İçeriğe atla

Mûsâ (a.s.)ın Fir'avn'a "Benden bir nasîhat kabûl et ve bedel olarak dört fazilet al!" demesi Ve Fir'avn'ın: "O dört hangisidir?" diye sorması

22. bölüm / 48 · 1176 kelime · ~6 dk okuma

2499. "Agâh ol, benden bir şey kabul et ve getir, sonra benden onun için dört bedel al!"

2500. Dedi: "Ey Mûsâ o birisi hangisidir? O birden bana biraz şerh et!"

Fir'avn cevâben dedi: "Ey Mûsâ o söylediğin bir nasihat hangi nasihatdır, o bir nasihatdan biraz bana îzâhat ver!"

2501. Dedi: "O bir ki, aşikâr olarak diyesin ki, fâil-i mutlakın gayri bir Hudâ yokdur."

Mûsâ (a.s.) Fir'avn'a cevâben buyurdu: "Ey Fir'avn, o sana söylediğim bir nasîhat budur ki, fâil-i mutlakdan başka bir Allâh yokdur diyesin; ya'ni, "Lâ ilahe illallâh" sözünü herkesin muvâcehesinde açıktan açığa söyleyesin ve kalbin ile de tasdîk edesin!"

2502. "Alâ üzerinde feleklerin ve yıldızların, insanın ve şeytanın ve perinin ve kuşun Hâlik'ıdır."

“Alâ”, “ayn"ın fethi ve zammı ile ["ulâ], şeref ve rif'at ve mertebe-i refia ma'nâsınadır. Ya'ni, “O fâil-i mutlak hazretleri yüksek mertebe üzerinde bulunan feleklerin ve ecrâm-ı semâviyyenin ve insan ve şeytan ve cin ve kuş cinslerinin Hâlik'ıdır; ve bunların cümlesi o Zât-ı ecell-i a'lânın mahlûkudur."

2503. "Denizin ve çölün ve dağın ve sahrânın Hâlik'ıdır. O'nun mülkü hadsiz ve O şebîhsiz!"

"Hak Teâlâ'nın Zât-ı ecelli, denizlerin ve çöllerin ve dağların ve sahrâların Halik'ıdır. Fezâ-yı bî-nihâyedeki ecrâm-ı lâ-yuad ve lâ-yuhsâ O'nun mülküdür ve nihâyetsiz ve hadsiz olan fezâyı muhîtdir ve kendisi suver-i eşyâdan hiçbir şeye benzemez; mülkünde O'nun şerîki ve nazîri yokdur."

2504. (Fir'avn) dedi: "Ey Mûsâ o dört hangisidir ki, bana ivaz verirsin, söyle, getir!"

2505. “Tâ ola ki, o güzel va'din lutfundan benim küfrümün çarmıhı gevşek ola!"

Bu ve âtîdeki ebyât, Fir'avn'ın isti'dâd-ı ezelîsi lisânından vâki'dir. Zîrâ yukarıda 2490 numaralı beyitde îzâh olunduğu üzere, Fir'avn'ın hâl-i ihtizârdan mukaddem îmân ettiğine Kur'ân-ı Kerîm şehadet buyuruyor. Ya'ni, Fir'avn'ın mü'min olan ayn-ı sabitesi diyor ki: "Ey Mûsâ, bana îmâna bedel olarak o va'd ettiğin dört şeyi söyle; belki senin o güzel va'dinin letâfetinden benim küfr-i zâhirîmin ve şekāvet-i nefsâniyyemin çârmıhı gevşer de, benim îmânım âlem-i kesâfetde de zâhir olur."

2506. "Belki o ganîmetlenmiş olan hoş va'dlerden, benim yüz batman olan küfrümün kilidi açılır."

2507. "Ola ki bal ırmağının te'sîrinden, bu kîn zehri, tenimde bal ola!"

"Bal ırmağı"ndan murâd, Fir'avn'ın ayn-ı sâbitesindeki îmân isti'dâdıdır. Ya'ni, “Ey Mûsâ, sen latîf olan va'dlerini söyle, câiz ki, benim ayn-ı sâbitemin feyz-i îmânı cismâniyetime ve kesâfetime te'sîr eder de, bu tenimdeki kîn zehri ve sıfât-ı nefsâniyyem muhabbet balına inkılâb eder."

2508. "Yahud latif olan süt ırmağının aksinden, esîr olan akıl bir dem terbiye bula!"

"Süt ırmağı"ndan murâd, muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyyedir. Ya'ni, “Yâhud muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyyenin aksinden, nefs-i emmârenin esîri olan aklım bir an için olsun terbiye bula!" Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfede, sûre-i Muhammed'in on beşinci âyetinde vâki' olan مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ فِيهَا أَنْهَارٌ مِنْ مَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ وَأَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ وَأَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ وَأَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى (Muhammed, 47/15) Ya'ni, "Müttakílere va'd olunan cennetin mislidir ki, onda kokusu ve lezzeti bozulmamış su nehirleri ve ta'mı bozulmamış sütden nehirler, içenler için lezzet olan şarâbdan nehirler, musaffâ baldan nehirler vardır" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Muhakkikler indinde "su nehirleri"nden murâd, hayât-ı ezeliyye-i ebediyye ile ihyâ edici olan ulûm-ı ledün- niyyedir. "Süt nehirleri"nden murâd, muhabbet-i zevkıyye-i ilâhiyyedir. "Şarâb nehirleri"nden murâd, cezbe-i ilâhiyyedir. "Bal nehirleri"nden murâd, hakka'l-yakîndir ki, ondan daha tatlı ve lezzetli bir şey yokdur ve isneyniyet şâibesinden musaffâdır.

2509. Yahud ola ki, o şarab ırmaklarının aksinden sarhoş olayım, emrin zevkinden koku götüreyim!

"Şarâb ırmağı"ndan murâd, cezbe-i ilâhiyye ve şevk-ı müfritdir ki, ukülü hayretlere sevk edip, mest eder. "Emir"den murâd, rûhdur; nitekim âyet-i kerimede, قل الروح من أمر ربى (İsrâ, 17/85) ya'ni, "Ey Resûl'üm de ki: Rûh Rabb'imin emrindendir" buyurulur. Ya'ni, "Ey Mûsâ sen benim azmış olan nefsime hitâb et, belki bu hitâb-ı latîf neticesinde bir cezbe-i ilâhiyyeden sarhoş olurum, rûhumun zevkinden bir koku alırım!"

2510. Yahud ola ki, o su ırmaklarının letafetinden çorak ve harab olan cisim [2520] tâzelik bula!

"Yahud ola ki, o senden sâdır olan ulûm-ı ledünniyyenin ve ilm-i vahyin letâfetinden, benim çörçöp bitiren çorak ve harâb cismim, tâzelik bulup, halka nâfi' olan yeşillikler bitirir!"

2511. Benim çorağıma bir yeşillik peyda ola, dikenlik cennetü'l-me'vâ ola!

"Benim çorak olan cismimden bir yeşillik, ya'ni, halka nâfi' olan akvâl ve ef'âl peyda ola! O çorak cismim şimdiki halde fenâ sözlerim ve fenâ fiillerim ile bir dikenlikdir. Câiz ki senin nasâyihin ile cennetü'l-me'vâ ola!" "Cennet-i Me'vâ", sekiz cennetden birisinin ismidir. Nitekim yukarıda zikri geçti.

2512. Ola ki cennetin dört ırmağının aksinden nûşî, cân Hakk'ın muâvenetinden yâr isteyici ola!

Ma'lûm olsun ki, cennet mahall-i lezzet ve cehennem mahall-i elemdir; ve lezzet muvâfakatdan ve elem muhalefetden tevellüd eder. Azîz Nesefî hazret- leri buyurur ki: "Hakikat-ı cennet muvâfakat ve hakikat-ı cehennem muhâle-fettir. Lezzetin hakikatı murâddır ve elemin hakikati murâdı bulmamakdır. Cennetin ve cehennemin kapıları çokdur; cümle akvâl ve efâl-i makbûle ve ahlâk-ı hamîde cennetin kapılarıdır. Ve cümle akvâl ve ef'âl-i nâ-makbûle ve ahlâk-ı zemîme cehennemin kapılarıdır; zîrâ insana erişen her belâ ve nâ-hoş-luk, akvâl ve efâl-i nâ-makbûle ve ahlâk-ı zemîmedendir; ve insana erişen her râhat ve hoşluk, akvâl ve efâl-i makbûledendir ve ahlâk-ı hamîdedendir."

İmdi bu mukaddime ma'lûm oldukdan sonra anlaşılır ki, cennet enbiyâya muvâfakatdan tevellüd eder ve bu muvâfakatın neticesinden dahi kalb, biz-zât cennet-i 'âcile olup, onda yukarıda ta'dâd olunan nehirler cârî olur. Böyle bir kalb enbiyâya tâbi' olan evliyânın kalbi olup, bu kalb enbiyânın cennet olan kalblerinin ve onlardaki dört nehrin aksidir. Ve böyle bir kalbe nâil olan bu âlemde cennet-i 'âcileye nâil olmuş olur ki, bunların sûretleri âhiretde te-kevvün edip, onlara cennet-i âcile derler. Bu cennetlere vusûlün gāyesi, ca-nın kendi aslı olan vücûd-ı hakîkîye bî-tekeyyüf ittisâlidir.

2513. "Nitekim cehennemin aksinden ateş olmuşum ve Hakk'ın kahrına bat-mışım."

Bu beyit, yukarıki beytin ma'nâsını te'yîd içindir. Ya'ni, "Ey Mûsâ, câiz ki senin nasâyihinden can, cennetin ve dört nehrin aksinden dolayı Hakk'ın yardımı ile yâr-ı hakîkîyi isteyici olur. Bu müstab'ad değildir. Nitekim şimdi-ki halde ben cehennemin aksinden âteş-i zulm oldum ve Hakk'ın kahrına battım."

2514. "Gâh cehennem yılanının aksinden, cennet ehli üzerine yılan gibi zehir yağdırıcı olmuşum."

Yukarıki beytin tafsilidir. Ya'ni, "Ba'zan cehennem yılanın aksinden nef-simin sıfatları yılan gibi olup, ehl-i cennet olan mü'minler üzerine envâ'-ı me-zâlim zehirlerini yağdırıcı olmuşumdur."

2515. “Gâh hamîm suyunun kaynayışının aksinden zulmümün suyu halaikı remîm etmişdir."

"Hamîm”, lügatde ezdâddandır. Hem "sıcak su'ya ve hem de "soğuk su"ya denir (Kāmûs). Burada sıcak ma'nâsına olduğu zâhirdir. "Ramîm", "çürümüş kemik" ma'nâsınadır. Ya'nî, “Gâh cehennemin kaynar suyunun kaynayışının aksinden nefsimde gazab âteşi peyda olup, zulmümün suyunu kaynatdı ve bu su, halkı çürümüş kemik hâline getirdi!"

2516. Ben Zemherîr'in aksinden Zemherîr'im, yahud Saîr'in aksinden Sa-îr'im.

"Zemherîr", şiddetli soğuk ma'nâsınadır ki, "soğuk cehennem"in adıdır. "Saîr", parlamış ateş ma'nâsınadır ve cehennemin yedi tabakasından, dördüncü tabakasının ismidir. Ya'ni, "Ben soğuk cehennemin aksinden aynen Zemherîr oldum ve halkı soğuk emirlerim ile üşütdüm ve dondurdum. Veyâhud cehennemin dördüncü tabakasının aksinden, halka karşı bu cehennem gibi oldum ve onları parlayan gazabımın ateşiyle kavurdum."

2517. Ben şimdi fakîrin ve mazlumun cehennemiyim, vay o kimseye ki, ben onu ansızın zebûn bulurum.

"Benim nefsim ve şahsım fakîrlerin ve mazlûmların cehennemidir, işim dâimâ onları ta'zîb etmekdir. Zebûn ve âciz olarak bulduğum bir kimsenin vay hâline!" Bu beyt-i şerifde, her asırda mevcûd olan Fir'avn meşrebindeki zâlimlerin hâline de işaret buyurulur.