Mûsâ (a.s.)a îmân getirmek husûsunda Fir'avn'ın Asiye ile meşvereti
25. bölüm / 48 · 2629 kelime · ~14 dk okuma
2587. O bu sözü Asiye'ye açık söyledi, dedi: "Ey kalbi kara, bunun üzerine can saç!"
Yukarıda 2585 numaralı beyitde de îzah olunduğu üzere bu bahis, her asrın ehl-i dünyâsı olan zaleme ile, insân-ı kâmiller arasındaki münasebâtın dekäyıkına işâret buyurulur. Binâenaleyh kıssayı yalnız bu vücûd-ı kevnîden geçmiş olan Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn arasındaki münâsebâta hasr etmek muvâfık değildir. "Asiye", Fir'avn'ın zevcesinin adı olmakla beraber, lügatde "direk" ma'nâsına olup, binânın kıvâmına sebebdir. Rûh dahi binâ-yı cismin kıvamına sebebdir. Binâenaleyh "Asiye"den murâd, rûh ve akıl; “Mûsâ"dan murâd, insân-ı kâmil. “Hâmân"dan murâd, nefis ve şeytan; ve "Fir'avn"dan murâd, rûh ve nefsi câmi' olan şahs-ı beşerdir. İnsân-ı kâmil mülayim ve doğru sözler ile ehl-i dünyâyı tarîk-ı Hakk'a da'vet ettiği vakit, rûhu ve aklı ile meşveret eder; fakat nefis onu, insân-ı kâmile tebaiyetden vazgeçirir. "Can saçmak"dan murâd, rûh-i hayvânînin fedâsıdır. Ya'ni, "Fir'avn, Mûsâ (a.s.)ın da'vetini ve îmânı mukābilinde va'd ettiği faziletleri açıkça Asiye'ye söyledi. Asiye dahi ona dedi ki: "Ey nefsinin kötü sıfatlarıyla, kalbini karartmış olan Fir'avn, Hz. Mûsâ'nın bu da'veti üzerine sen rûh-ı hayvânînin îcâbâtından geç ve onu fedâ et!"
2588. "Bu makalin metninde çok inayetler vardır, ey hisali iyi olan şâh, çabuk anla!"
"Mûsâ (a.s.)ın bu da'vetinde sana söylediği sözlerin metninde ve zımnında, çok inâyetler vardır. Evvelen sende îmâna kābiliyet görmüşdür; sâniyen sende dirâyet ve zekâvetin hasebiyle seni hükümdârlığa ehil görmüşdür. Bunlar ise, insanın iyi hasletlerindendir. Ey bu hasletleri hâiz olan şâh, bu da'vetin zımnındaki inâyetleri tefekkür et ve anla!" Fir'avn'ın îmâna olan kabiliyeti حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ (Yûnus, 10/90) ["Boğulma hâline gelince: Gerçekten İsrâîl Oğulları'nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de îmân ettim!"] âyet-i kerîmesinde beyân buyurulan îmânı ile sabitdir; ve zekâveti ise, Mûsâ (a.s.)a وَمَا رَبِّ الْعَالَمِينَ (Şuarâ, 26/23) ["Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?"] diye mâhiyyet-i ilâhiyyeden suâl etmesiyle anlaşılır ki, cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Fass-ı Mûsevî'de bu bahsi tamâmiyle îzâh buyurmuşdur.
2589. "Ziraat vakti geldi, ne güzel fâide dolu ekin!" Bunu söyledi ve girye etti ve harâretli oldu.
Birinci mısra'daki birinci "kişt", zirâat ma'nâsınadır ve ikinci "keşt", "kâşten" masdarının muhaffefi olarak isim masdardır, “ekin" ma'nâsınadır ve ikinci mısra'daki "geşt" oldu demekdir. Ya'ni, "Asiye dedi ki الدنيا مزرعة الآخرة ["Dünyâ âhiretin tarlasıdır"] hadis-i şerîfi mûcibince bu hayât-ı dünyeviyyende zirâat vakti geldi; ektiğin vakit ne güzel pür-fâide ekin olur dedi ve ağladı ve harâretlendi." Ma'lûmdur ki, rûh hakikati işitdiği vakit, pek çabuk müteessir olup harâretlenir.
2590. Yerinden sıçradı ve dedi: "Saâdet sana, ey kelcik, bir güneş sana tâc oldu!"
Asiye müteessir olup yerinden sıçradı ve Fir'avn'a dedi ki: "Ey ma'nâsının başı îmândan ârî ve kabak gibi olan kelcik, ne mutlu sana ki, bir saâdet güneşi bu kel başına tâc oldu!"
2591. "Kelin aybını muhakkak külah örter, husûsiyle külah güneş ve ay olursa."
İkinci mısra'da “çûn" şart içindir. Ya'ni, "Kelin kelliğini ve ayıbını, başına giydiği külâh örter. Husûsiyle o külâh güneş ve ay olursa, kâmilen aybı ve kusuru örter." Fir'avn'ın sûret-i bâtınesinin başı sıfât-ı rûhâniyye saçlarından ârî ve îmân güneşinden ve irfân ayından külâh olduğuna işâret buyurulur.
2592. Hem sen o meclisde ki bunu işitdin, niçin evet ve yüz âferîn demedin!
2593. Eğer bu söz güneşin kulağına gide idi, bunun ümîdi üzerine tepe taklak aşağıya gelirdi.
"Bûy”, koku ma'nâsına geldiği gibi, dîğer müteaddid ma'nâları da vardır. Burada ümîd ve arzû ve hâhiş ve tama' ma'nâları münasibdir. Ya'ni, "Meselâ Mûsâ (a.s.) gibi ülü'l-azm bir peygamberin ve insân-ı kâmilin bu da'vetini ve va'd ettiği fazâili güneş işitmiş olsa idi, kendi mahrekini terk edip, bu fazâilin tama'ından tepe taklak olarak aşağıya gelir idi."
2594. Hiç bilir misin ne va'ddir ve ne atâdır? Hak İblîs'i iftikād ediyor.
"İftikād", mihribanlık ve gamhârlık etmek ve gäib olmuşu arayıp sormak. "Ey Fir'avn, hiç bilir misin ki, bir nebiyy-i zîşânın ve insân-ı kâmilin va'di ve atâsı nedir? Hak Teâlâ hazretlerinin İblîs'i sorması ve araması kabîlindendir." Zîrâ nebî ve velî Hak'dan ayrı değildirler. Onların va'di ve atâsı Hakk'ın va'di ve atâsıdır. Onların huzūru, Hakk'ın huzûrudur. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz II. cildin 2149, 2150 numaralı beyitlerinde şöyle buyurmuşlar idi:
"Her kim Hudâ ile beraber oturmak isterse, o evliyânın huzûrunda otursun. Eğer huzûr-ı evliyâdan münkatı' olursan, sen helâke mensûbsun; zîrâ ki cüz'sün, küll değilsin."
Ve Dîvân-ı Kebîrlerinde de şöyle buyururlar:
"Ey Hakk'ın evliyâsını, Hak'dan ayrı saymış olan kimse, eğer evliyâya hüsn-i zannedersen ne olur!"
2595. Vaktaki o kerîm seni bu lütuf ile açık da'vet etti; ey aceb, senin ödün nasıl yerinde kaldı?
“Mûsâ (a.s.) gibi bir kerîm, seni böyle lutuflar va'di sûretiyle îmâna da'vet etti. Nasıl oldu da onun heybetinden ödün patlamadı da, yerinde kaldı?" Zî-râ onun da'veti, Hakk'ın da'veti idi ve o Hak'dan ayrı değil idi.
2596. Senin ödün yırtılmadı, ta ki senin o ödünden, her iki âlemde sana behre olaydı.
"Öd"den murâd, vehm-i enâniyyetdir; zîrâ o vehm-i enâniyyet yırtılınca, her iki âlemin hakîkati olan Hak zâhir olur ve vehm-i enâniyyeti zâil olan kimsenin behresi ve nasîbi dünyâda ve âhiretde Hakk'ı müşâhede olur.
2597. Bir öd ki, o Hak için yırtılır, şehîdler gibi iki âlemden müntefi' olur.
"Bir vücûd-i vehmî ki, o Hak için yırtılır ve fedâ edilir, şehîdler gibi dün-yâdan ve âhiretden menfaat bulur." Nitekim şehîdler hakkında Âl-i İmrân sû-resinde şöyle buyurulur: وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ فَرَحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْله (Al-i İmran, 3/169-170) Ya'ni, “Allah yolunda öldürü-lenleri ölüler zannetmeyiniz, belki diridirler ve Rab'lerinin indinde rızıklanır-lar. Allâh'ın kendi fazlından onlara verdiği şey sebebiyle ferahlanırlar."
2598. Gāfillik ve bu körlük dahi hikmetdir, ta ki kala, fakat niçin bu hadde kadar?
Ya'ni, "Bu vücûd-ı mevhûm vâsıtasıyla, birtakım esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye-nin ahkâm ve âsârı zâhir olmak için, umûr-ı dünyaya dalıp, bir ism-i Zâhir'in ahkâmında müstağrak olup, ism-i Bâtın'ın ahkâmından gāfil ve kör olmak dahi hikmetdir. Fakat enbiyânın ve evliyânın da'vetini ve irşâdâtını reddede-cek kadar bu gaflet ve körlük niçin devam etmelidir?" Ma'lum olsun ki, gaf-let iki nevi'dir. Birisi kable'l-vukuf olan gafletdir ki, bu gaflet cehele-i halkın ve ehl-i dünyanın gafletidir. Bu gaflet onların hâl-i tabîîsi olduğundan, tedari-ki için tekellüfe hâcet yokdur. Diğeri ba'de'l-vukūf olan gafletdir ki, bu gaflet ehlullâhın gafletidir ve bu gafletin tedariki müşkildir ve tekellüf lâzımdır. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'de mezkûrdur ki, Ebû Hamza-i Bağdâdî (k.s.) لولا الغفلة لمات الصديقون من روح ذكر الله ya'ni, “Eğer gaflet olmasa idi, sıddıklar zikrullâhın zevkinden can verirler idi” demişdir. Ve kezâ Ebu'l-Hüseyin Nûrî (k.s.) dâimâ elinde tesbih tutar idi; ona dediler ki: تستجلب الذكر Ya'ni, “Tesbih ile Hakk'ı zikr etmek mi istiyorsun?” Cevâb verdi ki: لا استجلب الغفلة Ya'ni, “Hayır, gaflet celb etmek istiyorum!” Bu gafletler hikmet-i ilâhiyyeye müsteniddir, zîrâ eğer gaflet olmasa nizâm-ı âlem bozulur ve harâb olurdu.
2599. Sermâye elden çabuk uçmamak için, gāfillik dahi hikmetdir ve ni'metdir.
Gaflet hakkındaki îzâhât-ı sâire I. cildin 2097 numarasına müsâdif olan, "Ey can bu âlemin direği gafletdir; ayıklık bu cihân için âfetdir!" beyt-i şerîfinde de geçti.
2600. Fakat o kadar değil ki, bir nasır ola, bir rencûrun canının ve aklının [2610] zehri ola.
Ya'ni, “Gaflet gerçi hikmet ve ni'metdir; fakat onun da bir derecesi vardır; eğer kat kat olup nasırlaşır, bir ma'nevî hastanın canının ve aklının zehri olacak dereceyi bulursa o gaflet belâdır ve ni'met değil, nıkmetdir.” “Nâsûr”, gözün pınarında olan bir illetin adıdır ki, göz dâimâ yaşarır; ve ba'zan da mak'ad etrafında ve diş etlerinde de hâdis olur. Fârisî'den muarrebdir, “sâd” ile ناصور “nâsûr” dahi lügatdır.
2601. Halbuki böyle pazarı kim bulur ki, bir gül ile gülzarı satın alsın?
Halbuki müstağrak olduğu gafletden uyanıp da, enbiyâ ve evliyânın da'vet pazarını kim bulur ki o pazarda enfüs ve emvâl satılıp, mukābilinde cennet alınır. Nitekim ayet-i kerimede إن الله اشترى من المؤمنين أنفسهم وأموالهم بأن لهم الجنة (Tevbe, 9/111) ya'ni, “Allâh Teâlâ mü'minlerden nefislerini ve mallarını cennet mukābilinde satın aldı” buyurulur. İşte bu pazarda müşteri Hak'dır ve onun tellâlları enbiyâ ve evliyâ hazarâtıdır ve satıcılar da gafletden uyanan mü'minlerdir. İmdi bu alışveriş bir gül ile gülzârı satın almak demekdir.
2602. Bir dâneye yüz ivaz ağaçlıkları, bir paraya sana, yüz ivaz ma'deni!
"Bu zikr olunan pazarda bir yemiş dânesine bedel olarak, yüz ağaçlıklar ve bostanlar; ve bir paraya bedel olarak dahi sana yüz altın ve gümüş ma'deni verilir." "Habbe", râyic olan paraların gāyet küçük bir cüz'üdür, "bir para" diye tercüme etmek münasib görüldü.
2603. “Kane lillah" o habbeyi vermekdir, tâ ki “kanellâhu leh" ele gelsin!
Bu beyt-i şerîfde من كان لله كان الله له Ya'ni, “Kim ki Allâh için olursa, Allâh onun için olur" hadîs-i şerîfinė işaret buyurulur. "Bir habbe" ile abdin vücûd-ı mevhûmuna işâret buyurulur. Ya'ni, "Vücûd-ı mevhûmunu Allâh Teâlâ hazretlerinin emrinde ve irâdesinde fânî kılmak, bu pazara bir paralık nakid ile çıkmakdır ve bu hâl, “Allâh için olmak"dır; ve "Allâh için olmak" dahi, o habbeyi vermekdir. Bunun mukābilinde de "kânellâhu leh" ["Allâh onun için olur"] satın alınmış olur." Ma'lûmdur ki, insan pazara çıktığı vakit, sevdiği ve istediği şeyi satın alır. Abd bu pazarda vücûd-ı mevhûmunun nakdini irâde-i Hak muvâcehesinde sarf etmekle, Hakk'ı sevdiğini ve O'nu satın almak istediğini göstermiş olur. Ve bu alışveriş neticesinde de Allâh o abd için olur. Ve abdin vücûd-ı izâfi-i mevhûmu, vücûd-ı hakîkî-i Hak'da fânî olup, ondan Hakk'ın sıfatı zâhir olur. Nitekim hadîs-i kudside من احبنى قتلته ومن قتلته فأنا ديته Ya'ni, “Kim ki beni severse, ben onu öldürürüm ve öldürdüğüm kimsenin diyeti de ben olurum!" buyurulmuşdur. Bu beyt-i şerîfin hulâsası: “Vücûd-ı abdânîsini, vücûd-ı Hakkānîde fânî kılan kimse, vücûd-ı Hak ile bâkî olur" demekdir.
2604. Zîra ki kararsız zayıf olan bu hüviyet, o dâim olan Rabb'in hüviyetinden mevcud oldu.
“Hüvvî”, “hüvve mensûb" ma'nâsınadır. Ve ekseriyâ "ya” ile tâ-yı masdariyyet ziyâde edip "hüvviyyet" şeklinde isti'mâl edi[lir]; şahsiyet ve hakîkat ve zât murâd olunur. Burada masdariyet "tâ"sı olmaksızın isti'mâl buyurulmuşdur. Ma'lûm olsun ki, hem Hakk'ın ve hem de abdin hüviyeti sâbitdir; fakat Hakk'ın hüviyeti mutlak ve abdin hüviyeti mukayyeddir ve Hakk'ın hüviyeti hakîkî ve abdin hüviyeti ise izâfidir. Meselâ suyun bir şahsiyeti ve hakîkati olduğu gibi, buzun dahi bir şahsiyeti ve hakîkati vardır; fakat buzun şahsiyeti kararsız ve zayıfdır. Onun şahsiyyeti ve hüviyeti buza nazaran daha devamlı olan suyun hüviyetinden ve şahsiyetinden mevcûd olur. Bu misâl gibi, abdin sebâtsız ve fânî ve zayıf olan şahsiyeti ve hüviyeti, dâim ve bâkî olan Rabbü'l-âlemîn hazretlerinin hüviyetinden ve onun vücûd-ı mutlakından mevcûd oldu.
2605. Fânî olan hüviyet vaktaki kendisini ona teslîm etti, bâkî, dâim oldu ve asla ölmedi.
Abd, kendisinin fânî ve zayıf olan hüviyyet-i izâfîsini, dâim ve bâkî olan Hakk'ın hüviyyet-i mutlakasına teslîm ettiği vakit, kendi sıfatlarından soyundu, o bâkî olan hüviyyet-i mutlakanın sıfatlarını giydi ve asla ölmedi.
2606. Havadan ve toprakdan korkan katre gibi ki, bu ikisi ile helâk olur.
Ya'ni, insanın vücûd-ı izâfîsi denizden ayrılan bir katreye benzer. Katre kendi şahsiyetini ve taayyününü gāib edeceği mülâhazasıyla havadan ve toprakdan korkar. Havadan korkar, çünki katrenin kesâfetini bel' eder; ve toprakdan korkar, çünki toprak katreyi kendi zerrâtı arasına cezb eder, netîcede katrenin şahsiyeti gāib olur.
2607. Vaktaki kendi aslı olan deryaya sıçradı, güneşin harâretinden ve havadan ve toprakdan kurtuldu.
Vaktâki güneşin harâretiyle toprakdan tebahhur edip havaya çıkar ve havada tekâsüf edip bulut olur ve bulutlar tekâsüf ederek yağmur olur, tekrâr su hâlinde denize dökülür; o katre güneşin harâretinden ve havadan ve toprakdan kurtulur, ya'ni, istihâlâtdan yakasını kurtarır.
2608. Onun zahiri deryada gaib oldu; fakat onun zâtı ma'sûm ve ayağı yerinde ve iyidir.
"Abdin katre mesâbesinde olan vücûd-ı unsurîsi ve taayyünü, vücûd-ı mutlak deryâsında eridi ve gāib oldu. Fakat onun ilm-i ilâhîde bir sûreti ve ayn-ı sâbitesi var idi, o bilcümle istihâlâtdan mahfûz ve ma'sûm kaldı ve dâimâ yerinde durur.” Zîrâ الاعيان ما شمت رائحة الوجود demişlerdir. Ya'ni, “A'yân-ı sâbite vücûd-ı izâfî kokusunu koklamadı” demek olur. Ve o hoşdur ve latîfdir. Meselâ ressâm bir resim levhasını yapacağı vakit, levhanın sûretini ilminde hazırlar, sonra ona hâriçde bir vücûd verir. Levhanın ressâmın ilminde bir hakikatı sâbitdir, o mahv olmaz; fakat o hakikat dâimâ yerinde durur. Hâriçdeki levha ile beraber mertebe-i ilimden dışarıya çıkmaz; binâenaleyh bu vücûd-ı ilmî vücûd-ı hâricî kokusunu koklamamışdır. Ve kemâl-i letâfetle ressamın ilminde sabitdir. Abdin hüviyeti de bu misâle muvâfıkdır.
2609. Ey katre âgâh ol, kendini nedemsiz ver, tâ ki katrenin bahasında denizi bulasın!
Ey vücûdât-ı izâfiyyenin bir katresi olan abd, aslâ pişmân olmaksızın kendini vücûd-ı hakîkî deryâsına ver! Tâ ki bu katre-i vücûdun bahâsı olarak vücûd-ı Hakkānî denizini bulasın!
2610. Ey katre âgâh ol, kendine bu şerefi ver; denizin köpüğünde telef olmakdan emîn ol!
"Ey katre mesâbesinde olan sâlik, âgâh ol, kendine vücûd-ı Hakkānî ile kâim olmak ve yaşamak şerefini ver ve bu şerefi bulmağa sa'y et! Denizin köpüğü mesâbesinde olan bu vücûd-ı izâfî âlemi içinde telef ve harâb olmakdan emîn ol!" Azîz Nesefî hazretleri buyururlar ki: "Bir kimsenin rûhu, makām-ı îmânda iken bedenden ayrılırsa, o rûhun terakkîsi felek-i Kamer'e kadar olur. Ve eğer makām-ı ibâdetde iken mufârakat ederse, felek-i Utârid'e kadar olur. Velhâsıl dünyâda rûhu hangi makāmda iken mufârakat ederse rücû'u o makāma kadar olur. Fakat kendinin makām-ı evveline kadar urûca kādir olamayan kimseye azîm teessüf olunur. Bu hayât-ı dünyeviyyede iken makām-ı îmâna erişmemiş olan kimsenin rûhu, bidâyetde hangi makāmdan gelirse gelsin, âsumâna urûc edemez. Âlem-i süflîde kalır ve âlem-i süflî ise cehennemdir."
Gerek beyt-i şerifde ve gerek Azîz Nesefî hazretlerinin îzâhâtında sûre-i A'râf da olan إِنَّ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةِ (A'râf, 7/40) Ya'ni, "Bizim âyâtımızı tekzîb ve ondan istikbâr edenler için göğün kapıları açılmaz ve cennete giremezler" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.
2611. Muhakkak böyle devlet kimin eline gelir, bir deniz katreyi takāzā-ger olmuşdur.
Muhakkak böyle bir devlet, ya'ni, insân-ı kâmilin senin ayağına kadar gelip seni da'vet etmesi devleti ve saâdeti kime nasib olmuşdur. Zîrâ katre mesâbesinde olan bir nâkısı, bir deryâ-yı hakikat olan kâmil taleb edici olmuşdur.
2612. Allah için, Allah için! Çabuk sat ve satın al. Bir katreyi ver, gevher dolu olan denizi götür!
2613. "Allah için, Allah için! Hiçbir te'hîr etme, zîrâ bu söz lutuf denizinden geldi!"
Ba'zı nüshalarda "bahr-ı lutf" yerine "ka'r-ı lutf" vâki'dir. Ya'ni, “Bu da'vet ve va'd husûsunu kabûl için, ey Fir'avn veyâ Fir'avn meşrebinde olan kimse, teahhür etme! Zîrâ bu sözler lutuf denizi veyâhud lutf-ı Hakk'ın ka'rı olan bir insân-ı kâmilden vâki' oldu."
2614. "Lutuf, bunun lutfu içinde gaib olur; zîrâ esfeli, yedinci felek üzerine gider."
“Bu, insân-ı kâmilin sana karşı yaptığı lutuf içinde gāib olup, hiç mesâbesinde kalır." "Esfelî" deki "yâ”, vahdet için olursa, en aşağı olan bir kimse; ve nisbet için olursa, "âlem-i süflîye mensûb olan bir kimse" demek olur. Ya'ni, "Zîrâ bu lutfun neticesinde en aşağı olan bir kimse veyâhud âlem-i esfele mensûb olan bir kimse, yedinci felek üzerine urûc eder." Felek ile, merâtib-i nefse işaret buyrulduğu takdirde, yedinci felek nefs-i kâmile ve sâfiye olur.
2615. "Agâh ol ki, sana pek acîb bir oyun vaki oldu. Talib bunu asla talebde bulamaz!"
Ankaravî hazretleri "bâz" kelimesine iki türlü ma'nâ vermişdir. Birisi "oyun" ve dîğeri "doğan" demekdir. Her iki ma'nâya göre de "bâz"dan murâd, Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'ı da'veti ve ona dört fazîlet va'd etmesidir. Bunun zımnında her asırdaki insân-ı kâmil ile insân-ı nâkıs arasındaki münâsebât mevcûddur. Ya'ni, "Ey Fir'avn, âgâh ol ki, sana pek acîb bir oyun veyâhud doğan kuşu düştü. Bir-takım tâlibler bunu isterler de, bu talebleri içinde bulamazlar." Aşağıdaki kıssaya nazaran "bâz"ın doğan ma'nâsına olması daha müreccah görünür.
2616. Dedi: "Ey mesture, Hâmân'a söyliyeyim, şaha vezîrin re'yi lâzımdır!"
Fir'avn, Asiye'nin bu sözlerini dinledikden sonra dedi ki: "Ey nazar-ı halk-dan örtünmüş olan Asiye, Mûsâ'nın da'vetini ve va'dlerini vezîrim olan Hâ-mân'a da söyliyeyim; zîrâ şâha vezîrin re'yi de lâzımdır." "Mestûre" ta'bîriyle rûha işâret buyurulur; zîrâ rûh, enzâr-ı hissiyyeden mestûrdur, ve Hâmân ile de nefse ve hevâ-yı nefse işâret buyurulur. Zîrâ akıl hem rûhu ve hem de nef-si dinler. Aklın va'd ettiği huzûzat, âcil (آج) ve nefsin va'd ettiği huzûzât, 'âcil (عاجل) olduğundan, nefis ekseriyâ aklı çeler ve kendi tarafına meyl ettirir.
2617. Dedi: "Bu sırrı Hâmân'a söyleme! Kör bir kocakarı doğanı ne bilir!"
Asiye Fir'avn'a dedi: “Bu sırrı vezîrin olan Hâmân'a söyleme! Zîrâ o fazâ-ili ve insân-ı kâmilin kadr ve menziletini anlıyamaz; o gözünü ancak maddi-yâta dikmişdir; ilim ve irfânı takdîr edememek husûsunda kör bir kocakarı hükmündedir. Kör bir kocakarı av için terbiye edilmiş olan bir doğan kuşunu ne bilir?" Onun doğan ile olan muâmelesi âtîdeki kıssaya mutâbıkdır.