Mûsâ (a.s.) ın Fir'avn'ın îmânının ücreti için o dört fazîleti şerh etmesi
23. bölüm / 48 · 3047 kelime · ~16 dk okuma
2518. Mûsâ dedi ki: "O dördün evvelkisi, senin cismine devamlı bir sıhhat ola!"
Mûsâ (a.s.) dedi ki: "Ey Fir'avn, o dediğim dört fazîletin birincisi senin cisminde devamlı bir sıhhat ve âfiyet olur, hiç hasta olmazsın."
2519. "Bu illetleri ki, tıbda demişlerdir, ey muhterem, senin cisminden uzak olur."
"Ercümend", azîz ve muhterem ve kadr ve i'tibâr sahibi olan kimse demekdir. Fir'avn'ın hükümdarlığına ve izzet-i sûrîsine işâret buyurulur. Ya'ni, "Ey izzet-i sûrî sahibi olan Fir'avn, tıb kitablarında yazılı olan illetlerin ve hastalıkların envâ'ı senin cism-i unsurînden uzak olur."
2520. "Saniyen, senin için uzun ömür olur ki, ecel senin ömründen ihtiraz [2530] tutar."
"Tevhîd-i ilâhî mukābilinde sana gelecek olan ikinci fazîlet ömrünün uzun olmasıdır ki, ecel senin ömründen sakınır, ya'ni, sana birçok vakit ecel gelemez."
Ma'lûm olsun ki, ömrün uzalması ve kısalması hakkında muhtelif kaviller vardır. Bir kavle göre ömrün uzalması ve kısalması mümkindir. Nitekim rivâyet olunur ki, Ömer İbn Hattab (r.a.) hazretleri hâl-i ihtizârda iken Ka'bü'l-Ahbâr (r.a.) geldi, dedi ki: "Vallâhi, eğer Ömer Hak Teâlâ'ya ecelini te'hîr için duâ etse, te'hîr ederdi!" Ona dediler ki: Bu nasıl mümkin olur? Halbuki Hak Teâlâ hazretleri, فإذا جاء أجلهم لا يستأخرون ساعة ولا يستقدمون (A'râf, 7/34) ya'ni, "Onların eceli geldiği vakit, bir sâat tekaddüm ve teahhur etmez!" buyurdu.
Ka'bü'l-Ahbâr hazretleri cevaben: "O hüküm hâl-i ihtizâra nazarandır, bu halden evvel ömrün ziyâde ve noksan olması câiz olur" dedi ve sûre-i Fâtır'da vâki' وَمَا يُعَمَّرُ مِن مُّعَمَّرٍ وَلَا يُنقَصُ مِنْ عُمُرِهِ إِلَّا فِي كِتَابٍ إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللَّهِ يَسِيرٌ (Fâtır, 35/11) ya'ni, “Bir kimsenin ömründen ziyâde ve noksan olmaz, ancak levh-i mahfûzda ziyâde ve noksanlığı mukadderdir. Bu ömrün uzatılması ve kısaltılması Allâh Teâlâ'ya kolaydır" âyet-i kerîmesini okudu. Beyt-i şerîfde de bu ma'nâya işâret buyurulmuşdur.
2521. Ve düz ömürden sonra olmıya ki, cihandan na-murâd, olarak hârice gidesin!
Ve sıhhat ve selâmetli olan uzun ömürden sonra, dünyâdan âhirete murâdsız olarak gitmezsin, ya'ni, murâdât-ı uhrevîye nâil olduğun halde vefât edersin.
2522. Belki çocuk süt istediği gibi, ecel isteyici olursun, bir rencden değil ki, seni esîr tutar!
Saâdet-i uhreviyye sana münkeşif olacağından, nazarında dünyâ zindan görünür. Bir çocuk nasıl ki validesinin sütünü isteyici olursa, sen dahi ölümü ve eceli öyle istersin; fakat eceli ve ölümü isteyiş, cismâniyetine tahammülfersâ bir hastalık ve elem ârız olup da, hayâtından bıktığın ve usandığın için değildir; belki saâdet-i uhreviyyenin sana inkişafındandır.
2523. Ölüm isteyici olursun, fakat rencin aczinden değil, belki hânenin harâbında defîne görürsün.
Ey hayât-ı dünyeviyyenin meftûnu olan Fir'avn, sen îmân edersen, nûr-ı yakîn sebebiyle ölüm isteyici olursun; fakat bu ölümü istemen, hastalığın ve meşakkat-i cismâniyyenin verdiği acz yüzünden değil, belki bu cisim evinin yıkılması zımnında define olduğunu görürsün. Ba'zı nüshalarda "der harâb hâne" yerine "der harâbî hâne” vâki'dir; "hânenin harâblığında" demek olur.
Ma'lûm olsun ki, ölüm, tecellî-i Zâtî'dir, binâenaleyh ölüme muhabbet edenler ve âşık olanlar ancak Allah'ın dostlarıdır. Nitekim yahûdîler "Biz Allah'ın dostlarıyız!" da'vâsında bulundukları vakit, onlara sûre-i Cum'a'daki şu âyet-i kerîme ile hitâb buyruldu: `قُلْ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ هَادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِيَاءُ لِلَّهِ مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ وَلَا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ` (Cum'a, 62/6-7) Ya'ni, “Ey Resûlüm yahûdîlere de ki: "Eğer siz sâir nâsdan mümtâz olarak Allah'ın dostları olduğunuzu zu'm ediyor iseniz ve sözünüzde sâdıklardan iseniz, ölümü isteyin bakalım! Halbuki onlar önlerine koydukları küfür ve isyân sebebiyle, asla ölümü temennî etmezler; Allâh Teâlâ ise zâlimleri bilicidir."
2524. Binâenaleyh kendi elin ile bir balta tutarsın ve düşünmeksizin hâne üzerine vurursun.
Sen ölüm isteyici olunca, mücâhedât ve riyâzât baltasını kendi elin ile tutup bu cisim evini hiç düşünmeksizin yıkmağa başlarsın ve ne olursam olayım diyerek dâimâ ölüme muntazır olursun. Zîrâ böyle bir âşık-ı Hak için cisim bir hapishâneden ibârettir.
2525. Zîra haneyi, defînenin hicabı; bu bir dâneyi yüz harmanın mâni'i görürsün.
"Hâne"den murâd, cisim; "define ve hazîne"den murâd, halîfe-i Hak olan rûh; "dâne"den murâd, kezâ cism-i beşerîdir. Ve "yüz harman"dan murâd, rûha olan tecelliyât-ı mütenevvia-i Hak'dır. Ya'ni, "Sen cisim evini kendi elin ile yıkmağa çabalarsın; çünki bu cisim, Zât-ı Hakk'ın halîfesi olan rûhun perdesi ve hicabıdır. Bu bir habbe ve dâne mesâbesinde olan cism-i beşerîyi, onun zımnındaki rûha âit yüz harmanın, ya'ni, tecelliyât-ı mütenevvia-i Hakk'ın mânii görürsün." Nitekim cenâb-ı Pîr Dîvân-ı Kebîr'lerindeki bir beyitde şöyle buyururlar. Beyit: در پرده خاک ای جان عیشست به پنهانی و اندر تثق غیبی صد یوسف کنعانی "Ey can sâhibi olan kimse, bu toprak cisim perdesinde gizli bir ayş vardır; ve gayba mensûb olan perdede dahi Ken'ân'a mensûb olan yüz Yûsuf vardır."
Ve kezâ diğer bir beyt-i şerîflerinde buyururlar. Beyit: کدام دانه فرورفت در زمین که نرست چرا به دانه انسانت این گمان باشد "Hangi dâne zemîne gömüldü de, neşv ü nemâ bulmadı? Senin insan dânen hakkında niçin bu zan olsun?" Ya'ni, niçin toprağa gömülen cism-i beşer dânesi hakkında neşv ü nemâ bulmamak zannı hâsıl olsun?"
2526. Böyle olunca bu dâneyi ateşe bırakırsın, bir baltayı da merdçe önde tutarsın.
“Mâdemki ölümde saâdet vardır, o halde bu cism-i beşerî dânesini riyâzet ateşine atarsın ve cismin arzûlarına muhalefet baltasını da mertçe önünde tutarsın ve aslâ cismin muhafazası kaydında bulunmazsın.”
2527. Ey bir yaprak sebebiyle bir bağdan kalmış, bir yaprak onu bir kurt gibi asmadan koğmuşdur.
"Yaprak"dan murâd, cism-i beşer; "bağ"dan murâd, âlem-i vahdet; "asma"dan murâd, rûh. Ya'ni, "Ey hakikat ve vahdet bağının bir yaprağı mesâbesinde olan cismâniyyet-i beşeriyye ile o bağdan geri kalmış olan kimse. O zavallı kimseyi o bâğ-ı vahdetin bir yaprağı olan cismâniyet, yine o bağın asması mesâbesinde olan rûh-ı insânîden bir kurtcağız gibi koğmuşdur." Ya'ni, insân-ı gāfil, cismâniyetinin ahkâmına dalıp, kendi rûhundan ve vahdet âleminden geri kalmışdır.
2528. Vaktaki kerem bu kurdu uyandırdı, cehil ejderhâsını bu kurt yedi.
Hak Teâlâ'nın lutuf ve keremi, cism-i beşer yaprağında olan bu nefis kurdunu, bâğ-ı vahdetin asması mesâbesinde olan rûhdan ve hakikat bağından âgâh ettiği vakit, bu kurt cehil ejderhâsını yutdu ve onda cehil yerine ilim ve ma'rifet kāim oldu.
2529. Kurt, ağaç meyvesinden dolu bir asma oldu, nîk-baht olan işte böyle tebdil olur.
"Kirm", kurt ve "kerm", Arabî olup, asma ma'nâsınadır. Ya'ni, "Nefis kurdu cehil ejderhâsını yutunca, bâğ-ı hakîkatin asması mesâbesinde olan rûha mübeddel olur ki, o rûh asması, şecere-i kevnin meyvesinden dolu olur; ve şecere-i kevnin meyvesi sıfat ve esmâ-i ilâhiyye ulûm ve maârifidir ki, bu ulûm ve maârif vâsıtasıyla mezâhirde zâhir müşâhede olunur. İşte saâdet-i ezeliyye sahibi olan kimse böyle tebdil olur." Nitekim kamiller اشباحنا ارواحنا و ارواحنا اشباحنا Ya'ni, "Bizim şahıslarımız rûhlarımız ve rûhlarımız şahıslarımızdır" demişlerdir. تفسير كُنتُ كَنرًا مَخْفِيًّا فَأَحْبَبْتُ أَنْ أَعْرَفَ "Ben bir gizli hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim" hadîs-i kudsîsinin tefsîridir
Bu hadis-i kudsînin Hak Teâlâ hazretleri tarafından Dâvud (a.s.)a hitâben beyân buyurulduğu rivâyet olunur. یا داود کنت کنزا مخفيا فاحببت ان اعرف فخلقت الخلق لأعرف Ya'ni, "Ey Dâvud ben gizli bir hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim, halkı beni bilsinler diye yaratdım." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri, "Bu hadîs-i kudsî seneden zayıf ve keşfen sahîhdir" buyururlar.
Ma'lûm olsun ki, vücûd, mertebe-i vahdete, ya'ni, hakîkat-ı muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra, kendi zâtına ve sıfatına şuûru hasebiyle, zâtında mündemic olan kemâlâtı ızhâra muhabbet etti. Bu zuhûr ve ızhâr ancak kendi zâtından, yine kendi zâtınadır. Vücûdda kendinden gayri birşey yokdur ki, ondan hafî olsun! Binâenaleyh bu hadis-i şerîf, kable'z-zuhûr kendi kemâlâtının yine kendisine hafi olduğunu beyandan ibaretdir. Ya'ni, "Kable'z-zuhûr kendimden gizli olan kemâlâtımı, zevk-i şuhûdî ile bilmeğe muhabbet ettim ve halkı bu zevk-i şuhûdî ile bilinmem için yaratdım" demekdir. Bunun ne gibi bir şey olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh eder:
Misâl: Kendisinde hattâtlık, ressamlık ve mi'mârlık gibi birtakım sıfatlar bulunan bir kimse ızhâr edeceği levhalar ile binaların "kenz-i mahfi"sidir. Kendi kemâlâtını zevk-i müşâhede ile bilmek istediği vakit, kendinde olduğunu bildiği ve fakat görmediği bu levhaları tahrîr ve tersîm ve bu binaları inşâ edip ızhâr eyledikden sonra "Ben bir gizli hazîne idim bu masnûâtı zevk-i müşâhede ile bilmek istedim ve bunları yaptım" der ve onları temâşâ edip san'atının kemâlâtını gördükde temeddüh eder. İşte eşref-i mahlûkāt olan insanı âlem-i şehadetde ızhârdan sonra Hak Teâlâ hazretlerinin فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِين (Mü'minûn, 23/14) ["Yaratanların en güzeli olan Allâh pek yücedir!"] buyurması bu ma'nâdandır.
2530. Haneyi kopar, zîrâ bu Yemen'in akîkinden, yüz binlerce hâne yapmak lâyık olur.
"Hâne"den murâd, cism-i beşerî; "Yemen"den murâd, rûh; “akîk"den murâd, âsâr-ı ruhiyyedir. Ma'lûm olsun ki, ârifin cismâniyeti yıkılıp, rûhâniyete mübeddel olduktan sonra hal (خلع) ve lebs (لبس) tarîkıyle her bir sûretde zâhir olmağa kādir olur; ve bu sûretler misâlî olan bedenlerin sûretleridir. Binâenaleyh ârif kendinin suver-i misâliyyesiyle âlemi seyr eder. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimizin kırk kimsenin hânesinde iftâr buyurdukları rivâyet olunur. Ve menâkıb-ı evliyâda bu hâlin nazâiri çokdur. Ya'ni, "Ey insan, beşeriyet hânesini yık ve rûhuna tebdîl et, zîrâ bu rûhun âsârından yüz binlerce böyle sûret-i beşeriyyede zâhir olmak mümkin olur."
2531. Defîne ev altındadır ve çare yokdur; sakın harablıkdan endîşe etme ve durma!
Vücûd-ı hakîkî, senin vücûd-ı izâfî olan cisminin altındadır ve bu hâne-i cismin o hakîkatin perdesi ve hicabıdır. O hicâb ve perde kāim oldukça, o hakîkatin inkişâfına çâre yokdur. Binâenaleyh sakın cismin harâblığından endîşe etme ve riyâzât ve mücâhedâtdan aslâ tevakkuf etme!
2532. Zîrâ gencin bir nakdinden binlerce hâne-yi teklifsiz ve meşakkatsiz ma'mûr etmek mümkindir.
Zîrâ harâb olan cisim evinin altındaki defînenin bir nakdinden binlerce suver-i misâliyye evlerini külfetsiz ve zahmetsiz binâ ve ma'mûr etmek mümkindir.
Bu beytin ikinci mısrâ'ı ba'zı nüshalarda می توان کردن عمارت بی رخ ya'ni, "Zahmetsiz ma'mûr etmek mümkindir" sûretindedir; ve ba'zı nüshalarda dahi میشود معمور بی تکلیف و رنج ya'ni, "Binlerce hâne teklifsiz ve zahmetsiz ma'mûr olur" sûretindedir.
2533. Âkıbet bu hâne muhakkak vîrân olur; defîne onun altından yakînen uryân olur.
Bu cisim hânesi, tabîî ve ıztırârî olan ölüm sebebiyle muhakkakdır ki sonunda vîrân olur ve vücûd-ı hakîkî defînesi onun altından yakînen çırçıplak zâhir olur.
2534. Fakat senin lâyıkın olmaz, zîrâ ki ruha o fütûh onu vîrân etmenin üc- retidir.
Fakat, ey cisim evinin ma'mûrluğuna çalışan kimse! Bu söylediğimiz de- fîneyi ve hazîneyi bulmak senin lâyıkın olmaz. Zîrâ o defîneyi bulmak fütû- hu rûha nasîb olmak için, o hâne-i cismi bi'l-ihtiyâr riyâzât ve mücâhedât ile vîrân etmek îcâb eder. O fütûh bu mevt-i ihtiyârînin ücretidir.
2535. Vaktaki o kârı yapmadı, onun ücreti "la"dır; "insan için ancak sa'y ey- lediği şey vardır."
Vaktâki bir kimse sonunda harâb olacak olan hâne-i cismin ma'mûriye- tine hasr-ı himmet edip, onun sıfatlarını riyâzât ve mücâhedât ile tahrîbe gayret etmedi; onun bu himmetinin ve gayretsizliğinin ücreti hiçden ibâret kaldı. Zîrâ sûre-i Necm'de olan âyet-i kerîmede, [وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Necm, 53/39)] "İnsan için ancak sa'y ettiği amelin eseri ve netîcesi vardır" buyurulur.
2536. Ondan sonra sen, "Ey yazık, böyle bir ay bulut altında nihan oldu!" di- ye elini çiğnersin.
Eğer sen, hayât-ı dünyeviyyede çalışıp mevt-i ihtiyârî ile ölmezsen, mevt-i ıztırârî ile ölüp, hâne-i cismin harâb oldukdan sonra, rûhun matlûb olan fütûhdan mahrûm kalır. Ondan sonra da yazık ki, böyle bir ay, ya'ni, hakikat-i vücûd, bulut mesâbesinde olan vücûd-ı izâfînin sıfatları altında ni- hân oldu diye hasret çeker ve ellerini çiğnersin.
2537. "Ben iyilik cihetinden söyledikleri şeyi yapmadım; defîne ve ev gitti ve elim boşdur!"
Dersin ki: "Ben enbiyâ ve evliyâ hazarâtının ibâdullâhın iyiliği için söy- ledikleri şeyi yapmadım ve nasîhatlerini tutmadım. Bugün ise ıztırârî ölüm vâsıtasıyla cisim hânesi yıkıldı ve defîneyi de alıp götürdüler, iki elim boş kaldı!"
2538. Ücred yahud kirâ evini bir bey' ile ya bir şirâ ile tutdun, senin mülkün değil.
“Kirî”, kirânın ve “şirî”, şirânın imâle olunmuşudur. “Kira”, bir şeyin isti'mâline bedel olarak verilen ücret; “şirâ'”, satmak ve satın almak; “bey' ve şirâ'”, alış veriş ma'nâsınadır. Meselâ ücret-i yevmiyye ile veyâ aylık ve senelik kirâ ile verilen bir evi, o evin sahibi ile vâki' olan alış veriş sebebiyle, ondan alacağına mukābil tutdun ve içinde sâkin oldun. Bilirsin ki bu ev senin mülkün değildir. Bu beytin birinci mısrâ'ı Hind nüshalarında خانه را اجرت گرفتی و کری sûretindedir. “Hâneyi ücret ve kirâ ile tutdun” demek olur.
2539. Bu kirânın müddeti ecele kadardır; nihayet bu müddet içinde onda amel edersin.
Tutduğun bu evin içinde, mukāvele müddetinin nihâyetine kadar oturabilirsin. Bu beyitlerde cism-i beşer kirâ ile tutulan hâneye veyâ dükkâna teşbíh buyurulmuşdur. Zîrâ bu cisim Hakk'ın mülküdür, nitekim sûre-i Fetih'de وَلِلَّهِ مَلْكُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ (Fetih, 48/14) Ya'ni, “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ın-dır” buyurulur. Ve ücret mukābilinde olması budur ki: Hak Teâlâ hazretleri bu mülk-i vücûdu kullarına ibâdet etmeleri şartıyla iâre buyurdu; nitekim âyet-i kerîmede وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ (Zâriyât, 51/56) ya'ni, “Biz cinni ve insanı ancak ibâdet etmeleri için yaratdık” buyurulur. İbn Abbâs hazretleri “liya'büdûn” kelimesini “li-ya'rifûn” ile tefsîr buyurmuşdur; “Ma'rifet için yaratdım” demek olur.
2540. Dükkân içinde eskicilik ediyorsun; senin bu dükkânının altında iki ma'den vardır.
Sana kirâ ile verilen bu cisim dükkânı içinde oturmuş eskicilik ve yama yamayıcılık ediyorsun; halbuki bu dükkânın altında iki ma'den, ya'ni, gümüş ve altın ma'denleri vardır. “Gümüş ve altın ma'denleri”nden murâd, ma'rifet-i nefs ve ma'rifet-i Hak'dır. Ma'rifet-i nefs gümüş gibi ve ma'rifet-i Hak ise altın gibi kıymetlidir; zîrâ yukarıda îzâh olunduğu üzere Hak Teâlâ bu cisim dükkânını kullarına ma'rifet için vermişdir. Nitekim bu sürh-i şerîfin rûhu da- hi ma'rifetdir ki "Fe-ahbebtü en u'rafe" ["Bilinmeye muhabbet ettim"] buyurulmuşdur. Ve bu iki ma'rifet bu cisim dükkânı altında mestûr ve mahfidir.
2541. Bu dükkân kiraya mensubdur; çabuk ol, baltayı al ve onun dibini yont!
Ey insan, bu cisim dükkânı kiralıkdır ve âriyetdir; çabuk ol, riyâzet ve mücâhede baltasını al ve onun dibi ve kökü olan sıfât-ı nefsâniyyeyi yont!
2542. Ta ki ansızın baltayı ma'den üzerine koyasın, dükkândan ve eskicilikden kurtulasın.
Tâ ki o riyâzet ve mücâhede baltasını vura vura ansızın bu iki ma'rifet ma'denleri zuhûr ede ve sen dahi bu âriyet ve kiralık olan cism-i kesîfden ve eskicilik edip, dâimâ o cism-i kesîfi gıdalar ve ilaçlar ile yamamakdan kurtulasın.
2543. Yama dikicilik nedir? Su içmek ve ekmek yemekdir. Bu yamayı sakîl eski libâs üzerine vuruyorsun.
Bu cism-i kesîf, yamalardan sakîl bir hâle gelmiş olan eski bir libâs gibidir. Sen ise su ve ekmek yamalarıyla bu eski libâsı yamamak ile meşgülsün.
2544. Senin bu eski libâs olan tenin her bir zaman yırtılır; sen bu yemekden onun üzerine yama vurursun.
Senin eski libâs mesâbesinde olan bu cismin, acıkmak ve gıdâya muhtaç olmak sûretiyle her zaman yırtılır. Sen dahi yemek yemek ve su içmek sûretiyle onun yırtığını yamamağa çalışırsın.
2545. Ey ikbal sahibi olan padişahın neslinden bulunan kimse! Kendine gel, bu yama dikicilikden âr tut!
"Pâdişâh-ı kâmyâr"dan murâd, şurrâh-ı kirâmın buyurdukları gibi cismen "ebu'l-beşer" olan Adem (a.s.) ve rûhen "ebu'l-ervâh" olan (S.a.v.) Efendi- miz'dir. Ve hakikat-ı muhammediyye bilcümle eşyayı muhît olduğundan, idrâk sahibi bilcümle efrâd-ı beşere, o hakikatin neslinden denilmek münasib olur. Ya'ni, "Ey pâdişâh-ı kâmyârın neslinden olan insan! Kendine gel, bu cisim dükkânı içinde yamacılık mesâbesinde olan yemek ve içmek hazzına müstağrak olmakdan utan!"
2546. Bu dükkânın dibinden bir parça kopar, tâ ki senin önünde iki ma'den baş çıkarsın!
Bu cisim dükkânının dibi olan nefsânî sıfatlardan riyâzet ve mücâhede ile bir parçasını kopar ve izâle et, tâ ki senin önünde ma'rifet-i nefs ve ma'rifet-i Hak ma'denleri zâhir olsun!
2547. Ondan evvelki kirâ evinin mühleti ahir gele; sen ondan menfaat götürmedin.
Bu beyt-i şerîf, yukarıki beytin mütemmimidir. Ya'ni, "Kiralık bir hâne mesâbesinde olan bu cismin mühleti bitmeden ve hâl-i mevtî gelmeden evvel bu dükkânın dibini kaz da, iki ma'deni çıkar; zîrâ kiralık dükkânın müddet-i îcârı biter ve sen de ondan bir menfaat istihsâl etmemiş olursun."
2548. İmdi dükkân sâhibi seni dışarıya eder ve bu dükkânı ma'den cihetinden koparır.
İmdi müddet-i icâre münkaziye olunca ve ecel-i mev'ûd gelince, bu cisim dükkânının sahibi olan Hak Teâlâ seni dışarıya çıkarır ve bu cisim dükkânını vech-i hakîkîsinin zuhûru için koparır. Zîrâ Kur'ân-ı Kerîm'de كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (Kasas, 28/88) ya'ni, "O'nun vech-i hakîkîsinden ve Zât'ından gayri olan her şey hâlikdir; hüküm O'nundur ve O'na rücû' olunur" buyurulur.
2549. Sen hasretden gâh başına vurursun, gâh kendinin ham olan sakalını koparırsın.
2550. Ki, "Ey bu dükkân benim lâyıkım idi, kör oldum, bu mekândan meyve [2560] yemedim!"
Cisim dükkânının mühleti münkaziye olup, ölüm geldiği vakit, hasretle döğünüp dersin ki: "Eyvah, bu dükkân benim idi, ben bu dükkânın içindeki defineyi göremedim, kör oldum, bu mekândan intifa' edemedim!"
2551. "Ey yazık, bizim vücudumuzu yel götürdü, kullar için ebede kadar "yâ hasretâ!" oldu."
Ya'ni, dersin ki: "Yazıklar olsun! Nasıl ma'rifete vesile olan bizim vücûd-ı izâfîmizi yel mesâbesinde olan hevâ-yı nefsânî kaptı götürdü. Şimdi bizim gibi kulların feryâdı ebede kadar "yâ hasretâ!" nidâsı oldu. Bu beyt-i şerîf-de يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ (Yâsîn, 36/30) ["Ne yazık şu kullara!"] âyet-i kerîmesine işaret buyurulur.
Benî-âdemin kendi zekâvetine ve tabîatının tasvîrâtına mağrûr olması ve ilm-i enbiyâ olan ilm-i gaybı taleb etmemesi
2552. "Ben evde nakış ve güzel sûret gördüm, evin aşkında kararsız oldum."
Kendi zekâvetine ve tabîatının kendi kuvve-i hayaliyyesinde tasvîr ettiği sûretlere meftûn ve mağrûr olan kimse, ölüm vâsıtasıyla nazarında hakikatin inkişafını gördüğü vakit der ki: "Ben cisim evinde birtakım nakışlar ve güzel tab'ıma mülayim sûretler gördüm; onun için bu cismimin hânesine dört el ile sarılıp, onun aşkından karâr edemez bir hâle geldim."
2553. "Gizli defineden habersiz idim ve yoksa balta benim güldestem olur idi."
"Destenbevî", ıtrıyât aksâmından yaptıkları bir yumaktır ki, dâimâ elde tutup koklarlar ve kokuları güzel olan şeyleri birbirine karıştırıp elde tutarak koklamak Arabî'de [لخلخة] "lahlaha" ve [شمامة] "şemmâme" derler. Portakal ve ayva gibi kokusu güzel olan her meyveyi koklamak için elde tutmak (Burhân-ı Katı'). Elde tutulan gül ve çiçek demetleri de bu kabîldendir. Bu kelimeyi "destenbû" sûretinde "yâ"sız dahi isti'mâl ederler. Ya'ni, "Ben bu cisim dükkânı altındaki gizli defîneden gâfil idim; eğer böyle bir define olduğundan haberim olaydı, riyâzet ve mücâhede baltası elimde bir gül demeti ve ıtrıyât yumağı hâlinde olurdu ve dâimâ elimden bırakmaz idim."
2554. "Ah, eğer baltanın hakkını vere idim, şimdi gama teberrâ verirdim!"
Birinci mısra'daki [تبر را] "teber ra", "teber" ile "ra" edâtından mürekkebdir ve ikinci mısra'daki "teberrâ", berî olmak ve bîzârlık ma'nâsınadır. Bu iki kelime arasında muhassenât-ı kelâmdan "cinâs-ı tâm" san'atı vardır. Ya'ni, "Ah! teessüf ve tahassür ederim ki, riyâzet ve mücâhede baltasının hakkını verip, nefsin sıfatlarını yonta idim; şimdi bu kötü sıfatların çenberi içinde mahbûs kalmaz ve gamdan dahi berî olurdum."
2555. "Gözü nakış üzerine atdım, çocuklar gibi aşklar oynadım!"
"Bu cisim hânesinde kuvve-i hayâliyyemde musavver olan sûretlere aldandım ve kuvve-i akliyyemi ve aklımın gözünü bu nakış ve sûretler üzerine atf ettim; çocuklar gibi o suver-i hayâl ile aşkbâzlıklar ettim!"
2556. İmdi o ikbal sahibi olan hakîm iyi söyledi ki, sen bir çocuksun, hâne nakış ve nigar dolu.
"Hakîm"den murâd, Hakîm Senâyî-i Gaznevî (k.s.) hazretleridir. Kendileri Hâce Yûsuf Hemedânî hazretlerinin mürîdidir. 525 sene-i hicriyyesinde vefâtı rivâyet olunur. Bu beyt-i şerîfdeki ma'nâ, o hazretin Hadikatü'l-Hakika
2557. Kendi dûdmânından toz çıkar diye, İlâhî-Nâme'de çok vasiyet etti.
“Dûdmân”, kavim ve kabíle demekdir ki, bundan murâd, kuvâ-yı nefsâniyyedir. "Toz çıkarmak", mücâhede ve riyâzet süpürgesiyle bu kuvânın tozlarını süpürüp kalbi pâk etmek, ma'nâsınadır.