İçeriğe atla

Hâmân'ın sözünün tezyîfi

29. bölüm / 48 · 2117 kelime · ~11 dk okuma

2725. O dostu düşmandan tanımadı; nerdi o, kör gibi eğri oynadı.

"Nerd", tavla oyununa derler. Ya'ni "Hâmân dostu ve düşmanı idrâk edemedi ve bu hayât-ı dünyeviyye oyununu eğri oynadı." Zîrâ bu hayât-ı dünyeviyyede ehl-i hidâyet ve ehl-i dalâlet vardır. Ehl-i hidâyete ve rûhlarına meyl edenler, oyunlarını iyi ve doğru oynarlar; ve ehl-i dalâlete ve nefislerine meyl edenler eğri oynarlar.

2726. Ey laîn, senin düşmanın, senin gayrin olmaz, günahsızlara kîn ile düşman deme!

Ey dergâh-ı izzetden kovulmuş olan, senin düşmanın senin nefsinden başkası değildir! Zîrâ sen bilcümle murâdlarını, nefsini ve mevhûm olan varlığını tatmîn için icrâya teşebbüs ediyor ve o arzûlarının husûlü için envâ'-ı mezâlimi irtikâb ediyorsun. Senin haksız arzûlarına muhalefet eden günâhsızları düşman addedip, onlara karşı tutuyorsun.

2727. Senin indinde bu kötü hal, devletdir ki; evveli devâdev ve âhiri letdir.

"Devâdev" ve "dev", "devîden" masdarından emr-i hâzırdır. İki emr-i hâzır arasında rabt ve ittisâl elifi getirirler, kesret ve temâdî ma'nâsı ifade eder. "Devâdev"i Türkçemizde "koş bire koş!" diye tercüme etmek münasib olur. "Let", döğmek, vurmak ma'nâsınadır. Ya'ni, "Ey Hâmân senin indinde nefis azgınlığı ve zulüm gibi kötü haller devletdir." Halbuki "devlet" kelimesi "dev" emr-i hâzır-ı Fârisî'si ile, "let" masdar-ı Arabî'sinden mürekkebdir. "Binâenaleyh o senin devletinin ibtidâsı "koş bire koş"dur, âhiri de "dayak"dır". Ya'ni icrâ-yı saltanat edip, halk üzerine tahakküm edeceğim diyerek ale'd-devâm tedbirler arkasında koşmakdır ve sonunda da ya zâhiren veyâ bâtınen darbe-i te'dîbdir.

2728. Eğer bu devletden sürtüne sürtüne koşmazsan, senin bu baharına hazân gelir.

2729. Maşrık ve mağrib, senin gibisini çok görmüşlerdir ki, onların başını tenden kesmişlerdir.

2730. Maşrık ve mağrib ki, berkarar olmaz, dîger bir kimseyi nasıl pâyidar [2742] eder?

Maşrık ve mağrib üzerindeki hükümdarlığa mağrûr olma ve i'timâd etme; zîrâ mağrib ve maşrık fânî olduğundan, dayanılacak bir şey değildir. Kendileri fânî olan şeyler, başkalarına nasıl bekā te'min eder?

2731. Sen onunla fahr getirirsin ki, korkudan ve bağdan insanlar birkaç gün sana yaltaklanıcı oldu.

Ey devlet ve dünyaya mağrûr olan kimse, korkudan ve hapisden nâşî insanların birkaç gün sana karşı yaltaklanıcı olması sebebiyle iftihâr mı ediyorsun?

2732. İnsanlar her kime bir sücûd ederlerse, onun canına zehir doldururlar.

İnsanlar mevki' sâhiblerinin önünde serfürû ettikçe ve onlara karşı tabasbus ve temelluk eyledikçe, onların kibir ve azametini tahrîk edip, koltuklarını kabartırlar. Bu hâl ise onların canlarına ve bâtınlarına zehir doldurup, onları ma'nen helâk etmek demek olur.

2733. Vaktaki ondan onun o sâcidi rücû' eder, o kimse onun zehir ve fenâ hâle düşürücü olduğunu bilir.

"Mûbid", if'âl bâbının ism-i fâilidir. Sülâsîsi dördüncü bâbdan "vebed"dir. Ma'nâsı, bir adamın yaşayışı sıkıntı ve şiddet üzerine olmakla bed-hâl olmak demekdir. Binâenaleyh "mûbid", fenâ hâle düşürücü demek olur. Ya'ni, "Vaktâki o ikbâl sahibinin önünde baş eğen ve secde edici olan kimse, ondan yüz çevirip, ta'zîmini ve hürmetini kat' etse, ikbâl sahibinin bâtını zehir içmiş gibi elem duyar; binâenaleyh o elem esnasında o kendisine secde edenlerin ve mütemellıkların zehir olduğunu ve kendisini fenâ hâle düşürücü olduğunu bilir ve idrâk eder."

2734. Ey saâdet ona ki, onun nefsi zelil oldu; vay ona ki serkeşlikden dağ gibi oldu!

Ne mutlu o kimseye ki nefsini zelîl tuttu ve halka karşı mütevazi' oldu; vay o kimsenin hâline ki nefsinin serkeşliğinden ve tekebbüründen, halkın önüne dağ gibi dikildi!

2735. Bu tekebbür ki vardır, zehr-i kātil bil; zehir dolu olan meyden o ahmak sarhoş oldu.

Ey insan, nefisde olan bu tekebbürü, rûhunu helâk edici bir zehir bil! İşte Hâmân ve Hâmân meşrebinde olan ahmaklar bu zehir dolu olan nefsin şarâbından sarhoş oldular.

2736. Bir müdbir zehir dolu olan meyi içtiği vakit, bir dem tarabdan bir baş sallar.

Bir bedbaht zehir dolu olan içkiyi içtiği vakit ispirto dimâğını uyuşturur ve bir ân için keyiflenip başını sallar ve raks eder.

2737. Bir demden sonra zehir onun canına düşer; zehir onun canında alış veriş yapar.

"Can"dan murâd, burada rûh-i hayvânîdir; ve içki ispirtosunun hayât-ı hayvâniyye üzerine olan sû-i te'sîri etıbbâ tarafından uzun uzadıya îzâh edil- miş ve bir ayyâşın bünyesinde ayn-i zehir olan ispirtonun nasıl bir alış veriş ettikleri gösterilmiştir. Rûh-ı insânîye olan sû-i te'sîrâtı da başkadır.

2738. Eğer onun zehirliğine i'tikād etmezsen de! Bak Ad kavmine ne zehir geldi!

Hind nüshalarında "kûçe" yerine "gez çi" vâki'dir; ve "gez", "gezîden" masdarından emr-i hâzırdır. Ya'ni, "Kibir ve ucbün zehirliğine i'tikādın yoksa, haydi bak, kibir ve ucübleri sebebiyle peygamberlerine muhalefet eden Ad kavmine, o kibir ve ucüb ne derece zehir geldi!" Hak Teâlâ onlan şedîd fırtınalar ile helâk etti.

2739. Vaktaki bir şah, bir şah üzerine el bulur, onu öldürür yahud bir kuyuda tutar.

"Dest yâften", "zafer bulmak"dan kinâyedir. Ya'ni, “İki şâh birbiriyle harb edip, birisi dîğeri üzerine zafer bulur. Gālib olan şâh, mağlûbu ya öldürür ve- yanud kuyu gibi bir yerde habs eder." Bu beyt-i şerîf bir misâldir. Da'vâ-yı ta- sarruf eden iki pâdişâhın birbirlerine karşı muâmelesi, zikr olunduğu vech ile olur. İmdi eğer mutasarrıf-ı hakîkî olan Hakk'a karşı kibir ve tasarruf da'vâsı- na kıyâm olunursa, öyle bir edebsize karşı Hakk'ın muâmelesi nasıl olur, var kıyâs et! Hadis-i kudside الكبرياء ردائي والعظمة ازاری و من نازعنى فيهما ادخلته ناری Ya'ni "Sıfat-ı kibriyâ benim cübbem ve azamet gömleğimdir, kim ki benden onları soymak isterse, onu ateşime idhâl ederim" buyurulmuşdur.

2740. Ve eğer düşmüş hastayı bulursa, şâh ona merhem yapar ve atâ verir.

Ya'ni, “Dünya şâhları kendilerine karşı başkalarının kibir ve azamet ızhâ- rından öfkelenir; ve eğer onlara zillet ve iftikār gösterilirse, imdadlarına koşup, ihsân ve imdâd ederler." Bunun gibi Hak Teâlâ hazretleri dahi mütekebbirleri sevmez ve onlara kahr ile muâmele buyurur, fakat kalbleri münkesir ve zelîl olan kullarına ikrâm ve lutuf buyurur. Nitekim Risale-i Gavsiyye'de Hak'dan naklen şöyle buyurulur: يا غوث بشر المذنبين بالفضل والكرم وبشر المعجبين بالعدل والنقم Ya'ni "Ey Gavs, günahkâr kullarıma fazl u keremim ile müjde ver ve mütekebbirle- re de adl ii azâhım ile müjde ver!"

2741. Eğer bu tekebbür zehir değil ise, o halde niçin günahsız ve hatasız şahı öldürdü?

Ma'lûmdur ki, kibrin rûhu, bir kimse kendini beğenip, başkasına tâbi' olmamakdır. İki hükümdâr dahi kendi rey ve tedbîrini beğenip ve şevket ve satvetine güvenip, birbirlerine karşı harb ederler. Biri dîğerini esîr ettiği vakit, zamân-ı kadîmde ya öldürür veyâhud bir yerde habs eder idi. “İmdi eğer kibir zehir değil ise, esîr olan şâhın başı bu kibir ve azamet yüzünden niçin bu belâya giriftâr oldu?”

2742. Ve bu diğerini hizmetsiz niçin okşadı? Bu iki hareketden zehri tanımak lazımdır.

Ve bir hasta fakîrin hiçbir hizmeti vâki' olmadığı halde, şâh ona lutuf ve ihsân edip okşadı. İmdi şâhın bu kahır ve lutuf, hareket ve muâmelelerinden, hangi huyun zehir olduğunu tanımak lâzımdır.

2743. Yol vurucu asla bir dilenciyi vurmaz. Kurt ölmüş kurdu hiç ısırır mı?

Âlem-i tabiatda kavînin alelekser zayıfa tecavüzü vâki' olmaz. Nitekim yol kesen bir şakî bir fakîri soymaya ve vurmaya teşebbüs etmez; ve bir kurt, ölmüş kurdu ısırmaz.

2744. Hızır gemiyi onun için kırdı, ta ki gemi fâcirlerden kurtulabilsin!

Kıssası sûre-i Kehf'de beyân olunduğu üzere Hızır (a.s.) âcizlerin mutasarrıf olduğu gemiyi, Hak'dan meyl ve udûl eden âsîlerden kurtarmak için deldi; zîrâ sağlam gemileri, zâlimler gasb etmekde idi. Bu gemiyi delik görünce zabt etmekden vazgeçip bıraktılar. Binâenaleyh kırıklık sebeb-i necât oldu.

2745. Mâdemki kırık kurtuluyor, kırık ol! Emniyet fakr içindedir, fakra git!

"Mâdemki kırık ve ma'yûb kurtuluyor, binâenaleyh sen de münkesirü'l-kalb ol, kendini büyük görme ve mütekebbir olma. Zâhirî ve bâtınî tecavüz-den ve azâbdan emniyet, kendini muhtâç bir halde görmektedir. Binâenaleyh kurtuluş yolu olan fakra git!" Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz الفقر فخرى ya'ni "Fakr benim fahrimdir" buyurdular ve münâcâtlarında da اللهم احينى مسكينا وامتنى مسكينا واحشرني في زمرة المساكين ya'ni "Yâ Rabbî, beni miskîn olarak ya-şat ve miskin olarak öldür ve miskînler zümresi içinde haşr eyle!" buyururlar idi.

2746. O bir dağ ki, o menba'da birkaç nakid tuttu, kazma zahmından parça parça oldu.

"İçinde altın ve gümüş ma'deni olan bir dağı kazma darbeleriyle yarıp, parça parça ederler." Varlık o dağı böyle parçalatır. Fakat ma'denden ârî olan dağa kimse tarafından bir tecavüz vâki' olmaz. İnsandaki enâniyet ve kibir ve varlık dahi, böyle tecavüz vukū'unu îcâb ettirir.

2747. Kılıç onun içindir ki, onun bir boynu vardır; gölge ki düşmüşdür, ona zahm yokdur.

Hak kılıcı, kendisinde kibir ve enâniyet boynu olan kimseye mahsûsdur. Kendi varlığını atıp, zıll-i esmâ-i ilâhî olan bir kimseye Hakk'ın kılıç darbeleri yokdur, bu gölgeler kılıçdan muâfdır.

2748. Ey azgın, büyüklük neft ve ateşdir; ey birâder niçin ateş üzerine gidiyorsun?

“Büyüklük ve kibir ve azamet neft yağı ile ateş gibi tehlikeli bir şeydir. Ey birâder niçin bu kibir ve ucüb ateşi üzerine gidiyorsun ve niçin büyük mevki'lere geçip, halka kibir ve kurum satacağım diye her ân canını kemiriyorsun?" "Azer", ateş ma'nâsınadır.

2749. Her ne şey ki, o yeryüzüne berâber ola, gör ne vakit oklara hedef olur?

Arz üzerine müstevî olarak yatan bir şey üzerine aslâ oklar isabet etmez.

2750. Yerden baş kaldırır, o vakit o hedefler gibi yamasız yara yer.

Yer ile berâber olan kimseye ok isabet etmez; başını kaldırdığı vakit tedâvî kabul etmeyen yaraları yer.

2751. Halkın merdiveni bu bizlik ve benlikdir; bu merdivenden akıbet düşmek lâyıkdır.

“Üftâd nîst”de “yâ”, yâ-yı liyâkat olmak münasibdir, masdariyet olması da bir vecihdir. “Mâ ve menî", kibirden ve enâniyetden kinâyedir. Ya'ni, "Bu halk hayât-ı dünyeviyyede kibir ve enâniyet merdiveni üzerindedir; zîrâ herkesin benliği bir derecede değildir, basamak basamakdır. Kiminin benliği üst basamakda, kimininki ortada, kimininki en aşağı basamakdadır. Fakat bu basamakların her birinde bulunanın, oradan düşmeğe liyâkatı vardır; zîrâ hayât-ı dünyâda her şey fânîdir ve her şey gelip geçicidir."

2752. Her kim daha yukarı giderse, daha ahmakdır; zîrâ onun kemiği daha fenâ kırılacakdır.

Her kim benlik ve enâniyet merdiveninin en üst basamağına çıkarsa, en ahmak bir kimsedir; zîrâ onun o irtifa'dan düşmesi muhakkakdır; ve düştüğü vakit dahi onun kemiği mesâbesinde olan mevhûm varlığı, daha fenâ bir sûretde kırılacakdır ve bu münasebetle elem-i şedîd duyacakdır.

2753. Bu fürû'dur, onun usûlü o olur ki, tereffu' Hâlık'ın şirketi olur.

Kibir ve enâniyetin bu saydığımız fenâlıkları, asıl ve esâs değil, belki bir aslın fürû'udur; onun aslı budur ki, bir kimse enâniyetde tereffu' eder ve benlik merdiveninin en üst basamağına yükselirse, varlıkda ve benlikde Hâlık Teâlâ hazretiyle ortaklık etmiş olur.

2754. Mâdemki ölmedin ve ondan diri olmadın, şirket ile mülk isteyici bir ba-gî olursun.

Mâdemki kendine varlık isbâtından kurtulup mevt-i ihtiyârî ile ölmedin ve kendinde olduğunu zannettiğin vücûd vehminden kurtulmadın ve netîcede Hakk'ın hakikati olan varlığı ve vücudu ile diri olmadın, binâenaleyh vücûdda ve tasarrufta Hakk'a karşı ortaklık ve şirket da'vâsına kıyâm ettin, kul iken efendilik dâiyesine düştün; mülk ve tasarruf isteyici bir azgın kul oldun.

2755. Vaktaki onunla diri oldun, o muhakkak odur; vahdet-i mahza vardır, o şirket ne vakit vardır?

"Vaktāki vücûd-ı Hakkānî ile diri oldun, vücûd-ı abdânînin ahkâm ve âsârı muattal oldu, artık senin sûretinden mutasarrıf olan Hak olur. Bu mertebede vahdet-i mahza vardır, vücûdda ve sıfatta asla Hakk'a iştirâk yokdur." Bu makāma "makām-ı ittihad" derler. Bu makāmda abdin bilcümle rûhânî ve cismânî ve sûrî ve ma'nevî irâdeleri kalkar, Hakk'ın iradesine muttasıl ve âkıbet Hakk'ın sıfatıyla muttasıf olur. Demirin ateşte kızıp, ateş hâline gelmesi gibi.

2756. Bunun şerhini amellerin aynasında iste! Zîrâ güft ü gûda onun fehmini bulamazsın.

Bu "makām-ı ittihad" ve "vahdet-i mahz" makāmının hâlini ve zevkini, sülükün içindeki amellerin aynasında görürsün, yoksa o hâl ve zevki, söz ile ve dedikodu ile anlayamazsın; zîrâ hâli, kāl ile idrâk mümkin değildir. Binâenaleyh sülükünde çalış!

2757. Eğer içimde tuttuğum şeyi söylersem, çok ciğerler derhal kan olur.

"Vahdet emr-i vicdânîdir. Eğer ben bâtınımda bulduğum hâli ve zevki, kelâm libâsına büründürüp, ızhâr edecek olursam, herkes kendi bulunduğu uçurumu idrâk ederek gam ve gussaya giriftâr olur." "Ciğer hûn geşten", gam ve gussaya düşmekden kinâyedir.

2758. İktifâ ederim, zeyrekler için muhakkak bu kâfidir. İki na'ra attım, eğer köyde kimse varsa!..

Vücûd ve sıfat-ı azamet ve kibriyâ Hakk'ın olup, abdin vücûdu mevhûm olduğunu ve böyle bir vücûdda da'vâ-yı enâniyyet yakışmıyacağını beyân ettim; ve bu beyânımı kâfi görürüm; zîrâ zekî ve zeyrek olanlar için bu beyânâtım kâfidir. Zekâveti ve firâseti olmayan kimselere ne kadar söylense, anlatmak mümkin olmaz. İki na'ra attım, birisi Hakk'ın varlığı ve sıfatı hakkındadır ve dîğeri de abdin varlığı ve sıfatı hakkındadır. Ey sâlik, eğer bu vücûd-ı izâfînin mahallesinde ve köyünde bir kimse, ya'ni akl-ı selîm varsa, bu na'ralarımdan hem kendi nefsini ve hem de Rabb'ini anlarsın!

2759. Elhâsıl, o Hâmân o kötü sözü ile, böyle bir yolu o Fir'avn üzerine vurdu.

Cenâb-ı Pîr efendimiz birçok hakāyıkı beyândan sonra yine Fir'avn ve Hâmân kıssasına rücû' edip buyururlar ki: "Elhâsıl Fir'avn'ın vezîri olan o Hâmân, Fir'avn'ın benliğini tatmîn ve takviye edecek olan kötü sözleriyle, Mûsâ (a.s.)ın açtığı vâsi' bir hidâyet yolunu, o Fir'avn üzerine kapadı."

2760. Devlet lokması ağzına kadar erişmiş, o onun boğazını ansızın kesmiş idi. [2772]

Devlet lokması Fir'avn'ın rûhunun ağzına kadar yaklaşmış iken, o Hâmân, onun mevcûdiyyet-i ma'neviyyesinin boğazını ansızın kesmiş ve zavallı Fir'avn yutamamış idi.

2761. O Fir'avn'ın harmanını yele verdi. Hiçbir şehin böyle musahibi olmasın!

"Harmanı yele vermek", zarara uğratmakdan kinâyedir. Ya'ni “O Hâmân müfsidâne sözleri ile Fir'avn'ı zarara uğrattı. Hiçbir hükümdarın böyle bir müfsid ve müzevvir musâhibi ve vezîri olmasın!"

Mûsâ (a.s.), Hâmân'ın sözü Fir'avn üzerinde müessir olduğunu görüp Fir'avn'ın îmân etmesinden ümîdini kesti.