İçeriğe atla

Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a dört fazîletin tamâmını şerh etmesi

24. bölüm / 48 · 2428 kelime · ~13 dk okuma

2558. “Ey Musâ kâfî kıl, üçüncü va'di söyle; zîrâ benim kalbim onun ıztırabından gāib oldu!"

Bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr efendimiz Fir'avn'ın kıssasına rücû' buyururlar. Fir'avn dedi ki: “Ey Mûsâ, beyân ettiğin hakāyık ve nasâyih kâfidir; bu kadar ile iktifâ edip, îmân ettiğim halde nail olacağım dört faziletin üçüncüsünü de söyle; zîrâ kalbim bu üçüncü fazíletin merâkından çırpınıp gäib oldu. Ya'ni, kalbim bu merâkda müstağrak olup, başka şey düşünemeyecek bir hâle geldi!" Ey kāri-i muhterem, ma'lûmun olsun ki, Mesnevî-i Şerifin bu kıssaları geçmiş zamânın Mûsâ'sı ile Fir'avn'a mahsûs değildir. Alem teceddüd-i emsâl ile, halk-ı cedîd içindedir; binâenaleyh her zamanda Mûsâ meşrebinde olan kâmiller ile, Fir'avn meşrebinde olan zâlimler mevcutdur. Bu kıssalardaki dekāyıkın cümlesine şumûlü vardır.

2559. Mûsâ dedi: “O üçüncüsü, iki cihana mensub olan iki kat mülkdür, hasımdan ve adûdan halisdir."

"Hasım", cenk ve cidâl ve nizâ' eden kimse; ve "adüv", dostun zıddı olan düşman ma'nâsınadır ki, hasımdan daha şedîddir. Ya'ni, Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a cevâben buyurdu: "İslâm olduğun halde sana gelecek olan üçüncü fazîlet, iki cihâna, ya'ni, dünyaya ve âhirete taalluk eden iki kat mülkdür ki, o mülk içinde sana karşı nizâ'a ve cidâle kıyâm eden ve düşman olan bir kimse bulunmaz; dünyada ve âhiretde huzûr-ı kalb ile yaşarsın. Nitekim böyle bir va'di Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz dahi Rûm pâdişâhı Herakl ile Mısır melíki Mukavkıs'a yazdığı mektublarda اسلم تسلم يؤتك الله اجرك مرتين ya'ni "Müslüman olduğun takdirde Allâh Teâlâ hazretleri sana iki kere ecir verir" buyurmuşlar idi.

2560. "Şimdi malik olduğun o mülkden daha ziyâdedir; zîrâ o cenk içinde ve [2570] bu sulh içindedir."

Ya'ni, "Sana gelecek olan iki kat mülk, şimdiki mülkünden ve saltanatından daha mükemmeldir; zîrâ şimdiki mülkünün içinde muhâliflerin ve düşmanların vardır; bu verilecek olan mülkün içinde ise aslâ düşman yokdur, hep dostdur."

2561. "O ki, sana cenk içinde böyle bir mülk verir, nazar et, sulh içinde sana nasıl sofra koyar."

Ya'ni, "O Allâh Teâlâ hazretleri ki, cenk ve nizâ' âlemi içinde böyle bir mülk ve saltanat ihsân eder, bak ki, sulh ve selâmet âlemi içinde ihsân buyurduğu bir mülkün ni'met sofrasını acabâ nasıl kurar?"

2562. O kerem ki, cefâ içinde sana bunları verdi, bak vefâ içinde iftikad ne olur!

“İftikād”, gāib olmuş bir şeyi aramak ma’nâsınadır. Ya’ni, “Hak Teâlâ hazretlerinin o keremi ki, cefâ ve ezâ âlemi olan bu vücûd-ı izâfî içinde sana bu mülk-i zâhiri ve saltanat-ı kāhiri verdi; bak ki vefâ âlemi olan, âlem-i rûhâniyyet içinde o kerem-i ilâhînin seni arayıp bulmaması nasıl olur?”

2563. Dedi: “Ey Mûsâ dördüncüsü nedir? Çabuk açık söyle, sabrım gitti ve hırsım ziyâde oldu!”

Fir’avn dedi: “Ey Mûsâ, îmânıma bedel nâil olacağım dördüncü fazîlet nedir, çabuk açıkça söyle; zîrâ onu anlamak hususunda sabırsız oldum ve o fazîlete hırsım ve tama’ım ziyâde oldu.”

2564. Dedi: “Dördüncü odur ki, sen delikanlı kalırsın, kılın zift gibi ve yü-zün erguvân gibi!”

Mûsâ (a.s.) Fir’avn’a cevâben dedi: “Dördüncü fazîlet odur ki, sen ecelin gelinceye kadar hiç ihtiyarlamazsın, saçın sakalın zift gibi kapkara ve yüzün dahi erguvân çiçeği gibi penbe olarak delikanlı bir halde kalırsın!”

2565. “Bizim indimizde renk ve koku çok kâsiddir; fakat sen süflîsin, biz de sözü süflî yaptık.”

Bizim gibi enbiyâ ve bizim vârislerimiz olan evliyâ indinde sûret âlemindeki renklerin ve kokuların aslâ i’tibârı ve revâcı yokdur; zîrâ hepsi fânîdir ve âriyetdir ve fânî ve zâil olan şeylere gönül bağlamak, idrâkleri pek aşağı tabakada bulunan çocuklara ve çocuk meşrebinde olan adamlara yakışır. Sen de ey Fir’avn, onlar gibi süflîsin, binâenaleyh biz de sözümüzü senin idrâkin mertebesine indirip, süflî yaptık.”

2566. Renkden ve kokudan ve mekândan iftihar, çocukların sevinmesi ve al-danmasıdır.

Renkli libaslardan ve güzel kokulardan ve süslü mekânlardan iftihâr etmek, çocukların sevinmesi ve aldanması eseridir. Zîrâ renkli esvâb giyip, gü- zel koku sürünmek ve müzeyyen evlerde oturmak ile iftihâr etmek ucüb ve kibir alâmetidir; ve ucüb ve kibir ise çocukların işidir. İnsanın kıymeti bunlar ile değildir, ancak ilim ve irfân iledir; ilim ve irfân ise ucbü ve kibri izâle eder. Çünki ilim ve irfân sâhibi olan bir kimse kendisinin mâhiyetini düşündüğü vakit, kendi bidâyetini ve bir uzv-i süflîden diğer uzv-i süflîye akıtılmış sümük parçası ve nihâyetini dahi, öldükden sonra bir lâşe ve cîfe ve bu iki murdar hâlin arasında da kendisini necâset hamalı bulur. İmdi böyle bir vücûdu süslemek, ona ne kıymet verebilir?

بیان این خبر که كَلِّمُوا النَّاسَ عَلَى قَدَرِ عُقُولِهِمْ لا عَلَى قَدَرِ عُقُولِكُمْ حَتَّى لَا يُكَذِّبُ اللَّهَ وَرَسُولَهُ "Nâsa akılları mikdârınca söyleyiniz, kendi akıllarınız mikdârınca değil, tâ ki Allah'ı ve onun Resûl'ünü tekzîb etmesinler!" hadîs-i şerîfinin beyânındadır

2567. Vaktaki çocuk ile muamele vâki' oldu, çocukların dilini de açmak gerekdir.

"Ser u kâr", muâmeleden kinâyedir, "üftâden" masdarıyla kullanılır (Bahâr-ı Acem). Ya'ni, "Çocuklar ile muâmele ve münasebet vâki' olduğu vakit, onların idrâkine göre söz söylemek ve onların dillerini kullanmak lâzım gelir." Ma'lûmdur ki, herkesin idrâkinin fevkınde söz söylemek, o sözün red ve inkârını mûcib olur. Bir çocuk nasıl ki kendi idrâki derecesinde sözler söylemek ve nasîhatler etmek suretiyle büyükler tarafından terbiye olunursa, kâmil insanlar dahi, nâkıs insanları o tarz üzere terbiye buyururlar. Velhâsıl çocuklar ile muâmeleye mecbûr olduğun vakit dersin:

2568. Ki, "Mektebe git, tâ ki sana kuş satın alayım, yahud kuru üzüm ve ceviz ve fıstık getireyim!"

"Küttâb", burada mekteb ma'nâsınadır. Ya'ni, "Çocuğu mektebe teşvik için, "Haydi çocuğum sen mektebe git, ben sana güzel bir kuş alırım, yâhud türlü türlü yemişler getiririm!" diyerek onun idrak edebileceği şeyleri mükâfât olarak gösterirsin. Bunun gibi, mürşid-i kâmil dahi sâliklere, çalış, filân makāma gelirsin, o makāmda şöyle ve böyle zevklere nâil olursun derler; ve riyâzet ve mücâhedâta teşvik ederler. Eğer onlara "Bu işin neticesi Hakk'ın vücûdu muvâcehesinde ezvâk-ı sûrî ve ma'nevîden keff-i yed edip, kendi vücûd-ı mevhûmunu yok etmekdir!" deseler, bunun ne demek olduğunu anlamazlar ve korkup kaçarlar idi. Bunun gibi Mûsâ (a.s.) dahi Fir'avn'a anlıyacağı tarzda söyleyip, buyurur ki:

2569. "Farz et ki, tenin bu gençliğinden başkasını bilmezsin, ey eşek, gençliği de arpa tut!"

"Ey sûret-i zâhirenin meftûnu olan Fir'avn, farz et ki, sen cismin bu gençliğine meftûnsun, ondan başkasını bilmiyorsun. Ey eşek meşrebli, o gençliği de, senin fikrini besleyen ve cismini semirten arpa farz et!" Hind nüshalarında ikinci mısra' `این جوانی را بگیرای خرس پیر` ya'ni, "Bu civanlığı da ey ayı pîr farzet!" demek olur.

2570. "Yüzüne hiçbir buruşukluk düşmez, senin o mübarek gençliğin taze kalır."

"Ajeng", ihtiyarlık sebebiyle vücûda ârız olan buruşukluk; “ferruh”, mübârek ve hümâyûn ve zîbâ yüz ma'nâsınadır; Letâifu'l-Lügāť ın beyânına göre aslı "fer-ruh"dur. “Fer", zîbâ ve yakışıklı demekdir. Ya'ni, "Ey Fir'avn o meftûnu olduğun cismin gençliği devam eder ve yüzünde aslâ buruşukluk olmaz; senin o yakışıklı ve mübarek gençliğin tâze kalır."

2571. "Ne senin yüzüne ihtiyarlığın pejmürdeliği gelir, ne de senin servi gibi boyun iki kat olur."

"Nejend", müteaddid ma'nâları vardır, burada "pejmürde" ma'nâsı münâsibtir ve "nûn”un kesriyle de ["nijend"] telaffuz ederler. Ba'zı nüshalarda "nejend" yerine "nişân" yazılmışdır: "Yüzüne ihtiyarlık alâmeti gelmez" demek olur.

2572. Ne delikanlılığın kuvveti senden nâkıs olur, ne de dişlere bozukluk, yâhud ağrı gelir.

2573. Ne zevclerin şehvet ve cima'ında eksiklik olur ki, kadınlara senin za'fından usanç gelir.

"Ba'l", Kâmûs'un beyânına göre "zevc ve zevce" ma'nâsınadır. Zevce de "ba'le" dahi derler. Cemi "ba"nın kesriyle “biâl" gelir. "Baûl" ve "baûle" dahi gelir. "Tams", cimâ' ma'nâsınadır; ve “şehvet", taâm şehveti ma'nâsına olmak da münasibdir. Ya'ni, "Zevclerin şehvet ve cimâ'ında eksiklik olmaz; zîrâ o cimâ' za'fından dolayı kadınlara erkekden usanç ve istikrâh gelir." Çünki kadınlar kendi şehvetlerini tatmîn için kuvvetli zevc isterler.

2574. Gençliğin feri sana öyle açılır ki, Ukkâşe'nin müjdesi ona kapı açtı.

Ma'lûm olsun ki, bu Mesnevî-i Şerif de Hz. Mevlânâ efendimizin âdet-i latîfleri, bir kıssa zımnında, o kıssadaki eşhâsın ahvâl-i rûhiyyelerini hâiz olan her asrın insanlarını irşâd etmekdir. Nitekim bu bahsin mevzû'u Mûsâ (a.s.) ile Fir'avn'dır; ve her asırda Fir'avn'ın ahvâl-i rûhiyyesini ve meşrebini hâiz olan zâlimler mevcûd olduğu gibi, onlara nasihat edip, doğru yola da'vet eden kâmiller de vardır. Mürşid-i kâmil, ehl-i dünyâ olan Fir'avn meşrebindeki insanları îmân-ı resmî ve taklîdîden, îmân-ı hakîkîye da'vet edip der ki: "Ey sûret-perest, bu âlem-i sûretde hastalıklar ve illetler ve ihtiyarlığın îcâbâtı olan acz-i cisim vardır. Rûh ve ma'nâ âlemine dön ve îmân-ı hakîkî ve yakînî ile mü'min ol ki, cism-i kesîfin, ahkâmı altında zebûn olmakdan kurtulasın ve bu cism-i kesîfin rûh-ı latîfe mübeddel olsun. Böyle olduğu vakit, sana öyle bir gençlik feri ve revnakı açılır ki, ashâb-ı kiramdan Ukkâşe (r.a.) hazretlerinin verdiği müjde, o gençlik revnakının kapısını açtı. Ya'ni, Ukkâşe hazretleri Resûl-i Ekrem Efendimiz'e verdiği müjde ile bu gençlik revnakının kapısını kendi üzerine açtı ve cennet ehlinden oldu. Ya'ni, cennet-i 'âcili buldu ki, bu cennet-i 'âcil, cism-i kesîfin ahkâmından kurtulup, rûh-ı latîfin ahkâmı ve te'sîri altına girmektir. Hz. Ukkâşe'nin kıssası budur ki: Resûl-i Ekrem Efendimiz'e, rebîü'l-evvel ayında âlem-i bekāya intikāl buyuracakları vahy olundu ve ölüm tecellî-i Zâ- tî olduğundan, Zât-ı Hakk'a müştâk olan Server-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz: "Safer ayının çıktığını her kim bana müjdeler ise, ben de onu cennet ile müjdelerim" buyurdular. Ashâb-ı kirâmdan Hz. Ukkâşe bu müjdeyi verdi. Nitekim âtîdeki sürh-i şerîfde beyân buyurulur.

قوله عليه السلام من بشرني بخروج صفر بشرته بِالْجَنَّةِ

Peygamber (a.s.)ın "Her kim safer ayının çıktığını bana müjdeler ise, ben onu cennet ile müjdelerim" kavl-i şerîfinin beyânı

2575. Ahir zamanın Ahmed'ine intikāl, cidalsiz rebîu'l-evvelde geldi.

Ya'ni, âhir zamânın Hakk'a en ziyâde "Hamd-i kâmil ile hamd eden" bir zât-ı mübâreki olan Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz'in âlem-i bekāya intikāli ehl-i Sünnet ve cemâat indinde cidâlsiz ve ihtilafsız rebîu'l-evvel ayında vâki' oldu. Hz. Resûl-i Ekrem'in bu ayda intikālleri tevâtüren ve müttefikan vâki' olan rivâyât ile sâbitdir. Şîa tâifesi safer ayında olduğunu iddia ederlerse de, bu iddiâ tevâtüre muhâlifdir.

2576. Vaktaki onun kalbi bu vakt-i nakilden haber bulur, o akl ile o vaktin âşıkı olur.

Ya'ni, "Resûl-i Ekrem hazretleri keşf-i kalbî ile âlem-i bekāya nakl edeceklerinden haberdar oldu. O hazret-i Seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn, keşf-i aklî ile o vakt-i naklin âşıkı oldu. Zîrâ aklın keşfi budur ki, bu vücûd-ı kesîf, kendi kesâfetinden soyunmadıkça, kendi hakikati olan vücûd-ı latîfe kavuşamaz. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in ümmet-i merhûmesinden ölümün âşıkları çokdur. Ezcümle Hallâc-ı Mansûr hazretleri Cenâb-ı Hak'dan harâbî-i zâhiri ve hedm-i vücûdu taleb edip derdi: الهي أفنيت ناسوتيتى فى لاهوتيتك فبحق ناسوتيتى في لاهوتيتك ان ترحم على من سعى في قتلى Ya'ni ilâhî, nâsûtiyetimi senin lâhûtiyetinde ifnâ et- tim, binâenaleyh lâhûtiyende olan nâsûtiyetim hakkı için benim katlime sa'y edenlere rahmet eyle!" Ve Hz. Pîr efendimiz dahi şöyle buyurmuşlardır. "Her kim ölürse, onun düşmanı keyifle bâde-nûş olur, benim düşmanım benim ölümümden kör olur vesselâm!" Ve diğer bir beyitde şöyle buyururlar: "İntikāl için "essalâ!" na'rası geldiği vakit, biz âlem-i bekānın kapısından oynayarak gireriz."

2577. Vaktaki safer gelir, bu aydan sonra sefer yapacağım diye, saferden şad olur.

Safer ayı geldiği vakit, Resûl-i zîşân Efendimiz, ben bu aydan sonra, ma'şûk-i hakîkî olan Hâlık'ım tarafına sefer edeceğim ve âlem-i kesâfetden kurtulup, âlem-i letâfete kavuşacağım, diye safer ayından mesrûr olur.

2578. Her bir gece, gündüze kadar bu hüdânın şevkınden "Ey a'la yolun refîkı!" derdi.

"Zeden", masdarının ma'nâ-yı aslîsi "vurmak"dır; fakat Burhân-ı Katı'ın beyânına göre, bu masdar mürekkeb olduğu vakit, pekçok ma'nâda isti'mâl olunur. Burada da, "demek" ve söylemek ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Resûl-i zîşân Efendimiz vakt-i rihleti gelinceye kadar, her gece, gündüze kadar اللهم انت الرفيق الأعلى ya'ni, "Ey benim Allah'ım, sen refik-ı a'lâsın!" diye hitâb buyururlardı." Beyt-i şerîfdeki "hüdî", "hüdâ" kelimesinin imâle olunmuşu olursa, "doğru yola gitmek"e denir ki, "reşâd" ma'nâsınadır; ve "doğru yola delâlet" etmek ma'nâsınadır. Ve eğer "he"nin fethi veya kesri ve “dâl”ın sükûnuyla "hediy" ve "hidiy" olursa, "yol ve reviş" ma'nâsına gelir ki, beyt-i şerîfin ma'nâsına bu ikinci vecih daha muvâfıkdır. Ya'ni, "Ma'şûkun yolunun şevkinden, ey a'lâ yolun refîkı!" derdi. Ankaravî hazretleri bu hadîs-i اللهم اغفر لي وارحمنى والحقني بالرفيق الأعلى veyahud اللهم الرفيق الأعلى sûretinde şerifi nakl etmişdir ve Hind şârihlerinden Bahrü'l-Ulûm ve İmdadullâh (kuddise sırrıhumâ) hazarâtı dahi اللهم انت الرفيق الأعلى tarzında nakl etmişlerdir. Bu ikin- ci rivâyet beyt-i şerîfin ma'nâsına tevâfuk etmektedir. وَهُوَ مَعَكُم أَينَ مَا كُنتُم (Ha dîd, 57/4) Ya'ni, "Nerede olursanız O sizinle beraberdir" âyet-i kerîmesi mû- cibince Hak Teâlâ hazretleri dünyâda ve ukbâda dahi refik-ı a'lâdır, ancak bunun böyle olduğunu bilen bilir.

2579. Dedi: "Her kimse ki, bana müjde verir, safer, ayağını cihandan hârice. koyduğu vakit."

Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretleri ashâb-ı kirâmına hitâben buyurdu ki: "Her kim safer ayının çıktığını bana müjde verirse ve derse:"

2580. "Ki, safer geçti ve rebî' ayı oldu, ben de ona müjdeci ve şefî' olurum." [2590]

2581. Ukkâşe dedi ki: "Safer geçti ve gitti!" "Ey koca arslan muhakkak cen- net senin içindir!" buyurdu.

Müjde-i Resûlullâh üzerine Hz. Ukkâşe: "Yâ Resûlallah safer ayı geçti git- ti!" diye haber verdi. Server-i âlem Efendimiz dahi: "Ey koca arslan, muhak- kak cennet-i 'acili ve âcili kazandın!" buyurdu.

2582. Bir başkası "O safer geçti!" diye geldi. "Müjdeden nef'i Ukkâşe gö- türdü!" buyurdu.

Hz. Ukkâşe'den sonra ashâb-ı kirâmdan dîğer birisi geldi ve: "Yâ Resûlal- lâh safer ayı geçti!" diye haber verdi. Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdular ki: "Bu müjdeyi senden evvel Ukkâşe getirdi ve müjdenin mükâfâtı olan cenne- ti de aldı." Bu beyt-i şerifde insân-ı kâmilin emrini îfâ için sür'at ve acelede hayır ve menfaat olduğuna işâret buyurulur.

2583. Binaenaleyh rical âlemin naklinden mesrûrdurlar; ve onun bekāsından bu çocuklar mesrûrdurlar.

"Ricâl"den murâd, kendi mebdeine vâsıl olan evliyâ-yı kirâmdır ki, onlara "bâliğ" dahi derler. Ve "çocuklar"dan murâd, dahi, henüz bu mertebe-i bülûğa vâsıl olamayan efrâd-ı beşerdir. "Bülûğ ve hürriyet" hakkındaki tafsilât Azîz Nesefî hazretlerinin Bülüğ ve Hürriyet risâlesinde mündemicdir, burada zikri uzun olur. Ya'ni, bu hayât-ı dünyeviyyede tecelliyât-ı zâtiyyeye mazhar olan ricâlullâh, bu tecellînin devamına mâni' olan bu âlem-i kesâfetden ölüm vâsıtasıyla intikāl etmelerinden memnûn ve mesrûrdurlar; ve bu tecellîden bî-haber olan efrâd-ı beşer ki, onlar çocuklar gibi laib ve lehvden ibaret olan bu hayât-ı dünyeviyyeye aldanmışlardır; onlar bu hayât-ı dünyeviyyenin bekāsından ve devamından memnûn ve mesrûrdurlar." Birinci mısra'daki "pes", Hind nüshalarında "bes" yazılmışdır. "Bes ricâl", "çok ricâl" demek olur.

2584. Çünki o kör olan kuş latîf suyu görmedi, onun önünde acı su kevser görünür.

"Kuş"tan murâd, rûhdur; "latîf su"dan murâd, hayât-ı hakîkî; ve “acı su"dan murâd, hayât-ı fânîdir. Ya'ni, "Bu hayât-ı dünyânın meftûnu olan efrâd-ı beşerin rûhları, hayât-ı hakîkiyye ve bakıyeyi görmediğinden, onların indinde bu hayât-ı fâniye, kevser suyu gibi latîf görünür ve aslâ bu hayâtdan ayrılmak istemezler."

2585. "Senin ikbalinin suyu tortu olmaz!" diye Mûsâ böyle kerâmet sayardı.

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a: "Îmân ettiğin takdirde, senin ikbâlinin suyu, hâdisât-ı müellime ile tortulanmaz ve sâf olarak müreffehen yaşarsın!" diye birtakım kerâmetleri ve faziletleri saydı.

İkinci mısra' Hind nüshalarında هم بدینسان بی قدم ره می سپرد suretindedir. "Bu üslûb ile dahi kademsiz yol tevdî' etti" Ya'ni, Mûsâ (a.s.) bu fezâili ta'dâd etmek üslûbu ile de Fir'avn'a kademsiz ve adım atmak zahmeti olmaksızın salâh yolunu tevdî' etti ve gösterdi, demek olur.

2586. Dedi: "İhsan ettin ve iyi söyledin, velâkin ta ki ben iyi dost ile meşveret edeyim!"

"Nikû güftî", "ahsente" ta'bîr-i Arabîsinin tefsîridir. "Tâ künem" de "tâ" terâhî içindir. Ya'ni, Fir'avn, Mûsâ (a.s.) a cevâben dedi ki: "Güzel söyledin, fakat evvelen iyi dost ile meşveret edeyim de, kabûl mes'elesini sonraya bırakalım!" demek olur.