Kâbilli kocakarının şehzâdeye sihirbazlık etmesi ve şehzâdenin meftûn olması
38. bölüm / 48 · 760 kelime · ~4 dk okuma
3131. Vaktāki bu nikâh, o şâha i'tirâzsız olan sâlihlerin nesebi ile zahir oldu.
“Merâ”, cidâl ve i'tiraz demekdir. Ya'ni, “Vaktāki oğlunun nikâhı o şâha kazâ-yı ilâhîye i'tirâzı ve hükm-i ilâhî ile cidâli olmayan sâlihlerin nesebinden bir kız almak sûretiyle zâhir oldu.”
Ma'lûm olsun ki, salâh-ı tâm kazâ-yı ilâhîye rızâ iledir. Ahkâm-ı ilâhiyyeden hatırı perîşan olan mü'minler salâh-ı kâmil sahibi olmadıklarına beyt-i şerîfde “bî-merâ” kaydıyla işâret buyurulmuşdur. Ba'zı nüshalarda “bî-merâ” yerine “evliyâ” ve “bî-riyâ” yazılmışdır, ma'nâları zâhirdir.
3132. Kazâ cihetinden bir kocakarıcık hüsünlü ve cûdlu olan şehzadenin âşığı idi.
Bu nikâha karar verilmekle beraber bir taraftan da kazâ-yı ilâhi cihetinden bir kocakarıcık hüsn ü kerem sâhibi olan şehzâdeye âşık olmuş idi.
3133. Kâbilli acûze ona sihir yaptı ki, Bâbil'e mensub olan sihir ondan reşk götürür.
“Kâbil”, Afganistan'ın pâyitahtı olan bir şehrin ismidir. “Bâbil”, Bağdad cihetinde bir şehr-i kadîmin ismidir ki, halkına Hârụt ve Mârut tarafından sihir ta'lîm edilmiş idi. “Sihr-i Bâbilî” sihr-i kâmil ve müessir ma'nâsınadır. Ya'ni, “Kâbil şehrine mensûb olan bir kocakarı şehzâdeye sihir yaptı ki, onun sihri Bâbil şehrine mensûb olan sihirden daha baskın ve müessirdir.”
3134. Şehzade o çirkin kocakarının aşığı oldu, hatta gelini ve dâmatlığı bıraktı.
“Şeh-beççe”, şehzâde; “arûs”, hem geline hem de güveyiye denir. “Arûsî”, düğün veyâ dâmatlık ma'nâsınadır. “Hişten”, bırakmak, terk etmek demekdir. Ya'ni, “Şehzâde o sihir sebebiyle o çirkin Kâbilli kocakarıya âşık oldu. O derecede ki, gelinden ve dâmatlıkdan vazgeçti.”
3135. Kara bir şeytan ve Kabilli bir kadın, ansızın şehzadeye bir rehzen oldu.
İsmail Ankaravî (k.s.) hazretleri şerhlerinde, "Kâbûl" kelimesi tavuk ve güvercin yumurtlayacak yer ve folluk ma'nâsına olduğunu beyân buyurmuşdur. Fakîr bu kelimeyi yedimde olan lügatlerde aradım bulamadım. Bu ma'nâda "kâbûk" kelimesine tesadüf ettim. Hind şârihleri ise bu kelimenin aslı "Kâbil" olup, şiirin vezni için “vâv” ziyâde buyurulmuş olduğunu beyân ediyorlar.
3136. O doksan yaşında ferci kokmuş bir kocakarı, o melikin ne aklını ve ne şuûrunu bıraktı.
"Nüs", birkaç ma'nâsı vardır, burada “şuûr" ma'nâsı münasibdir. Bu ma'nâ Burhân'da ve Ferheng-i Cihangirî'de mündericdir.
3137. Bir yıl kadar şehzade esîr oldu. Onun bûse mahalli kokmuş ihtiyarın pabucunun nalçası oldu.
3138. Kocakarının sohbeti onu biçti; hatta eksilmeden bir yarım can kalmış idi.
"Kâhiş", "kâsten" masdarından ism-i masdar olur; "eksilmek ve zayıflamak" demekdir. "Kocakarının yaptığı büyü vâsıtasıyla olan sohbet şehzâdeyi biçti ve eritti. Hatta zayıflıkdan şehzadenin bir yarım canı kalmış idi." "Sohbet"den murâd, muâmele-i cinsiyyedir. Zîrâ bir genç muâmele-i cinsiyyenin kesretinden teverrüm dahi edebilir.
3139. Başkaları onun za'fından baş ağrısında idi. O büyünün sarhoşluğundan kendinden bî-haber idi.
Ya'ni, şehzâdenin bu zayıf hâlini gören başkaları, ya'ni kendi mensûbları kederli ve başları ağrılı idi. Fakat şehzâde büyünün verdiği sarhoşlukdan nâşî kendinden bî-haber idi.
3140. Bu cihan şâh üzerine zindan gibi olmuş idi. Bu oğlan ise onların ağlamasına gülücü olmuş idi.
3141. Şah bürd ve matda çok bîçare oldu. Gündüz ve gece kurban ve zekât yapar idi.
"Bürd", satranç oyunu ıstılahından olup, taşların hepsi ölmüş ve "şâh" kalmış olur; ve bu "yarım mat" menzilesindedir. "Mat", bu da satranç ıstılâhındandır; "şâh"ın mukayyed olması hâlidir. Burada ümitli ve ümitsiz olmakdan kinâyedir. “Şah oğlunun halâsı ümîdi ve ümitsizliği arasında çok bîçâre kaldı. Sevk-i ümîd ile gece ve gündüz kurban kesip fukarâya dağıtır ve zekât ve sadaka verir idi."
3142. Zîrâ ki, o peder her çâreyi ki yapardı, kocakarıcığazın aşkı daha ziyade olurdu.
Şâh oğlunu büyüden kurtarmak için her ne tedbîre müracaat etti ise boşa çıktı. Şehzâde de kocakarıcağızın aşkı daha ziyâde olurdu ve şâh ümitsiz kalırdı.
3143. Binaenaleyh ona yakîn oldu ki, mutlakā o bir sırdır; bundan sonra onun için çâre lâbegîrlikdir.
Binâenaleyh şâha kanâat ve yakîn geldi ki, oğlunun büyüye tutulmasında mutlakā bir sırr-ı ilâhî vardır. Bunca tedbîrin müessir olmamasına bakılırsa bundan sonra Hak Teâlâ'ya münâcâtdan ve yalvarmakdan başka çâre kalmamışdır.
3144. O secde etti, dedi ki: "Yine fermân senindir! Hakk'ın mülkü üzerinde Hakk'ın gayrı kimin fermânı vardır?"
Şâh secdeye kapanıp münâcâta başladı ve dedi ki: "Yâ Rab! Biz tedbîrlere müracaat ettik fakat yine fermân senindir. Zîrâ senin mülkün üzerinde senden başka kimin emr ü fermânı nâfız olur?” İkinci mısrâ’ şâh tarafından münâcât cümlesine dâhil olmayıp, Cenab-ı Pîr efendimiz tarafından olmak dahi münâsib olur.
3145. “Fakat bu miskin öd gibi yanıyor. Ey Rahîm ve ey Vedûd! Onun elini tut!”
Ya’ni, “Yâ Rab! Bu miskin oğlum, büyü ateşi içinde öd ağacı gibi yanıyor. Ey rahmet-i hâssa sâhibi ve ey kullarına Vedûd olan Allâhım! O bîçârenin elini tut, bu belâdan kurtar!”
3146. Nihâyet şâhın “Yâ Rab! Yâ Rab!”ından ve efgânından bir üstâd sâhir yoldan onun önüne geldi.
Nihâyet şâhın “Yâ Rab! Yâ Rab!” diye vâki’ olan münâcâtından ve efgânından rahmet-i ilâhî cûş ü hurûşa geldi ve bir seyyah zuhûr etti ki, mâhir bir sihirbaz idi.