İnkıtâ'-i nesil korkusundan nâşi pâdişahın kendi oğluna gelin getirmesi
36. bölüm / 48 · 979 kelime · ~5 dk okuma
3100. Böyle olunca onun için bir gelin istemek lâzım, tâ ki bu tezevvücden [3113] onun nesli görünsün!
Pâdişâh kendi kendine dedi ki: "Mâdemki oğlumun âkıbeti meçhûldür, ona bir gelin alıp evlendirmek lâzımdır, tâ ki bu tezevvücden onun nesli bu âlemde görülsün." Hind nüshalarında "tâ nümâyed" yerine "tâ bemând" vâ-ki'dir. "Tâ ki, bu tezevvücden onun nesli kalsın!" demek olur.
3101. "Eğer bu doğan fenâ tarafına giderse dahi, onun yavrusu doğandan sonra doğan olur."
Birinci mısrânın nihayetindeki “bâz", "dahi" ma'nâsına olan edatdır. İkinci mısrâ'ın nihâyetindeki "bâz"ların ikisi de "doğan kuşu" demekdir. ز بعد باز terkîb-i izâfidir. Ya'ni, "Doğan kuşu gibi olan benim oğlum, ölüm sebebiyle fenâ tarafına giderse dahi, onun yavrusu bu doğan gibi olan oğlumdan sonra büyüyüp doğan olur."
3102. "Bu doğanın sûreti eğer buradan giderse, onun ma'nâsı veledde bâkî olur."
Ya'ni, "Bu doğan mesâbesinde olan oğlumun sûreti ölüm sebebiyle bu dünyâ yüzünden gâib olup giderse onun ma'nâsı ve bâtını kendi oğlunda bâ-kî kalır."
3103. O nebîh olan şâh ki, Mustafa'dır. Bunun için الولد سر أبيه "Çocuk babasının sırrıdır") buyurdu.
"Nebîh", uyanıklık ve şân ve şeref ve şöhret ma'nâsına olan "nebâhet"den sıfat-ı müşebbehedir; "âgâh ve uyanık ve şerîf ve meşhûr" demek olur. الولد سر أبيه Ya'ni "Çocuk babasının sırrıdır" hadîs-i şerîfdir. Ya'ni "Oğul, babanın ma'nâsı ve bâtını olduğu için her şeyin hakikatinden haberdâr ve âgâh olan şâh ki, Mustafa (a.s.v.)dır, “Çocuk babasının sırrıdır" buyurdu.
Ma'lûm olsun ki, bu hadîs-i şerîfin tefsîri hususunda ulemânın muhtelif akvâli vardır. Burada onların zikri uzundur. En musîbi budur ki: "Çocuğun hayâtı babasının vücûdundan tekevvün eder. Zîrâ, fennen sâbitdir ki, nutfede bir takım huveynât vardır. Çocuğun aslı bu hayvancıklardan birisidir. Ana rahminde tıbben ma'lûm olan birtakım istihâlâtı geçirip insan yavrusu şeklini iktisâb eder. Çocuk insâniyetde babasının misli ve nazîridir; ve kable'z-zuhûr babasının vücudunda mahfi olup onun bâtını ve sırrıdır. Bu nutfe ana rahmine dökülürken kadının nazarı ve erkeğin tahayyülâtı çocuğun hilkati üzerinde müessirdir. Nitekim Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî efendimiz Fütûhât-ı Mekkiyye'lerinin 188. bâbında şöyle buyururlar: "Inde'l-cimâ' kadın bir sûrete nazar ettikde veyâhud inde'l-vikā' ve'l-inzâl erkek bir sûreti tahayyül eyledikde çocuk tahayyül olunan sûretin hulku üzerine olur. Bunun için hükemâ inde'l-cimâ' erkek ile kadın o sûrete nazar etmek üzere, emâkinde ekâbir-i hükemâdan fuzalânın sûretlerini tasvîr ile emrederler. Zîrâ hayâlde müntabi' olan şey tabiatda te'sîr eder. İmdi o sûret üzerine olan bu kuvve-i hayâliyye sudan tekevvün eden veledde zâhir olur ve bu, ilm-i tabiatda bir sırr-ı acibdir."
3104. Bu ma'na için bütün halk, fart-ı muhabbetlerinden nâşî çocuklara san'atlarını öğretirler.
"Şeğaf", lügatde "gışâ-yı kalbe vurmak ve dokunmak" ma'nâsınadır. "Aşk ve muhabbet istîlâ ederek kalbi üstünden bürümek" ma'nâsında kullanılır ki, fart-ı muhabbetden kinâyedir. "Hiref", "sanat" ma'nâsına olan "hir- fet"in cem'idir. Ya'ni, "Çocuk babasının sırrı olduğu ma'nâsından dolayı bü- tün halk, fart-ı muhabbetlerinden kendi sırları olan çocuklara bildikleri her şe- yi ve san'atlarını öğretirler; ve hiç kimseye öğretmek istemedikleri ma'rifeti çocuklarına ibzâl ederler."
3105. Ta ki onların o kalıbı nihan olduğu vakit, o ma'nâlar cihanda kalsın!
Tâ ki babaların o cism-i unsurileri ölüm sebebiyle toprak altında inhilâl edip gözlerden nihan olduğu vakit, kendilerinde olan ma'nâlar, oğullarına in- tikāl etmek sûretiyle cihânda müteselsilen bâkî kalsın!
3106. Her müstaid olan sagîrin rüşdü için Hak hikmetle onların hırsına cidd vermişdir.
Her isti'dâdı olan çocuğun doğru yola gitmesi için Hak Teâlâ hikmeti se- bebiyle babaların o çocuklara ta'lîm hırsına cidd vermişdir. Bu hırslarının tat- mîni için son dercede sa'y ederler.
3107. "Ben dahi kendi neslimin devamı için kendi oğluma güzel mezhebli eş isterim."
3108. "Bir salihin neslinden bir kız isterim. Bir talıh olan azîm padişahın neslinden değil!"
"Tâlıh", fenâ ve fâsık kimse; "pâdişâhî"deki "yâ" yâ-i ta'zîmdir. Ya'ni, "Ben alacağım kızı iyi bir adamın neslinden intihâb etmek isterim. Kuvvet-i zâhire sahibi ve fakat fenâ ve fâsık olan bir pâdişâhın kızını oğluma almak istemem!"
3109. Şah muhakkak bu salihdir, âzâde odur. Fercin ve boğazın esîri değildir.
"Ferc", hem erkeğin ve hem de kadının âlet-i tenâsülüne derler. Ya'ni, "Asıl şâh bu sâlih olan kimsedir. Böyle bir kimse nefsinin bağlarından kurtu- lup hür olmuşdur. Kendi âlet-i tenâsülünün ve boğazının esîri değildir." Zîrâ zevk-i tenâsül ve taâm kişinin en büyük bağlarındandır. Her bir fenâlık bu zevklerin istihsâli ve maksadıyla irtikâb olunur.
3110. O zencinin adı aksine "Kâfûr" olduğu gibi, esirlere "şâh" lakabını yap- [3123] tılar.
"Halk, lakabı ve ismi ters koyarlar. Meselâ kapkara olan bir zenci köleye bembeyaz olan "Kâfûr" ismini takarlar. Bunun gibi sıfât-ı nefsâniyyesinin esîri olan adamlar da aksine hürriyet tasavvur edip "şâh" lakabını verirler."
3111. "Hunhar" olan badiyenin adı “mefâze" oldu. Avâm o "pis"e "nik-baht" derler.
"Pîs", "baras" dedikleri bir illetin ismidir ki, cisim bu illet sebebiyle alaca bir hâle gelir; ve hasîs ve rezîl adamdan kinâye olarak kullanılır. Murdar ma'nâsında Türkçe'ye nakledilmişdir (Burhân).
"Mefâze", necât mahalli demekdir. Ya'ni, "Mefâze, necât mahalli demek olduğu halde halk, insanların ölümlerine sebeb olan korkunç sahrâya tersine olarak bu ismi koydular. Bunun gibi avâm dahi o hasîs ve rezîl olan kimseye iyi tali'li ve sahib-i devlet derler."
3112. Şehvetin ve gazabın ve emelin esîrine "Bey" yahud "Sadr-ı ecell" yazmışdır.
Avâm nefsinin kötü sıfatlarına esîr olan bir kimseye hitâben yazdığı arîzada "Bey" yâhud "Sadr-ı a'zâm” lakablarını kullanır. Bunlar ise onun hâline nisbetle ters şeylerdir." "Sadr"ın müteaddid ma'nâları vardır. Burada, "bey, büyük rütbe ve mansıbı hâiz olan kimse" demekdir.
3113. O ecelin esîrlerine avâm beldelerde "ecell olan beyler" nâmını verdi.
Velhâsıl hakikat-i hâlden gāfil ve zevâhire nâzır olan avâm, o ecelin ve ölümün esîrlerine, şehirlerde tersine olarak "âlî beyler" nâmını verdi.
3114. Ona "sadr" ta'bîr ederler ki, saff-i niâlde, ya'ni câh ve malda onun canı süflîdir.
"Saff-ı niâl", ayakkabı çıkardıkları yerdir ki, "kapı önü" demekdir; "câh" mansıb-ı dünyevî ve “câh ü mâl", saff-ı niâlin tefsîridir. Ya'ni, "Halk öyle bir kimseye büyük mansıb sahibi ta'bîr ederler ki, o kimsenin hayâtı âlem-i ma'nâya ve hakîkate nisbetle pâbuşluk ve kapı dibi mesâbesinde olan câh ve malda bağlanıp süflî bir hâle gelmişdir." Hind nüshalarında جان او پستست yerine جان اوبسته است vaki'dir. "Onun canı saff-ı niâlde bağlanmışdır" demek olur.
"Ehl-i perde"den murâd, sarayın muhadderâtı olan kadınlardır.