Pâdişâhın doğanı ve bunak kocakarı kıssası
26. bölüm / 48 · 2660 kelime · ~14 dk okuma
2618. Bir beyaz doğanı bir koca karıya verirsin; o ıslah için onun tırnağını keser.
2619. Bir tırnak ki, işin ve şikârın aslıdır; gör kocakarıcık körcesine keser.
2620. Der ki: "Ey ulu, senin anan nerededir ki, tırnağın böyle uzundur."
Meselâ av hususunda mükemmel ta'lîm edilmiş ve işe yarayan kıymetli bir doğan kuşunu, bir bunak kocakarıya versen, o kuşun hey'etine bakıp onu beğenmez; onun şekil ve hey'etini ıslâh niyeti ile, uzun olan tırnaklarını keser. Halbuki tırnak av işinin yegâne bir âletidir ve aslıdır. Kocakarının akıl gözü kör olduğundan, o mühim uzvu keser de, der ki: "Vâh yavrum vâh! senin anan yok mu idi ki, bu uzun tırnaklarını kesip sana çeki ve düzen vermedi?" Böyle deyip o pis acûze doğana muhabbet ve şefkat vaktinde o bîçârenin tırnağını ve gagasını ve uçamamak için dahi kanadını keser.
2621. Vaktaki ona tutmaç verir, o az yer, öfkelenir, muhabbetleri yırtar.
"Tutmaç", buğday unundan yapılan bir nevi' taâm (Şemsü'l-Lügat). "O acûze vaktāki doğana tutmaç denilen taâmdan verir, o hayvan alışmadığı bu taâmdan biraz yer, sonra yemekden vazgeçer. Acûze onun yemediğine öfkelenir ve muhabbet libaslarını yırtar da der."
2622. Ki: "Senin için böyle tutmaç pişirdim; sen tekebbür ve serkeşlik gösteriyorsun!"
"Utüvv", burada “mütekebbir olmak" ve "kibirlenmekde haddini tecavüz etmek" ma'nâsınadır. Ma'nâ-yı tekebbürü teşdîd için isti'mâl buyurulmuşdur. Ya'ni, "Ey doğan, ben sana mahsûs olmak üzere a'lâ tutmaç pişirdim; sen ise onun kıymetini bilmeyip tekebbür ediyorsun ve tekebbürde de haddi tecavüz ediyorsun!"
2623. "Sen öyle meşakkat ve belânın layıkısın; ni'met ve ikbal sana ne vakit nizâm verir?"
"Ey doğan, sen havalarda uçup, avlar arkasında koşmak ve hayvanlar ile boğuşmak gibi meşakkat ve belânın lâyıkısın ve böyle karışık hayatdan zevk alırsın. Senin önüne hazır pişmiş taâm gelmek gibi ni'met ve ikbâl, senin yaşayışına nizâm ve intizâm veremez."
2624. O, "Bunu al!" diye tutmacın suyunu verir, eğer istemiyor ise, “O hamurdan yiyesin!" der.
2625. Doğanın tabîatı onun tutmaç suyunu tutmaz; acûze pür-rence ve onun öfkesi uzun olur.
Et yemeğe alışmış olan doğanın tabîatı, kocakarının pişirdiği tutmacın suyunu tutmaz. Kocakarı pek ziyâde incinir ve uzun uzadıya öfkelenir.
2626. Kadın öfkesinden sıcak çorbayı onun başı üzerine döker, onun miğferi kel olur.
“Miğfer”, başa giyilen tolga ma'nâsınadır. İtfaiye neferleri ateşten muhâfaza için başlarına giyerler. Burada “miğfer”den murâd, doğanın başını setr eden tüyleridir. Ya'ni, sıcak taâmdan başı yanıp tüyleri dökülür.
2627. Yanmadan nâşî onun gözünden yaş dökülür; dil-fürûz olan şahın lutfunu hatıra getirir.
Doğanın başı sıcak çorbadan yandığı için, gözleri yaşarır; gönül ferahlandırıcı olan şâhın lutfunu hatırına getirir.
Ma'lûm olsun ki, bu kıssada remiz ve işaret buyurulan ahvâl şudur: “Şâh”dan murâd, Hak Teâlâ; “doğan"dan murâd, enbiyâ ve onların vârisleri olan kümmelîn-i evliyâ; "bunak kocakarı" dan murâd, ehl-i dünyâ ve ehl-i nefis; "tutmaç"dan murâd, huzûz-ı dünyeviyye; "tutmacın suyu"ndan murâd, ehl-i dünyanın re'y ve tedbîri; ve "tutmacın hamuru"ndan murâd, lezzet-i fiiliyye-i dünyeviyyedir. Ya'ni, şâh-ı hakîkî olan Hak Teâlâ, enbiyâ ve evliyâsını ehl-i nefis olan ehl-i dünyayı doğru yola ve hakîkate da'vet ve ir- şâd için gönderir. Onlar kör kocakarı gibi, bu zevâtın kıymetini bilmeyip, onların tırnakları ve gagaları ve kanatları mesâbesinde olan re'y ve tedbîrlerini kat' edip, şikâr edememeleri için mevâni' icâd ederler; ve onlara kendilerinin meftûnu olduğu tutmaç mesâbesindeki huzûz-ı dünyeviyyeyi arz ederler ve onları hazz-ı dünyâya meyl ettirmek için, tutmacın suyu mesâbesindeki reylerini söylerler. O zevât-ı kirâm bundan yüz çevirirler. Sonra bu ehl-i dünyâ, onlara mansıb ve mal ve kadın gibi lezzât-ı dünyeviyyenin hâdimi olan mevâddı arz ederler. O zevât bunlara iltifat etmeyince, hiddet edip onlara tecâvüzât-ı fiiliyyede bulunurlar. Enbiyâ ve evliyâ-yı kirâm hazarâtı ondan müteessir olup "fenâ-fillâh" hâlinde lutf-ı Hakk'ı zikr ederler; ve "bekā-billâh" mertebesinde halk ile meşgûl olup, onların îmân etmediklerine teessüf-hân olurlar. Resûl-i Ekrem Efendimiz'in يا ليت لم يخلق رب محمد محمدا Ya'ni, "Ne olaydı Muhammed'in Rabb'i Muhammed'i yaratmasa idi!" buyurmaları, bu mertebedeki lutf-ı ilâhîyi tezekkürden ve eşkıyânın hak ve hakîkati kabûl etmemelerine mebnî teessüfden nâşîdir.
2628. Nazlı nazenîn olan iki gözden ki, şâhın çehresinde yüz kemâl tutar.
Ya'ni, "Doğanın yaşları, nazlı nâzenîn olan iki gözünden akar ki, o iki göz şâhın yüzünden ve cemâlinden yüz kemâl tutar. “Şâh”dan murâd, Hak'dır; "çehresi"nden murâd, Hakk'ın Zât-ı mutlakıdır. "Yüz kemâl tutmak"dan murâd, insân-ı kâmilin cem'iyyet-i esmâiyyeye mazhariyetidir.
2629. Onun çeşm-i mâ-zâğı, karganın zahmını dolu olmuşdur. İyi göz, kötü gözden dertli ve dağlıdır.
“Çeşm-i mâ-zâğ” ta'biriyle sûre-i Necm'de مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى (Necm, 53/17) Ya'ni, "Basarı kaymadı ve haddini tecavüz etmedi" âyet-i kerîmesine işaret buyurulur. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem hazretlerinin gözü Hakk'ın gayrine meyil ve rağbet etmedi" demek olur. "Zâğ", ya'ni, "karga"dan murâd, ehl-i nefis ve ehl-i dünyâ olan kimselerdir ki, hakkında "cîfe” buyurulan dünyâya tâlibdirler ve kargalar gibi bu cîfeye üşerler. "Zîrâ iyi gözler, kötü gözlerden dertli ve dâğlı olurlar." Ya'ni, ona kötü gözlerin nazarı değer demek olur. Zîrâ kötü gözden nazar değmesi Hak'dır; bu inkâr olunamaz. Çünki el-yevm göze bakmak sûretiyle insanların manyetizma edildiği meydandadır.
2630. Geniş derya olan göz ki, onun genişliğinden, her iki âlem kıl teli görünür.
[2641] "Bastatî", genişlik ve ihâta etmeklik ma'nâsınadır; "derya-bastatî" sıfat ile mevsûfun arasındaki kesre-i râbıta hazf olunmak sûretiyle yapılmış olan bir sıfat terkibidir. Ya'ni, "Bahr-ı muhît gibi geniş olan bir göz ki, o göz enbiyâ-nın ve onların vâris-i kâmillerinin gözüdür, o gözün vüs'at-ı ihâtasından, her iki âlem, ya'ni, dünyâ ve âhiret, bir kıl teli mesâbesinde görünür."
2631. Eğer binlerce felek onun gözüne giderse, derya önünde çeşme gibi gāib olur.
Eğer bizim manzûme-i şemsiyyemiz gibi fezâda binlerce felek, o kâmilin gözüne görünse, denizin içine akıp, onun indinde gāib olan bir çeşme mesâbesinde olur. Nitekim Şehzâde'nin Tefsîr-i Fâtiha Hâşiyesi'nde beyân eyledi-ği hadîs-i şerîfde ان الله تعالى خلق مأة الف الف قناديل وعلقها بالعرش والسموات والارض وما فيها حتى الجنة والنار كلها فى قنديل واحد ولا يعلم احد ما في القناديل الا الله تعالى ya'ni, “Allâh Teâlâ milyonlarca kandil halk edip, onları arşa ta'lik buyurdu; ve semâvât ve arz ve onlarda olan şeyler, hattâ cennet ve cehennem kâffesi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Allâh Teâlâ'dan başka bir kimse bilmez” buyurulmuşdur. İşte görülüyor ki, bu hadîs-i şerîf bi'l-asale insân-ı kâmil olan (S.a.v.) Efendimiz'in geniş nazarları önünde, her bir manzûme-i şemsiyyenin bir kandil mesâbesinde göründüğüne delíldir.
2632. Bu mahsüslerden geçmiş göz gayb görücülükden bûseler bulmuşdur.
Ya'ni, bu suver-i mahsûseye iltifat etmekden geçmiş olan göze, âlem-i gaybın perdesi açılır ve gayb görücülük hâli, onun gözünü öper, ya'ni, ona yaklaşır.
2633. Halbuki ben bir kulak bulamıyorum ki, o güzel gözden bir nükte söyliyeyim.
"Güzel göz"den murâd, insân-ı kâmildir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (k.s.) Fass-ı Ademî'de insân-ı kâmil hakkında söyle buyurur: وهو للحق بمنزلة انسان العين Ya'ni, "Ve o insan Hak için gözbebeği menzilesindedir." Hz. Pîr-i dest- gîr efendimizin burada beyân buyurmadıkları nükte her ne kadar ma'lûmumuz değil ise de, gerek Fusûsu'l-Hikem'de ve gerek Mesnevî-i Şerîf'de beyân buyurulmuş olan dekāyıka nazaran anladığımız nükte budur ki: Vücûd-ı hakîkînin mertebe-i ıtlâkında sıfât ve sıfatın âsârı olan esmâ ve esmânın âsârı olan ef'âl yokdur. Vücûd mertebe-i ulûhiyyete tenezzülünde sıfât ve esmâ sâhibidir; fakat ef'âl yokdur. Vaktâki merâtib-i kevniyyeye tenezzül eder, ef'âl zâhir olur. Ve mertebe-i şehadetde taayyünât-ı kesîfe libâsına büründüğü vakit, sıfât ve esmâ ve ef'âl azher olur. Binâenaleyh ism-i Câmi' Evvel ve Âhir ve Zâhir ve Bâtın'ın hey'et-i mecmûasının ismi olur. İmdi vücûd-ı mutlakın cemî'-i merâtib ve etvârının meclâsı âlem ve onun zübdesi ve hulâsası Âdem olmuş olur. Âlemsiz ve Âdem'siz Allâh'ı görmek mümkin değildir. Böyle olunca insân-ı kâmilde zât, sıfât ve esmâ ve ef'âl müctemi'dir. Ve bu mertebe vücudun yedinci mertebe-i tenezzülü olup, tenezzülât-ı kemâliyye-i vücûdiyye, insân-ı kâmilde nihâyet bulur. Ve vücûd-ı mutlakın insân-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı, hiçbir mertebe ve etvârında müşâhed değildir. Hak, insân-ı kâmil ile görür, işitir, bilir ve bilcümle sıfât-ı kevniyye ile muttasıf olur ve her bir mevtınin ve her bir mertebenin lezâzeti ile mütelezziz ve âlâmı ile müteellim olur. İmdi bu sözleri her bir kulak işitip kabûl edemez. Zîrâ sâha-i idrâki dardır. O dar olan idrak kāilin küfr ettiğini zanneder. Halbuki bu sözler beyânât-ı kur'âniyyeye münâfi değildir. Hak Teâlâ hazretleri Zât-ı şerifini وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللهُ (Al-i İmran, 3/54) ["Onlar tuzak kurdular, Allâh de onların tuzağını bozdu"] فَللَّهِ الْمَكْرُ جَمِيعًا (Ra'd, 13/42) ["Bütün tuzaklar Allah'a aitdir"] إِنَّ الَّذِينَ يُؤْذُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Ahzab, 33/57) ["Allâh ve Resûl'ünü incitenlere..."] وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا (Hadîd, 57/18) ["Allâh'a güzel bir ödünç verenlere"] وَمَن يُشَاقِقِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ (Enfal, 8/13) ["Kim ki Allâh ve Resûl'üne meşakkat çektirirse..."] âyetlerinde, sıfât-ı kevniyyeden olan "mekr" ve "ezâ" ve "karz almak" ve "meşakkat çekmek" ile tavsif buyurmuşdur. Bu îzâhâtdan erbâb-ı zekâ ve irfân anlar ki, Hakk'ın ezvâkı, insân-ı kâmilin ezvâkı veyâ aksi olarak insân-ı kâmilin ezvâkı, Hakk'ın ezvâkıdır. "Kevn" âlemin vücûdudur ve "kevn-i câmi'" ise insân-ı kâmildir. Âlem, insân-ı kâmilin vücûdu ile mücellâ bir ayna mesâbesindedir ki, Hakk-ı mutlak onda sûret-i ilâhiyyesini kemâli ile müşâhede buyurur. Fakat bu müşâhede uzakdan kendi vücudunun hâricinde vâki' olan bir şeye nazar ile mütehassıl temâşâ kabîlinden değildir, belki cemî'-i zerrâtda bizzât zuhûr ve huzûr ile müşâhede-i zevkıyyedir. Nitekim âyet-i kerimede وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ (Sebe', 34/47) ["O her şeye şâhiddir"] buyurulur. Bu bahisde insân-ı kâmil hakkında söylenecek sözler çokdur; idrâki vâsi' olanlara bu kadar kâfidir.
2634. O celîl olan âb-ı mahmud damlasa idi, Cebraîl onun katresini kapar idi.
"Ab-ı mahmûd" ile "makām-ı mahmûd"un füyûzâtına işâret buyurulur. Nitekim sûre-i İsra'da عَسَى أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا (İsrâ', 17/79) ["Rabb'in seni makām-ı mahmûda göndereceğini umabilirsin"] buyurulmuşdur. Ve makām-ı mahmûd, bir makām-ı celíl olup, hâtem-i nübüvvet bu makām-ı mahmûddadır. Ve Arâisü'l-Beyân tefsîrinde Ruzbihân Bakli hazretleri, bu makāmın hâl-i şuhûd içinde mücâleset ve ehl-i kebâir için şefâat makāmı olduğunu beyân buyurur. Hz. Cebrail (a.s.) melâike-i mukarrebînden olmakla berâber, onun makāmı bu makāmın dûnundadır. Nitekim bu cildin sonlarına doğru gelecek olan bir beyt-i şerîfde [nu. 3785] şöyle buyurulur: احمد ار بگشاید آن پر جلیل تا ابد مدهوش ماند جبرئیل "Eğer Ahmed (a.s.) o celîl olan kanadını açarsa, Cebrail (a.s.) ebede kadar medhûş kalır." Ya'ni, "O celíl ve azîm olan makām-ı mahmûdun füyûzâtı cârî olsa idi, Cebrail (a.s.) o füyûzâtın katrelerini kapar idi ve o makām-ı celílin zevkınden hisseyâb olmak isterdi."
2635. Hattâ o mezhebi güzel, eğer ona ruhsat verirse, kendi kanadına ve gagasına sürer.
"Hattâ o makām-ı celîlin sahibi olan ve mezheb ve tarîkati güzel bulunan insân-ı kâmil, eğer izin verirse, Cebrail (a.s.) o cârî olan füyûzâtı kendi vücûh-ı te'sîrâtına sürer." Bundan anlaşılır ki, Hz. Cibril'in o makāmın füyûzâtından aldığı behre ve hisse zâtî değil, ârızîdir.
2636. Doğan der ki: "Eğer kocakarının öfkesi parladı ise, ferimi ve nûrumu ve sabrımı ve ilmimi yakmadı."
"Doğan"dan murâd, âfâkîsi enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır; ve "kempîr"den murâd, ehl-i nefis ve ehl-i dünyâdır. Ya'ni, "Şâh-ı hakîkînin av doğanı olan insân-ı kâmil, ehl-i nefsin kendisine olan hışmı ve gazabını gördüğü vakit, kendi kendine der ki: "Gerçi bu ehl-i dünyânın benim da've- time karşı öfkesi parladı ve şiddet kesb edip, bana tecavüzü vâki' oldu ise de, benim rûhumun ve bâtınımın şevketini ve revnakını ve sabrımı ve ilmimi yakamadı." Nitekim Resûl-i zîşân Efendimiz Uhud gazâsında müşrikler tarafından yaralandığı halde, bir tarafdan kanları akar ve bir tarafdan da اللهم اهد قومى فانهم لا يعلمون Ya'ni, "Ey benim Allah'ım, kavmime hidâyet et, bilmiyorlar!" buyurup, sabr etmişler ve şevket-i bâtınelerinin ve nûr ve ilm-i velâyet ve nübüvvetlerinin sevkiyle, kavminin hidâyetleri için duâ buyurmuşlardır. Mesnevî: "Ey, iki yüz Yemen melikesi olan Belkîs, senin hilminin zebûnudur ki, sen o hilm-i nübüvvet-penâhîn ile düşmanların hakkında: “Yâ Rab, kavmime hidâyet et, zîrâ bu edebsizlikleri bilmediklerinden yapıyorlar!" buyurdun." Bu beyt-i şerîfin enfüsîsine gelince: "Doğan"dan murâd, rûh; ve "kocakarı"dan murâd, nefisdir. Nefis azgınlık ateşi ile rûhu mağlûb ettiği vakit, rûh der ki: "Benim ferim ve nûrum ve sabrım ve ilmim vardır; bunların hiçbirisi nefisde yokdur. Bu fazâili nefsin ateşi yakamaz." Mesnevî: "Elbise tenden, can dahi tenden âgâh değildir; o ruhunun dimâğında Allah gamından başkası yokdur." İmdi bu enfüsî olan ma'nâ, bilcümle efrâd-ı beşere şâmildir.
2637. Canımın doğanı yine yüz sûret peyda eder; zahmı Salih üzerine değil, nâka üzerine vurur.
“Şâh-ı hakîkînin doğanı olan benim canım, yüz sûret peydâ eder." "Tenîden" masdarı burada "peydâ etmek" ma'nâsındadır. "Yüz sûret peydâ etme"nin ma'nâsı budur ki, kümmelîn-i evliyâ, istedikleri sûretde zâhir olurlar. Nitekim Reşehâť da mezkûrdur ki Ubeydullah Ahrâr (k.s.) hazretleri mürîdlerinden birisinin havada uçtuğunu görmüş ve bu hâl kendisine çirkin geldiği için o hâli müridinden nez' etmiş; mürid her ne kadar yalvarmış ise de, o hâli iâde etmemiş. O mürîd âteş-i nefsâniyyeti hasebiyle o hazreti ta'kîb edip tenha bir yerde hançer ile karşısına çıkarak, sû-i kasd edeceği sırada; Ubeydullâh hazretleri bir mehîb çoban kıyafetini iktisâb edip, mürîdin elinden han- çerini almış ve: "Şimdi seni kendi hançerinle öldüreyim mi?" demiş. Mürîd fevkalâde tazarru' ve niyâz ettiğinden ve bir daha böyle bir küstahlık yapmıyacağını kat'iyyen va'd eylediğinden, hazret ona merhamet edip evvelki hâlini iâde buyurmuşdur. Menâkıb-ı evliyâda hal' ve lebs tarîkiyle sûretlerini tebdîl eden evliyâullâh çokdur. İkinci mısrâ'ın ma'nâsı da budur ki: "Kâmil der ki: Ehl-i nefs olan kimse, vuracağı yarayı, Sâlih (a.s.) mesâbesinde olan benim rûhuma değil, benim Sâlih (a.s.)ın nâkası ve devesi mesâbesinde olan taayyünüme vurur."
2638. Salih'in azametle getirdiği bir nefesden dağın batnı böyle yüz naka doğurur.
Kâmilin ruhunun azametle getirdiği ve çıkardığı bir nefesden, taayyün dağının ortası böyle yüz nâka sûretini doğurur.
Nefehâtü'l-Üns'de Kazîbü'l-Bân-ı Mevsilî (k.s.) hazretlerinin menkıbesinde münderiçdir ki: Musul'un kādîsı Kazîbü'l-Bân hazretlerinin münkiri idi. Bir gün Musul mahallelerinin birisinde o hazrete rast geldi. Kendi kendine dedi ki: "Bunu tutup hükkâm-ı şer'e teslîm edeyim, hakkında siyaset etsinler!" Gördü ki, Kazîbü'l-Bân hazretleri bir Kürt sûretinde zuhûr etti. Biraz daha beri geldi, bir Arab sûretinde göründü, kādîye yaklaştığı vakit, fukahâdan birinin sûretinde zâhir oldu. Vaktâki kādî ile karşı karşıya geldi dedi ki: "Ey kādî, hangi Kazîbü'l-Bân'ı hâkime götürüp siyaset ettireceksin?" Kādî bu hâli görünce, inkârından tövbe edip, mürid oldu.
2639. Gönül der ki: "Sus ve akıl tut ve yoksa gayret pûd u târı yırtar!"
"Pûd", kumaşın örgüsünün argacına ve "târ" arışına derler. Kumaş örgüsünün eni boyu demek olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz vâris-i kâmil-i Muhammedî olmakla, kendi zevk-i âlîlerine tevfikan insân-ı kâmilin ahvâl ve esrârını yukarıda bir nebze beyân buyurmuşlardır. Bu beyt-i şerîf[de], kendi zevk-i şerîflerine hitâben buyururlar ki: "Gönül der ki, sus ve mertebe-i istiğrâkdan, mertebe-i sahv ve akla gel! Yoksa gayret-i ilâhî, bu vücûd-ı izâfî kumaşının enini ve boyunu yırtar!" Gayret hakkındaki îzâhât [I. cildde] 1790 numaralı beyt-i şerîfin ibtidâsındaki sürh-i şerîfin îzâhâtında beyân olunmuşdur.
2640. Onun gayretinin yüz gizli hilmi vardır, ve yoksa bu demde yüz cihanı yakar idi.
Ya'ni, "Hakk'ın gayretinin gizli hilmi olması" budur ki, herkesin isti'dâdı, esrâr-ı ilâhiyyeyi kabûle müsâid değildir. Zîrâ bu halk, esmâ-i muhtelife-i ilâhiyyenin mezâhiridir ve her ismin bir hâssıyeti ve eseri vardır ki, bu hâssıyet yekdîğerinin gayridir. Bu sebeble Hakk'ın gayreti vardır. Zîrâ gayret, gayriyetden zâhir olur ve bu gayretin altında da "Halîm" ism-i şerîfinin iktizâsı olarak gizli bir hilmi vardır ki, bu hilim muktezâsınca, kullarını isti'dâdlarına göre yavaş yavaş terbiye buyurur. Ve eğer O'nun gayreti, isti'dâdı nâkıs olanlardan esrâr-ı ilâhiyyesini setr etmese Hakîm isminin eseri zuhûra gelmezdi. Ve Hakîm ve Halîm isimleri ise, "teklîf-i mâ-lâ-yutâk"a müsaade buyurmaz. Ve eğer Halîm ism-i şerîfi olmasa idi, âlemin gayriyet libâsını yakar idi.
2641. Şahlık kibri onun nasihat yerini tutdu, hatta kendi kalbini nasihat bağından kopardı.
Cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıdaki hakāyıkı beyân buyurduktan sonra, Fir'avn'ın kıssasına rücû' edip buyururlar ki: “Padişahlık kibir ve nahveti, Fir'avn'ın kalbindeki nasihat kabûl edebilecek köşeyi ve yeri tuttu ve kapattı; hattâ kalbini nasîhat kabûl etmek bağından ve kaydından kopardı; Ya'ni, nasîhati kabûl etmedi de dedi:
2642. Ki: “Hâmân'ın re'yiyle meşveret edeyim! Zîra o, mülkün zahrı ve makderetin kutbudur."
2643. Mustafa'nın re'y vurucusu Rabb'in Sıddîk'ı, Ebu Cehl'in re'y vurucusu Ebû Leheb oldu.
Ya'ni, Fir'avn fenâ bir adam olduğundan, kendisi gibi fenâ bir adam ile meşverete karar verdi. "Nitekim Nebiyy-i zîşân Efendimiz, insanların en güzeli ve en halûku bulunan Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk ile müşâvere buyururdu. Fenâ bir adam olan Ebû Cehil dahi, kendisi gibi fenâ bir şahıs olan Ebû Leheb ile meşveret ederdi." Zîrâ cins, cinse meyl eder.
2644. Cinsiyet ırkı onu öyle cezb etti ki, o nasihatler onun önünde soğuk oldu.
"Irk", kök ve damar ma'nâsınadır. Ya'ni, "Gerek Fir'avn'da ve gerek vezîri olan Hâmân'da fenâlık damarları var idi. Bu cinsiyet damarı Fir'avn'ı Hâmân tarafına öyle çekti ki, Mûsâ (a.s.)ın ve Asiye'nin o nasîhatleri onun indinde birtakım soğuk ve kıymetsiz sözlerden ibaret kaldı."
2645. Cins, cins tarafına yüz kanat ile uçar, onun hayali üzerine bağları yırtar.
"Cins, kendi cinsi tarafına kavuşmak için koşar. O cinsiyetin hayâli üzerine, önüne ne kadar mevâni' çıkar ise, yırtar." Nitekim âtîdeki kıssa bu ma'nâyı tavzîh buyurur.