Pâdişâhın oğlu için fakîr bir zâhidin kızını intihâb etmesi ve ehl-i perdenin i'tirâzı ve onların fakîre ittisâlden arlanması
37. bölüm / 48 · 1397 kelime · ~7 dk okuma
3115. Vaktaki şah bir zâhid ile karâbet ihtiyâr etti, bu haber hâtunların kulağına erişti.
"Şâhın oğluna fakîr bir zâhidin kızını alacağı haberini sarayın kadınları duydu." "Hâtûn", Türkçe'de kibar kadınlara verilen elkābdır. "Kadın" kelimesi bundan muharrefdir.
3116. Şehzâdenin anası aklının eksikliğinden nâşî dedi: "Akılda ve nakilde küfviyyet şartdır!"
"Küfviyyet", "kefâet", hasebde ve nesebde ve mâl ve câhda ve bilcümle umûrda müsâvât demekdir. "Nakil"den murâd, ahkâm-ı fıkhiyyedir. Zîrâ ahkâm-ı fıkhiyyede "kefâet", akd-i nikâhın şartındandır. Eğer küfviyet olmaksızın nikâh akd edilmiş olsa münâkihlerden birinin velîsi hâkime mürâcaatla nikâhı fesh ettirebilir. Çünkü aralarında küfviyet bulunmayan zevc ve zevce arasında hüsn-i imtizâc olamayacağı aklen dahi sâbitdir; ve akl-ı maâşın hükmü budur. Fakat hakikate nâzır olan akl-ı maâd sahipleri indinde hükm-i kefâet başkadır. Onların nazarı hüsn-i ahlâkadır. Zâhirde kibâr ve büyük âileye mensûb ve servet ü sâmân sâhibi bulunan bir kimse tab'an denî ve rezîl olmak i'tibârıyle ahlâk-ı fâzıle sahibi olan bir fakîr ile müsâvî olamaz. Bu fakîrin seviyesi ondan yüksekdir. Ve mâlûmdur ki, akl-ı maâş, aklı maâda nisbeten nâkısdır. Çünkü akl-ı maâş her şeyin zâhirini görür, bâtınına nüfüz edemez. Akl-ı maâd ise her şeyin âkıbetini teemmül eder. İmdi kadınların nazarı zâhire ve âlâyiş-i dünyeviyyeye ma'tûf olduğundan akılları akl-ı maâşdır. Akılları bu mertebede olan erkekler dahi kadın hükmündedirler. Binâenaleyh bu gibiler nâkısü'l-akıldırlar. Şehzâdenin anası dahi söylediği sözleri bu nâkıs olan akl-ı maâş ölçüsü ile söyledi.
3117. Sen şuhh ve buhlden ve zekâvetden bizim oğlumuzu bir dilenciye akd etmek istersin!
"Şuhh", hırsa mukârin olan "buhl"; "buhl", nâkeslik edip imsâk etmekdir ki, keremin zıddıdır. "Dehâ”, zekâvet ve zarâfet demekdir ki, burada felsefe-i fikriyye ile vâki' olan zekâvet ve zarâfet murâd olunur. Ya'ni, "Şehzâdenin anası sözüne devam edip şâha dedi ki: "Sen hırsa mukârin olan buhlünden ve nâkeslik yüzünden malını imsâkinden ve birtakım felsefe-i fikriyye ile zarâfet göstererek bu buhlünü setr etmenden dolayı bizim oğlumuzu bir dilenciye bağlamak ve akd etmek istiyorsun!""
3118. Dedi: "Sâlihe dilenci demek hatâdır. Zîra Hakk'ın ihsanından kalbi zengindir."
Şâh zevcesine hitâben ve cevâben dedi: "Salâh-ı hâl sahibi olan bir kimseye dilenci demek hatâdır. Böyle bir kimsenin kalbi Hakk'ın ihsânından zengindir." Zîrâ zenginlik, mal çokluğu ile değildir. Meselâ yüz bin lirası olan kimse elli bin liraya avuç açan bir dilencidir. Fakat cebinde bir lirası olup, kâinâtın servet ü sâmânından müstağnî yaşayan bir kimse hakikatde zengin- dir. Nitekim hadîs-i şerîfde: لَيْسَ الْغِنَى عَنْ كَثْرَةِ الْعَرَضِ اِنَّمَا الْغِنَى غِنَى النَّفْسِ Ya'ni, "Zengin, eşyanın çokluğundan zengin değildir. Zengin ancak nefsi ve zâtı zengin olan kimsedir." Zîrâ mal çokluğundan olan zenginlik gınâ-yı ârızîdir ve kalb zenginliği gınâ-yı zâtîdir. Gınâ-yı ârızî, ma'rûz-i zevaldir. Gınâ-yı zâtî şahsın nefsinden aslâ münfekk değildir. İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz dahi nazmen şöyle buyururlar. "Her bir hırs sahibi fakirdir. Kanâat eden her bir kimse de zengindir."
3119. Takvadan dolayı kanâata kaçar; dilenci gibi alçaklıktan ve tembellikten değil.
"Tukā", perhîz etmek ve sakınmak ve korkmaktır; "kesel", tembellik ve gevşeklik; "leîmî", bahillik ve alçaklık demektir. Ya'ni, "Sâlih olan kimsenin fakrı kanâatindendir. Yoksa dilenciler gibi tabîat alçaklığı ve tembellik yüzünden değildir; ve kanâatı ihtiyâr etmesi de onun haramdan ve şübheli lokmadan perhîz etmesinden ve sakınmasındandır."
3120. Bir kıllet ki, o kanâattan ve takvâdandır, o alçakların fakr ve kılletinden ayrıdır.
"Kanâat ve perhîz etmek cinsinden olan fakr ve kıllet, o alçak ve tembel dilencilerin fakr ve kılletleri cinsinden değildir." Zîrâ o tembel dilencilerin iftikâr ve ihtiyacı halkadır. Fakat perhîz eden ve kanâatkâr olan fakirlerin iftikârı ve ihtiyacı, ancak Hakk'adır. Resûl-i Ekrem Efendimiz, اَلْفَقْرُ فَخْرِى ya'ni "Fakirlik benim fahrımdır" hadîs-i şerîflerinde iftihâr buyurdukları fakirlik ancak bu nevi' fakirlikdir. Yoksa halkın keselerine göz diken ve ashâb-ı sa'yin tufeylîsi olarak yaşayan tembellerin fakirliği iftihar olunacak bir şey değildir. Velhâsıl bu tâifenin fakr, وَاللَّهُ الْغَنِيُّ وَأَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ (Fâtır 35/15) ya'ni, "Allah Teâlâ zengindir ve siz ise Allah'a muhtaçlarsınız" âyet-i kerîmesinde beyan buyurulan fakrdır. Binâenaleyh böyle perhîzkâr ve kanâatkâr olan zevât-ı muhteremenin ellerine binlerce lira geçse aslâ saklamayıp derhâl erbâb-ı ihtiyaca dağıtırlar. Nitekim Ferîdun ibn Ahmed Sipehsâlâr (k.s.) yazdığı Menâkıb'da Cenâb-ı Pîr efendimizin fakrlarını şöyle tasvîr buyurur: Hz. Pîr efendimize selâtîn ve ümerâ esbâb-ı maîşet için birçok para gönderdikleri halde o hazret onları, ba'zan Şeyh Salahaddîn Zerkûb-i Konevî ve bâzan da Çelebi Hüsâmeddîn hazretlerinin evlerine gönderirler ve kendi hâne-i saâdetleri için bir pâre alıkoymaz idi. Ancak şiddet-i zarûret hâsıl olup da büyük mahdûmları Sultan Veled (k.s.) hazretleri ricâ ederse onlara cüz'î bir şey verirler idi. Evlerinde tekellüf ile yemek pişdiği gün ev halkına gücenirler ve yiyecek az olduğu gün onlara iltifat ederek, "Bugün bu ev sahiplerinin alınlarında nûr-i fakr lemeân ediyor!" derler ve dâimâ fakr ile iftihâr ederler idi.
3121. Eğer o, bir habbeyi bulursa baş koyar; bu ise altın hazînesinden himmetle sıçrar.
"Habbe", burada eski zaman paralarından olan bir dînârın yirmi dört parçasından bir parçası demekdir; ve kıymeti lâ-şeydir. Ya'ni, "O tembel dilenci bir habbeyi bulursa ona baş koyar ve secde ve serfürû' eder. Fakat, perhîzkâr olan zât-ı muhterem ise himmetinin yüksek olması sebebiyle altın hazînesi kendisine verilse sıçrar ve aslâ ona iltifat etmez."
3122. Şah ki, o hırsdan nâşî her haramın kasdını eder, hümâm ona "dilenci" der.
“Hümâm”, himmeti azîm olan kimse demekdir. Ya'ni, "Her haram olan malı toplamaya kasdeden kimse, sûretde şâh ve hükümdar bile olsa, himmeti azîm olan ekâbir-i dîn o hükümdara "dilenci" nazarıyla bakar."
3123. Dedi: "Onun için cihaz olarak şehir ve kaleler, yahud gevher saçmak ve altın dökücülük hani?"
Şâh oğluna bir fakîr kızı almak istemeyen nâkısu'l-akl haremine bu sözleri söyledikden sonra haremi ona cevâben dedi: “Peki ama kızın cihazı olmak lâzımdır. Cihâz olarak bizim oğlumuza verilmesi lâzım gelen şehirler ve kaleler nerede? Yahud oğlumuzun şân ve şerefine lâyık bir sûretde bastığı yerlere saçılacak cevherler hani? Ve altın saçıcılık bu kızın ailesi için mümkin mi?"
3124. Dedi: "Git! Her kim ki, dîn gamını ihtiyar etti, gamların bâkîsini Hak ondan kesti." Bu beyt-i şerîfde من جعل الهموم هما واحدا كفى الله جميع همومه ya'ni, "Kim gamlarını bir gam yaparsa Allah Teâlâ onun bütün gamlarına kifayet eder" hadîs-i şerîfine işâret buyurulur. "Gamlar”dan murâd, îcâbât-ı beşeriyye olarak fıkdânı gama ve hüzne sebeb olan ahvâl-i dünyeviyye ve uhreviyyedir. "Bir gam"dan murâd dahi, "dîn gamı"dır. Ya'ni, “Dîn gamını ihtiyâr eden kimseden Allah Teâlâ hazretleri sâir gamları izâle eder." Beyit: Gam değildir gide dünyâ kala dîn Gam odur ki kala dünyâ gide dîn
3125. Şah galib geldi. Bir latîf cevherli salihin aslından ona bir kız verdi.
"Şâh zevcesiyle böyle birtakım münakaşalardan sonra ona galib geldi. Cevheri ve tıyneti latîf olan bir sâlih âdemin neslinden oğluna bir kız verdi." Hind nüshalarında "dâdeş" yerine "bested" yazılmışdır, “bir kız aldı" demek olur.
3126. Melâhatda ise, kendi nazîrini tutmadı. Onun çehresi kuşluk güneşinden daha parlak idi.
Bu sâlih adamın kızının güzellikde nazîri yok idi. Yüzü güneşin kuşluk vaktindeki parlaklığından daha parlak idi.
3127. Kızın güzelliği bu idi. Onun ahlâkı iyilikden öyle idi ki, beyâna sığmaz.
3128. Dîni sayd et, tâ ki hüsn ve mal ve câh ve intifa' olunan baht teba' da erişsin!
"Teba", uyan ve birinin arkasından gelen kimse. Ya'ni, "Sen evvelâ dîni sayd et ve onu elde et! Güzellik ve mâl ve câh ve kendisiyle intifa' olunan baht ve saâdet arkadan gelir." Bu beyti şerifde, ينكح المرأة لمالها ولجمالها ولدينها فأظفر بذات الدين ya'ni, "Kadın malı ve cemâli ve dîni için nikâh olunur. İmdi dîn sâhibi zaferyâb olur" hadîs-i şerîfine işaret buyurulur. Nikâh hususunda evvelâ dîn kaydını nazar-ı i'tibâre alan kimse Cenâb-ı Hakk'ın lutfuyla mâl ve cemâl sahibi olan kadını bulmaya da muvaffak olur; ve kezâ dîn kaydında olan kimsenin mâl ve rızk-ı vâsi' ve mansıb ayağına gelir. Nitekim âyet-i kerîmede, وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ (Talak, 65/2-3) ya'ni, "Kim ki Allah Teâlâ'dan korkarsa, emrini tutup nehyinden ictinâb ederse, onun için bir mahreç kılar ve onu hesâb etmediği cihetden irzâk eder" buyurulur.
3129. Ahireti mülk ile deve katarı bil; dünya ona teba'da yün ve gübre gibidir!
Ahireti mülk ile mahmûl deve katarı mesâbesinde bil! O deve katarı senin olunca onun hâmil olduğu mal ve mülk dahi senin olur; ve dünyâ bu yüklü katara tâbi' olmakda develerin yünlerine ve gübrelerine benzer. Deveye mâlik olan kimse elbet onların yünlerine ve gübrelerine de mâlik olur.
3130. Eğer yünü ihtiyar edersen deve senin olmaz; ve eğer deve olursa yünün ne kıymeti vardır! [3143]
“Eğer devenin yününe kanâat ile iktifa edip deveye mâlik olmakdan sarf-ı nazar edersen kıymetli olan aslı bırakıp kıymetsiz olan fer'i ihtiyâr etmiş olursun; ve eğer asl olan deveyi ihtiyâr edersen yün kendiliğinden senin olur.” Binâenaleyh yünün mülkiyetini iktisâb ile uğraşmanın kıymeti kalmaz. İşte dünyâ ile âhiret dahi bu misâle mutabıkdır.