne sebeb olur. Şiddet-i meserret dahi şiddet-i keder gibi müessirdir.

3074. Uyanıklıkdan ona ziyade şîdîlik geldi ki kendi ömründe görmemiş idi.

Şâh bu korkunç rü'yâdan uyandığı vakit, o derece sevindi ki, müddet-i ömründe hiç böyle bir meserret görmemiş idi.

3075. Zîra şâdîlikden dahi fânî olmak istedi; binâenaleyh, bu can ve beden mutavvak geldi.

"Şâh uykudan uyanınca öyle bir seviniş sevindi ki, az kaldı bu şiddet-i meserretden dahi fânî olacak ve ölecekti. Binâenaleyh, bu cism-i berzahî ile cism-i unsurî teessür cihetinden birbirine halkalanmış olarak geldi."

"Can"dan murâd, "ruhâniyet gälib olan cism-i berzahî" ve "beden"den murâd dahi, "cism-i unsurî"dir. Zîrâ cism-i berzahî rü'yâda şiddet-i gamdan ve cism-i unsurî dahi uyanıklıkda şiddet-i meserretden ölüm hâli geçirdiler. Ve insanın varlığının bu yönüne bu can ve bedenin iki muhtelif ve zıt teessürâtı gerdanlık gibi geçti.

3076. Bu çerâğ gam deminden söner, şâdîlik deminden de söner. İşte acib oyun!

"Çerâğ"dan murâd, "rûh-i hayvânî"dir. "Dem", burada "efsûn ve hîle" ma'nâsınadır. "Înet", burada "zehî" ma'nâsında kelime-i taaccübdür. “Lâğ", "oyun ve hezl ve zarâfet" ma'nâsınadır; burada "oyun" ma'nâsı münasibdir. Zîrâ âyet-i kerîmede إِنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعَبْ وَلَهُوٌ (Muhammed, 47/36) buyurulur. Ya'ni, "Hayât-ı dünyâ ancak oyun ve lehvdir" demekdir. "Mürden", ateş ve çerağ ve mum hakkında "sönmek" demekdir. Ya'ni, "Bu rûh-i hayvânî lambası gam efsûnundan söner ve meserret efsûnundan dahi söner; ve bu efsûnu okuyan dahi dünyâ acûzesidir. İnsanın varlığı üzerinde işte acîb bir oyun!"

3177. O bu iki ölüm ortasında diridir; bu mutavvak şekil gülme yeridir.

O insan ifrât-ı gam ve ifrât-ı meserret yüzünden vâki' olan iki ölüm arasında yaşamaktadır. Bu iki hâl insanın varlığının boynuna geçen halkalar ve gerdanlıklardır. Helâki mûcib olan fart-1 gam halkasından kaçıp, yine helâki mûcib olan fart-1 meserret halkasına ilticâ etmesi, bir şekl-i mutavvak olur ki, bu da gülünecek bir haldir.

3078. Şah kendi kendine dedi: "Sevincin sebebi, Rabb'in tesbibinden öyle gam idi."

Şâh uyanıp mesrûr olduğunu görünce, kendi kendine dedi ki: "Benim bu sevincimin sebebi, rü'yâmda Rabbü'l-âlemîn hazretlerinin bana oğlumun öldüğünü göstermesi sebebini halk buyurması idi ki, o sebeb-i gam bu şâdînin ve sevincin sebebi oldu."

3079. Ey aceb, bir şey bir cihetden ölüm, ve o diğer bir cihetden ihyâ ve bergdir.

"Berg", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır; burada "kuvvet ve kudret" ma'nâsınadır. Ya'ni, "Taaccüb olunacak bir hâldir ki, bir ölüm hâlini görmek, rü'yâ cihetinden ölüm ve uyanıklık cihetinden dirilmek ve kuvvet iktisâb ettirmek olur." Zîrâ gamın sebebi rü'yâda ölüm hâlinin vukū'unu görmek idi; ve şâdînin sebebi de uyanıklıkda ölüm hâlinin adem-i vukü'unu görmek idi. Bir şeyin sübûtu sebeb-i gam ve intifâsı sebeb-i şâdî oldu. Şu halde bir şeyin isbât ve nefyi gerek şahs-ı vâhid hakkında ve gerek eşhâs-ı müteaddide hakkında gam ve şâdînin sebeb-i tahaddüsü oldu. Fakat bu nefy ve isbâtın sebeb-i gam ve şâdî olması nisbet dâiresinde vâki' olur. Zîrâ ba'zen bir şeyin nefy ve isbâtı bir şahsın gamını ve diğer şahsın meserretini mûcib olur. Meselâ bir şahıs iki şahısdan birisinin dostu ve diğerinin düşmanı olur. O sahsın ölüm haberi dostu mağmûm ve düşmanı mesrûr eder; ve bu haberin yanlış olup zıddı zâhir olunca dostu mesrûr ve düşmanı mağmûm olur; ve kezâ yaza nisbetle kürk menfür ve kışa nisbetle kürk makbûl olur. Velhâsıl, şey-i vâhidin şahs-ı vâhid hakkında hem sebeb-i helâk ve hem de sebeb-i hayât olması zamâna ve mekâna ve mevtına ve ahvâle nisbetledir. Ve kezâ ulûhiyet bir ma'nâdır; onun nefyi helâk-i mâ'nevîyi ve isbâtı da hayât-ı mâ'nevîyi mûcibdir.

3080. O bir o hâle nisbetle helâkdir ve yine o diğer tarafa da imtisakdir.

[3096] Bir ma'nâ ve bir hâl, bir hâle nisbetle sebeb-i helâkdir; ve yine o ma'nâ ve o hâl diğer bir tarafa nisbetle de helâkden imtisâk ve hıfzdır.

3081. O biri o hâle nisbetle azabdır. Diğer tarafa sâfî ve tatlı sudur.

Birinci mısra'daki "azâb", işkence ma'nâsına olan ma'rûf azâbdır ve ay- nın fethi iledir. İkinci mısra'daki "izâb", "tatlı" ma'nâsına olan "azb"in cem'idir ki, müfred makamında isti'mâl buyurulmuşdur. Nitekim "tatlı su" ma'nâsında "mâ-i azb" ve "mâ-i izâb" ta'bîrini kullanırlar. Meselâ bir su, hastaya nisbetle azâb ve işkence ve sıhhatde olup, susamış olan kimseye de bal gibi tatlıdır.

3082. Tenin şâdîliği dünyaya mensub olan tarafa kemaldir; akıbet günü tara- fına naks ve zevâldir.

"Cismin sürûru ve şenliği dünyâ tarafına mensûb olan hayvanlığa nisbet hoşdur ve kemâldir. Zîrâ nefs-i hayvânî hiçbir şeyin sonunu düşünmez. "Bir günün beyliği beylikdir!" deyip hâl-i hâzırdaki hazzın ve zevkin meclûbudur. Fakat yine bu cismin sürûru ve şâdîliği âkıbet gününe nisbetle naks ve zevâl- dir." Zîrâ hadîs-i şerifde الدنيا كحلم النائم ya'ni, "Dünyâ uyuyan kimsenin rü'yâ- sı gibidir" buyurulmuş الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا ya'ni, "Nâs uykudadırlar, öldük- leri vakit uyanırlar" hadis-i şerîfiyle de dünyanın uyku ve âhiretin uyanıklık hâli olduğu gösterilmişdir. Binâenaleyh, bu dünyanın zevki âhiretin elemi ve elemi de âhiretin zevkidir. Nitekim âyet-i kerîmede إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرَحِينَ (Kasas, 28/76) ya'ni, "Allah Teâlâ ferahlananları sevmez" buyurulur.

3083. Ta'bîr-hân olan kimse rü'yâdaki gülmeyi, teessüfler ve kederler ile ağla- ma, der.

3084. Ey rahat sahibi! Rüyada olan ağlamaya, ta'bîrde ferah ve şâdî vardır.

“Ta'bîr-hân”, rü'yâ ta'bir eden kimse ki, "muabbir" derler. Ya'ni, "Nitekim muabbir olan kimse rü'yâyı tersine ta'bîr edip, "Rü'yâdaki gülme, uyanıklık hâlinde teessüfler ve kederler ile ağlama vaki' olacakdır" der.

"Merah", şiddet-i ferah ve neşât ve kendini beğenmek ma'nâlarına gelir. Burada birinci ma'nâyadır. Rü'yâda ağlayan kimse uyanıklıkda ferahlanacağı için "Ey sâhibi merah!" diye hitâb buyurulmuşdur.

3085. Şah düşündü ki, bu gam muhakkak geçti. Fakat can bu cinsten kötü zanlı oldu.

Rü'yâsında oğlunu ölmüş gören şâh düşündü ki, "Bu rü'yâdaki gam muhakkak geçti. Fakat, canım bu cins rü'yâdan oğlumun hayâtı hakkında sû-i zanna düştü. Korkarım ki, bu rü'yânın eseri zâhirde de vâki' olmasın!"

3086. "Ve eğer böyle bir diken ayağa erişirse ki, gül gider. Bana bir yadigar gerekdir."

"Ve eğer böyle oğlumun ölümü dikeni benim canımın ayağına batarsa ki, bu dikenin batmasıyla gülistân-ı hayatımın gülü solup gider, binâenaleyh, onun yerine bana bir yâdigâr lâzım olur."

3087. "Olmaya ki bundan bir çeşm-i zahm erişsin. Eğer o giderse, bana bir yadigar gerekdir.

"Çeşm-i zahm", âzar ve noksanîdir ki, Arablar "aynü'l-lâme" derler. Türkçe "nazar değmek" ta'bir olunur. Ya'ni, "Olmaya ki bu rü'yâdan oğluma bir âzar ve noksan erişsin. Eğer o böyle ziyâna uğrayıp giderse, onun yerine bana bir yâdigâr lâzımdır."

3088. "Mâdemki fenâ için sebeb müntehâsız oldu, binâenaleyh biz hangi yolu bağlayalım?"

Mâdemki ölümün ve fenânın esbâbına nihâyet yokdur, binâenaleyh biz insana müteveccih olan bu nihâyetsiz ölüm sebeblerinin yollarını nasıl bağlayabiliriz ve hangi yolu kapayabiliriz?

3089. Sokucu ölüm tarafına yüz pencere ve kapı açılmak vaktinde gıcır gıcır ediyor.

“Ledîğ”, “ledğ” masdarından sıfat-ı müşebbehe olup, “sokucu” ma'nâsınadır. “Jîğ jîğ", kapı açılırken çıkan ses ki, "gıcırtı" denir. Ya'ni, “Sokucu ve elem verici olan ölüm tarafına hastalıkların ve türlü türlü kazaların pencere ve kapıları açılmak esnasında gıcır gıcır eder; ve ölümün o kapılardan ve pencerelerden geldiği anlaşılır.”

3090. O ölüm kapılarının acı gıcırtısını, harîsin kulağı hırs-ı bergden nâşî işit- [3104] mez.

“Berg”, burada mühimmat ve levâzımât-ı dünyeviyye ma'nâsınadır. Ya'ni, “Harisin kulağı mühimmât ve levâzımât-ı dünyeviyye hırsından dolayı ölüm kapılarının acı gıcırtılarını işitmez.” Bu kapı gıcırtılarından birisi de saçların ve sakalların ağarmasıdır. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) Risâletpenâh (s.a.v.) Efendimiz'e عظنى يا رسول الله Ya'ni “Yâ Resûlallah! Bana va'z ü nasihat buyur” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz dahi, كفى بالموت واعظا يا عمر ya'ni, “Yâ Ömer, vâiz olarak sana ölüm yeter!” buyurdu. Cenâb-ı Ömer kapısına bir adam ta'yîn etti. Her gün yüksek sadâ ile kendisine bu hadis-i şerîfi ihtâr ederlerdi. Vaktâki saçına ve sakalına ak düştü, münâdîye izin verip, “Artık hâcet kalmadı. Saçım sakalım dahi bana ölümü ihtâr etmektedir” buyurdu. Ve Cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: موی سیه کردی سفید جاسوس مرگ آمد بدید گشت زدنیا نا امید ای دل دمی بیدار شو “Kara saçı beyaz yaptın, ölüm câsusu zâhir oldu. Dünyadan nâ-ümîd oldun, ey gönül bir dem uyan!”

3091. Ten tarafından olan derdler kapının sesidir. Hasımlar tarafından olan cefâ da kapının sesidir.

Cisim tarafından zâhir olan ağrılar ve hastalıklar ölüm kapısının açılmasının sesidir; ve kezâ senin canının hasmı olan kimselerin sana yaptığı ezâ ve cefâ dahi yine o kapının sesi ve gıcırtısıdır."

3092. Ey cân ü ser! Bir dem tıbbın fihristini oku! Parlayan akılların ateşine nazar et!

“Cân ü ser”, sâmi'lere hitâbdır. "Ey" harf-i nidâsı mahzûfdur. Ya'ni, "Ey sözü müdrik olan rûh ve dimâğ" demek olur. "Mültehib", "parlayan ve alev saçan." Ya'ni, "Ey sözü müdrik olan can ve baş sahibi kimse! Bir dem tıb kitâblarının fihristini oku da, cism-i insânîde parlayan ve alev saçan hastalıkları gör ve onların ateşine nazar et!" Hind nüshalarında “cân ü ser" yerine "ey püser" vâki' olmuşdur.

3093. Agah ol, git tıb kitabını oku! Tâ ki kumlar sayısınca marazlar göresin.

3094. Bütün o kahbelerden bu eve yol vardır; her yer iki adımda akreblerden dolu kuyu vardır.

"Gar", Fârisî'de kahpe ve fahişe demekdir. Hastalıklar "fahişe"ye teşbíh buyurulmuşdur. Vech-i şebeh budur ki, fahişeler bir eve girmeye yol bulurlarsa o ev halkını ifsâd ederler. Hastalıklar da cisim evine girdiği vakit o cismi ifsâd ederler. Ya'ni, "Her biri bir fahişe mesâbesinde olan bütün o marazlardan bu vücûd-i beşer hânesine yol vardır. Bu hayât-ı dünyevînin her bir iki adımında akreblere müşâbih olan mikroplarla dolu kuyu vardır. Nitekim bu mikroplara III. cildin 26 numarasına müsâdif olan, ["Zerreler gördüm ağızları hep açık; eğer onların yemeğini söylersem uzun olur"] beyt-i şerîfinde işâret buyurulmuş idi.

3095. "Rüzgâr sertdir ve benim çerağım bir ebterdir; ondan diğer bir çerâğ tutturayım!"

Bu beyt-i şerîf şâhın lisânındandır. “Kazâ-yı ilâhî rüzgârı sertdir ve benim çerâğım ve mumum ise sonsuz ve devamsızdır. Onu bu rüzgâr söndürmezden evvel ondan diğer bir çerağ yakayım!" "Ebter", lügatde kuyruğu kesik hayvan ve sonunda oğlu ve kızı olmayan insan ve öldükden sonra adı yâd olunacak hayrı ve ihsânı olmayan kimse ma'nâsınadır. Burada ikinci ve üçüncü ma'nâlar münasibdir. "Diğer bir çerağ yakmak"dan murâd, şâhın oğlunun zürriyetidir.

3096. Tâ ola ki, her ikiden birisi kâfî ola! Eğer rüzgâr ile o bir çerağ yerinden giderse.

"Eğer kazâ-yı ilâhî ile gelecek olan ölüm rüzgârı, biri oğluma ve diğeri oğlumun oğlundan âriyet olan iki çerâğdan birini söndürürse, belki birisi kalır." Hind nüshalarında "kâfi" yerine "vâfi" muharrerdir.

3097. Arif gibi ki, nâkıs çerâğ olan tenden, ferağ için gönül şem'ini parlattı.

Bu beyt-i şerîf Cenâb-ı Pîr tarafındandır. Ya'ni, "Şahın maksadı zâhirde ârifin kasdına benzedi. Zîrâ ârif, nâkıs ve zevâle mahkûm olan cisim çerâğından ferâğat için gönül şem'ini yaktı ve fânî olan rûh-i hayvânîye karşı lâkayd kalıp bâkî olan rûh-i insânîyi nûr-i maârif ile parlattı."

3098. Tâ ki bir gün bu ansızın sönerse, o kendi gözünün önüne can şem'ini koya!

Tâ ki bir gün bu rûh-i hayvânî çerâğı ölüm sebebiyle ansızın sönerse, o ârif kendi cism-i berzahîsinin gözü önüne parıl parıl parlayan rûh-i insânî şem'ini koya!

3099. O bunu fehm etmedi; binaenaleyh "garer" cihetinden fânî olan şem'ini diğer fânîye verdi.

"Garer", lügatde mestûrü'l-âkıbe olan ve sonu ma'lûm olmayan demekdir; ve fıkıh ıstılâhında, denizdeki balığın ve havadaki kuşun bey'i gibi bey-i gāib ma'nâsınadır. Ya'ni, "Halbuki o zavallı şâh, ârifler gibi sönecek bir çerâğın yerine diğer bir çerâğ yakma lüzûmunu idrâk etti ise de, yakılacak çerağın nev'ini ta'yîn edemedi; ve onların çerâğ yakmak hususundaki kasdlarının bâtınını anlayamadı. Binâenaleyh, fânî ve âkıbeti meçhûl olan oğlunun yerine, yine fânî ve âkıbeti meçhûl olan onun oğlunu ikāme etmeye kasd etti."