O kadının kıssasıdır ki, onun çocuğu oluk üzerinde sürtünür idi ve düşmek tehlikesi var idi; ve Ali (r.a.) dan çâre istedi
27. bölüm / 48 · 4341 kelime · ~22 dk okuma
2646. Bir kadın Murtazâ'nın huzuruna geldi, dedi ki: "Benim çocuğum oluk üzerine gitti!"
Bir kadın, şâh-ı velâyet Aliyyü'l-Murtazâ hazretlerinin huzûr-ı şerîflerine gelip dedi ki: "Aman ey Allah'ın arslanı, benim çocuğum, dam kenarındaki oluğun üzerine gitti!"
2647. Eğer onu çağırır isem elime gelmez ve eğer bıraksam korkarım ki, o aşa- ğıya düşer!
2648. Eğer tehlikeden benim tarafıma gel desem, akıl değildir, ta ki bizim gi- bi anlasın!
Çocuk akıl değildir ki, "Gezdiğin yerde tehlike vardır, benim yanıma gel!" dediğim vakit, idrâk sahibleri olan bizler gibi bu sözü anlasın!
2649. El ile işareti de bilmez, eğer bilse de dinlemez, bu da fenâdır!
2650. Ona sütü ve memeyi çok gösterdim, o benden gözünü ve yüzünü çevirdi.' [2661]
2651. Allâh rızası için, ey büyükler, sizler bu cihânın ve o cihânın destgîrisiniz.
Allâh rızâsı için beni bu müşkil vaziyetden kurtar, ey insanların büyük- leri, sizler gerek bu dünyâda ve gerek âhiretde, âciz kalan kulların ellerinden tutucusunuz!
2652. Çabuk dermân et ki, yüreğim, gönül meyvesinden munkatı' olurum diye titriyor!
2653. Dedi: "Dama bir çocuk daha getir, tâ ki o gulâm kendi cinsini görsün!"
İmâm-ı Ali (k.v.) hazretleri kadına dedi ki: "Bir çocuk daha bul da, dam üzerine getir, tâ ki o senin oğlun, kendi cinsi olan çocuğu görsün!"
2654. Olukdan hafif olarak cins tarafına gelir; ebedî, cins cinse âşıkdır.
Damdaki çocuğu görür görmez oluk tarafından hafif ve tehlikesiz olarak kendi cinsi olan o çocuk tarafına gelir; zîrâ cinsin, kendi cinsine âşık olması şaşmaz ve ebedî bir kāidedir.
2655. Kadın öyle yaptı, vaktaki o çocuk, o kendi cinsini gördü, hoş hoş ona yüz getirdi.
2656. Oluk içinden dam tarafına geldi. Her cinsi cezb ediciyi, hemcins bil!
Çocuk dam kenarındaki oluğun içinden, dîğer çocuğun bulunduğu dam tarafına geldi. İşte böyle her cinsi cezb ediciyi, kendisinin cinsi bil!
2657. Çocuk, sürtüne sürtüne, çocuk tarafına geldi, o aşağı tarafa düşmekden kurtuldu.
"Gajîden", çocukların sürtünerek yürümesi demekdir. "Gajân", hâl mevki'inde müsta'mel olan sıfat-ı müşebbehedir. "Gaj gajân" terkîb-i terâdüfidir, "sürtüne sürtüne" demek olur. "Sifil" ve "süfül", aşağı olan şey ma'nâsınadır. Cenâb-ı Pîr efendimiz maksûd olan ma'nâ ne olduğunu ebyât-ı âtîde îzâh buyururlar.
2658. Peygamberler ondan dolayı beşer cinsi olur ki, cinsiyet sebebiyle olukdan kurtarırlar.
Bu beyt-i şerîf لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ (Tevbe, 9/128) Ya'ni, “Muhakkak size nefsinizin cinsinden resûl geldi" âyet-i kerîmesinin sırrını beyândır. Ya'ni, "Peygamberlerin beşer olan bizim nefsimizin cinsinden gelmelerinin sebebi budur ki, onlar bizi çocuğun sürtündüğü oluk gibi tehlikeli olan bu hayât-ı dünyeviyyede, mehâlik-i âhiretden kurtarır."
2659. Binâenaleyh kendisine, "Sizin misliniz beşerim!" buyurdu, tâ ki cinse geleler ve az gāib olalar!
Kāide-i umumiyye olarak cins cinsi cezb ettiği için, Kur'ân-ı Kerîm'de قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ (Kehf, 18/110) Ya'ni, "Ey Resûlüm ben ancak sizin gibi beşerim de!" buyurulması üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz أنا بشر مثلكم وانا اغضب كما يغضب البشر ya'ni, "Ben sizin gibi beşerim ve ben beşerin öfkelendiği gibi öfkelenirim" buyurmuşlardır. "Kem kerdend güm", ya'ni, “az gāib olalar" ta'bîrindeki işâret, âtîdeki ebyât-ı şerîfede îzâh buyurulur. Zîrâ her kāidenin bir istisnâsı olduğu gibi, bunun da istisnâsı vardır. Eğer cinsiyyet-i rûhiyye ve ma'neviyye müsâid olmazsa, cinsiyyet-i sûriyye-i beşeriyyenin fâidesi olmaz. Bu cinsiyyet-i sûriyye kāidesinden şaşıp helâk olanlar azdır. Zîrâ bunlar Allah'ı ve peygamberleri kâmilen inkâr ve tahkîr eden kimselerdir ki, bunların adedi, Allâh'ı ve peygamberleri tanıyan mezâhib-i muhtelife erbâbına nazaran gāyet azdır. çünki herhangi bir mezheb-i mudilleye tâbi' olup, Allâh'ı ve kendi peygamberini tasdîk edenin emri Hakk'a müfevvazdır. Nitekim Hz. Attâr (k.s.) hikâye buyurur ki: "Melâike-i kirâm Hak tarafından "Lebbeyk yâ abdî!" Ya'ni, "Lebbeyk ey kulum!" nidâsını işitirlerdi. “Yâ Rab, lebbeyk diye hitâb buyurduğun kulu bize göster ki, ziyaret edelim!" dediler. Onlara o kulun makāmı işâret buyuruldu. Ziyâretine gittikleri vakit, kemâl-i sûzişle puta taptığını gördüler. Hayret edip dediler ki: "Yâ Rab, o kulun müşrikdir." Hitâb-ı İzzet geldi ki: "Ey meleklerim onun maksûdu benim, fakat yolunu şaşırmışdır, ben de şaşırmadım a!"
2660. Zîrâ ki cinsiyet acaib bir câzibdir. Her yerde ki bir talib vardır, onun [2671] câzibi cinsdir.
Zîrâ cinsiyetde acîb bir çekicilik var; her nerede bir şeyin tâlibi ve isteklisi varsa, o şey o tâlibin cinsi olduğu için, onun çekicisidir.
2661. Îsâ ve İdris felek üzerine gittiler; çünki melâike ile hemcins geldiler.
Îsâ (a.s.)ın beden-i şerîfi, cism-i beşerde temessül eden rûhdan ibaretdir. Beşer sûretinde zuhûru ve temessülü ancak suret-i beşerde olan Hz. Meryem'e münasebet ve ittisâli ve Hz. Cibril'in cenâb-ı Meryem'e beşer sûretinde zâhir olarak nefh etmesi sebebiyledir. Binâenaleyh Îsâ (a.s.) hayât-ı nûrâniyye ile haydır ki, bu hayâtın melekler ile cinsiyeti vardır. Bu bâbda daha ziyâde tafsilât atmak isteyenler Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Îsevî'yi mütâlaa et- sinler. İdris (a.s.) a gelince, bu nebiyy-i muhterem, riyâzât-ı şâkka ile nefsini sıfât-ı hayvaniyye ve küdûrât-ı tabîiyye ve nakāis-i ârızıyyeden tathîr etmiş ve akıbet, rûhâniyeti, hayvâniyeti üzerine galebe etmekle kesîru'l-insilâh ve sâhib-i mi'râc olmuş; ve melâike ve ervâh-ı mücerrede ile muhâtabâtda bu- lunmuş idi. Nitekim on altı sene yiyip içmediği ve uyumadığı ve akl-ı mücer- red hâline geldiği rivâyet olunur. Zîrâ rûhun kıvâmı, gıdâ ile değildir. İşte bu sebeble bu iki peygamber âlem-i kesâfetden, âlem-i letâfete urûc etti; çünki onların arasında âlem-i letâfetle bir cinsiyet var idi. İdris (a.s.) hakkındaki tafsilât dahi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İdrîsî'dedir.
2662. Hârut ve Mârût dahi ten cinsi idiler, ondan dolayı yüksekden aşağıya geldiler.
Bu Hârût ve Mârût kıssası I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinden i'tibâren beyân buyurulmuşdur. Ya'ni, Hârût ve Mârût her ne kadar melâike cinsinden idiyseler de, onların ayn-ı sâbitelerinde ve hakîkatlerinde cismâniyet âlemine münasebet var idi. Bu cinsiyet sebebiyle ten âlemine nüzûlü ta- leb ettiler ve âlem-i ulvîden, âlem-i süflîye indiler.
2663. Kâfirler şeytanın hemcinsi gelmişdir; onların canı, şeytanların şakirdi olmuşdur.
Ma'lûm olsun ki, beşerde biri cismâniyet ve kesâfet ve diğeri rûhâniyet ve letâfet olmak üzere iki cihet vardır. Ve ervâh iki nevi'dir. Birisi "ervâh-ı tayyibe" ve diğeri "ervâh-ı habîse"dir. Şeyâtin ervâh-ı habîsedendir. Ve beşerin kâfir olan nevi'lerinin rûhlarıyla, şeytanların rûhları arasında cinsiyet vardır. Ve "küfür" lügatde "inkâr etmek" ve "örtmek" ma'nâlarına gelir; "kâfir" ve “münkir", hakîkati setr eden demek olur. Küfrün envâ'ı vardır: 1. Allâh'ın ve peygamberlerin münkirleri. 2.Allah'ın varlığını tašdîk ve peygamberleri inkâr edenler. 3. Allah'ı tasdîk ve fakat peygamberlerin ba'zılarını kabûl ve ba'zılarını inkâr edenler. 4. Allah'ı ve cemî peygamberleri kabûl etmekle beraber, onların getirdikleri ahkâmın ba'zılarını kabûl ve ba'zılarını reddedenler. Bu tâifenin hepsi şeytanın tasarrufu ve ilkāâtı altında zebûndurlar. Ve إِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَى أَوْلِيَائِهِمْ (En'âm, 6/121) Ya'ni, "Şeytanlar kendi dostlarına savt-ı hafî ile ilkāâtda bulunurlar" âyet-i kerîmesi mûcibince, bu tâife şeytanların şâkirdleridir. Binâenaleyh rûhânî şeytanlar bâtın tarafından ve şeytanların şâkirdi olan cismânî şeytanlar dahi zâhir tarafından ehl-i hidâyeti dâimâ ıdlâl ile meşgül olurlar. Maksatları cins-i beşeri kendileri gibi, mertebe-i ulviyyetden, mertebe-i süfliyyete ıskātdır. Bu da onların tabîatlerindeki kibir ve hased sıfatlarından münbaisdir.
2664. Yüz binlerce kötü huy öğrenmişlerdir; akıl ve gönül gözünü dikmişlerdir.
Bu şeytanların şâkirdi olan münkirler, kendi muallimleri olan rûhânî şeytanların ilkāâtından birçok kötü ahlâk öğrenmişlerdir. Ve akıl ve kalb, kötü ahlâkı beğenmemek ve reddetmek îcâb ederken, bunların akıl ve gönül gözleri kör olduğundan, o kötü huyları halkın gözüne iyi göstermek için medh etmeğe çabalamışlardır. Nitekim ayet-i kerîmede وإذْ زين لهم الشيطان أعمالهم (Enfal, 8/48) Ya'ni, "Şeytan onların amellerini kendilerine süsledi" buyurulur.
2665. Onların çirkinlikde en aşağı huyu o haseddir; o hased ki İblîs'in boynunu vurdu.
O kâfirlerin çirkin huyları içinde en aşağı ve hafif olanı hased huyudur ve başkalarının elinde gördüğü ni'meti çekememek ve zevâlini istemekdir. Halbuki onların hafif huyu olan bu hased, Iblîs'in Adem'e eğmediği boynunu vurdu ve âlem-i ulvîden âlem-i süflîye tardına sebeb oldu.. Var onların bundan daha büyük olan çirkin huylarının te'sîrini kıyâs et!
2666. Köpekler hıkd u hasedi ondan öğrenmişlerdir ki, halk için mülk-i ebedî istemezler.
"Köpekler"den murâd, kâfirlerdir ki, onların görünmeyen şeytanların, âlem-i zâhir içinde ehl-i hidâyete saldırmak için ta'lîm ve terbiye ettikleri birtakım köpeklerdir. Bunlar kîni ve hasedi İblîs'den öğrenmişlerdir; ehl-i hidayet olan halk için mülk-i ebedî istemezler.
2667. O her kim için soldan, sağdan kemal gördü, hasedden ona kulunç geldi, ağzı kalktı.
O kâfirlerin üstâdı olan İblîs ile, İblîs'in şakirdleri olan o kâfirlerden her biri her kim için, âlem-i mülk ve melekûta âit bir kemâl ve fazîlet gördü ise, bâtınlarında kulunç sancısı ya'ni, karın ağrısı tutdu ve kalbleri ıztırâba dûçâr oldu. "Eyvah, bunda, bende olmayan fazilet var!" diye kıskandı ve o kemâl sâhibini perîşân etmek için rûy-i Hak'dan görünerek türlü türlü iğvââtda bulundu.
2668. Zîra ki harmanı yanmış her bedbaht, kimsenin şem'i yanmış olduğunu istemez.
"Bedbaht"dan murâd, şekävet-i ezeliyye ve rûh-ı habîs sahibi olan kimse; "harmanı yanmak"tan murâd, a'mâl-i zâhiresinin hebâ olması demekdir. Zîrâ kâfirlerin amelleri serâb gibidir. Nitekim sûre-i Nur'da وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ (Nûr, 24/39) ya'ni, "Kâfır olanların amelleri serâb gibidir" buyurulur. Ya'ni, amellerinin harmanı yanmış olan her bir şakî-i ezelî, bu âlemde kimsenin şem'-i kalbinin hidâyetle parladığını istemez. Nerede öyle parlamış şem'-i hidâyeti görürlerse, derhal söndürmeğe sa'y ederler. Nitekim âyet-i kerîmede buyurulur: يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ (Saff, 61/8) Ya'ni, “Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler" ve Kur'ân'a "Bir zekî Arab'ın uydurmasıdır" derler. وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ (Saff, 61/8) Ya'ni, "Halbuki, kâfirler kerîh görseler dahi Allah Teâlâ nûrunu itmâm edicidir."
2669. Agah ol, bir kemâl ele getir, tâ ki sen dahi, başkalarının kemâlinden gama düşmeyesin.
Bu beyt-i şerifde hem dünyevî ve hem de uhrevî fezâile ve hünerlere hased edip çekemeyenlere hitâb buyurulur. Meselâ birisi müteaddid lisâna vâkıf olur; kendisinde o meziyet olmayan bir hasûd, çekemediğinden bir iftirâ ve tezvîr ile aleyhinde bulunmağa başlar. Ve uhrevî fezâile gelince, menâkıb-ı evliyâda bunların nazîri çokdur. Meselâ nefs-i mutmainne makāmını, riyâzât ve mücâhedât-ı kesîresiyle elde etmiş ve avâm-ı evliyâ mertebesini ihrâz eylemiş olan bir velî, kendisinin fevkındeki havâss ve ehassu'l-havâs zümresinden bulunan evliyâullâhın ma'rifetlerini, kendi mertebelerinin zevkıne uymadığı için inkâr ederler, kendilerini büyük görürler. Bunların arasında Hz. Şeyh-i Ekber'i ve Hz. Mevlânâ'yı ve cenâb-ı Şâh Nakşibend'in maârifini inkâr edenler vardır. İsimlerinin burada ta'dâdını münasib göremem; belki bu inkârlarından vazgeçmiş olabilirler. Ya'ni, cenâb-ı Pîr efendimiz bu iki sınıf münkirlere hitâben buyururlar ki: "Ey münkirler âgâh olunuz, ehl-i kemâlin inkârından vazgeçiniz de, kendiniz onların kemâlâtı gibi bir kemâl ve hüner ele getiriniz; onların kemâllerini görüp kıskanarak gama ve kedere düşmeyiniz!"
2670. Bu hasedin def'ini Huda'dan iste, tâ ki Hudâ seni cesedden kurtarsın!
2671. Muhakkak sana bir bâtın meşgūliyeti bağlasın ki ondan zahir tarafına teveccüh etmiyesin.
"Ne-pürdâzî", "pürdâhten" masdarındandır ve bu masdarın sekiz ma'nâsı vardır: 1. Hâlî kılmak, 2. Teveccüh etmek, 3. Mukayyed olmak, 4. Saz çalmak ve tegannî etmek, 5. Kaldırmak, ref' etmek, 6. Fâriğ olmak, 7. Nihâyete erişmek, 8. Tutmak ve kapmak. Burada teveccüh etmek ma'nâsınadır.
Ma'lumdur ki hased sıfatı nefsin zevâhire teveccühünden münbaisdir; zîrâ nefis ahvâl-i bâtıneden bî-haberdir. Binâenaleyh Hak Teâlâ bir kimseyi ahvâl-i bâtıne ile meşgul ederse, nefis o meşgüliyet içinde zevâhire teveccühten vâreste kalır.
2672. Mey cür'asını Huda ondan dolayı verir ki, onunla mest olan iki âlemden kurtulsun.
"Hak Teâlâ hazretleri bu âlem-i sûretde, üzüm ve hurma vesâir şeylerden çıkan içkiyi ondan dolayı halk buyurmuşdur ki, o içki ile sarhoş olan kimse, dünyâ ve âhiret gamından kurtulsun." Bu beyt-i şerîf, yukarıki beytin bir misâlidir. Ya'ni bir şeyde meşgül olmak, onun gayrinden gafleti îcâb eder. Nitekim Hak Teâlâ meye o hâssiyyeti vermişdir ki onu içen kimse mest-i lâ-ya'kıl olup dünyayı ve âhireti düşünemiyecek bir hâle gelir. Çünki o hâl içinde sarhoşluk meşgüliyeti gālibdir. leyh evvelkilerin tâlibi, ikincileri istemez; zîrâ birbirinin zıddıdır ve iki zıd bir yerde müctemi' olmaz.
2702. Hadîsde geldi ki, mü'min duâda Huda'dan cehennemden necât istediği vakit;
2703. Cehennem dahi ondan can ile halâs ister der ki: "Ey Huda beni falandan uzaklaştır!"
Bu iki beyt-i şerîfde şu hadis-i şerîfe işaret buyurulur : اذا قال المؤمن اللهم اجرنى من النار تقول النار اللهم اجرني منه Ya'ni, Mü'min: "Ey benim Allah'ım, beni nârdan halâs et!" dediği vakit, nâr dahi: "Ey benim Allah'ım, beni ondan halâs et!" der." Zîrâ her şey kendi cinsi olmayan şeyden kälen ve hâlen ve fiilen nefretini ızhâr eder.
2704. Câzibe cinsiyetdir, şimdi gör ki, sen küfür ve dînden kimin cinsisin?
Yukarıdan beri verilen îzâhâtdan anlaşıldığı vech ile, "Câzibenin ve bir şeyi bir şeyin kendi tarafına çekmesinin sebebi cinsiyetdir. İmdi ey insan, sen kendini tedkîk et, kalbinin muhabbeti küfür ve dînden hangisine mütemâyildir?" Ve seni kavlen ve hâlen ve fiilen kendi tarafına çeken küfür müdür, yoksa dîn ve îmân mıdır? Eğer muhabbet-i kalbiyyen kâfirler tarafına ise, onların cinsindensin ve eğer mü'minler tarafına ise, kezâ onların cinsindensin.
2705. Eğer Hâmân'a mâil isen, Hâmân'a mensubsun ve eğer Musa'ya mâil isen Sübhân'a mensubsun.
Eğer Hâmân meşrebinde olan ehl-i nefse mâil isen veyâhud kendi vücûdunun memleketinde Hâmân olan nefsine muhib isen, bil ki, Hâmân cinsindensin; ve eğer Mûsâ (a.s.) meşrebinde olan insân-ı kâmile veyâhud memleket-i vücûdunda halîfe-i Hak olan rûha mâil ve muhib isen, bil ki, insân-ı kâmil ve rûh gibi Sübhân'a mensûbsun.
2706. Ve eğer her ikisine mâillik peyda ettin ise, nefis ve akılsın; o her ikisi karışıkdır.
ler ve intihârlar bunun vâzıh delilleridir. Bu meylerin mâdûnunda, kibir ve ucüb ve hased ve kîn gibi daha birçok şekāvet içkileri vardır ki menhûs olan ehl-i nefsi doğru yoldan çıkarır." Ba'zı nüshalarda "nahs" yerine "necs" vâki'dir.
2677. Akıl için saâdet meyleri vardır ki, nakilsiz olan menzili bulur.
Kezâ akıl için de saâdet meyleri vardır; zîrâ akıl rûhun sıfatıdır ve vücûd-i insânî memleketinde halîfe olan rûhun vezîri addedilmişdir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri Et-Tedbîrâtü İlâhiyye nâmındaki kitâblarında rûhun ve aklın sıfatlarını açık temsîlât ile beyân buyurmuşlardır." İmdi nefsin kötü sıfatları olduğu gibi, aklın dahi iyi sıfatları vardır; onların her birerleri saâdet meyleridir; bunların içinde en baş mey rıza ve iffetdir. Ef'âl-i Hak'dan râzı olup ef'âl-i halka ibretle nazar edenler ve şehevât-ı nefsâniyyelerini, iffet perdeleriyle örtenler râhat içinde olup, nakil külfetine hâcet olmayan bir menzili ve dârü'l-emânı bulurlar."
2678. Feleğin çadırı kendinin mestliğinden dolayı o taraftan koparır ve ön yolu tutar.
"Hayme-i gerdûn", "feleğin çadırı"ndan murâd, zikr-i mesken ve irâde-i sâkin olmak üzere mecâzen, bu çadırın altındaki sekene-i arz ve kitle-i beşerdir. Ya'ni "Bu kütle-i beşeri teşkil eden efrâddan her birinin kendine mahsûs bir sarhoşluğu vardır. O ayıklık tarafından kendisini koparır, önündeki sarhoşluk yolunu tutar. Önündeki sarhoşluk yolu da, her ferdin kendi murâdının ve arzusunun yoludur; zîrâ her biri kendi arzusunun sarhoşudur. Ne kadar insan varsa, o kadar da onları sarhoş eden mütenevvi' mey vardır."
2679. Ey gönül sakın her bir sarhoşa aldanma, Îsâ Hakk'ın, eşek arpanın sarhoşudur.
Bu mütenevvi' şarabların bir kısmı tahûr, bir kısmı mülevvesdir. Şarâb-ı tahûrdan sarhoş olanlar Îsâ-meşreb olan ehl-i saâdetdir; ve şarâb-ı mülevvesden sarhoş olanlar dahi, hayvan sîretinde olan ehl-i şekāvetdir. Binâenaleyh bu kubbe-i felek altında bulunan her bir sarhoşa aldanma, arpa sarhoşlarını değil, Hak sarhoşlarını bul!
2680. Böyle meyi bu küplerden iste ki, onun mestliği kısa kuyruklardan olmaz.
"Böyle meyi, ya'ni şarâb-ı tahûru bu küplerden, ya'ni fânî fillâh ve bâkî billâh olan insân-ı kâmilin küplerinden iste; zîrâ o kâmilin sarhoşluğu kısa kuyruklulardan, ya'ni henüz sıfât-ı nefsâniyyesinden kurtulmadığı halde, irşâd-ı halka kıyâm eden nâkıslardan olmaz. Belki doğrudan doğruya ma'şûk-ı hakîkîden aldığı şarâb-ı tahûrdandır." Nitekim Hz. Mevlânâ efendimiz buyururlar: "Güzel yüzlü olan canın sâkîsi, benim makbûl olan zâhidim elini ve ayağını gäib etsin diye, testi testi bâde verir; kendi varlığımdan sıçramışım, şarâb-ı aşk-ı ilâhî küpünün dibinde oturmuşum, hattâ benim hâkimim ve kedhudâm ve mutasarrıfım hep Hudâ olur."
2681. Zîrâ ki her ma'şûk dolu bir küp gibidir; o birisi tortu ve diğeri inci gibi sâfidir.
Ey sâlik, mürşid ittihâz edip gönül verdiğin her bir ma'şûk kendi arzûsunun ve murâdının şarabından dolu bir küp gibidir. Fakat bu mürşidler iki nevîdir. "O birinin içindeki şarâb"[dan] murâd, tortudur, ya'ni henüz onun bâtınında nefsinin ve varlığının zevki vardır. Fakat diğer bir mürşid daha vardır ki, onun bâtını inci gibi sâftır. Kendi nefsinin ve varlığının zevkınden aslâ eser yokdur.
2682. Ey mey tanıyan, âgâh ol, ihtiyat ile tat, tâ ki ihtilâtdan münezzeh bir mey bulasın!
Ey varlık ve yokluk şarabını tanıyan sâlik, her bir küpün şarabını ihtiyât ile tat, gaflet etme; zîrâ çok yoklukların altında varlıklar vardır. eğer böyle ihtiyât ile hareket edersen, câiz ki, sıfât-ı hakkāniyye şarabıyla dolu ve sıfât-ı nefsâniyye şarabıyla memzûc ve muhtelit olmayan bir küp bulup, mey-i sâfî içesin. Ma'lûm olsun ki: "Tecellî, zât ve sıfât-ı ulûhiyyetin zuhûrundan ibaretdir. Ve rûh için dahi tecellî olur; ve birçok sâlikler bu makāmda mağrûr olmuşlar ve tecellî-i Hakk'ı bulduklarını zannetmişlerdir. Eğer şeyh-i kâmil, sâhib-i tasarruf olmazsa, bu vartadan halâs müşkil olur. Vaktâki gönül aynası beşeriyyet sıfatlarından ve tabîat paslarından sâfi olur, kalbe ba'zı sıfât-ı rûhânî tecellî eder ve ba'zan dahi Hakk'ın halîfesi olan rûhun zâtı tecellî eder ve kendi hilâfeti sebebiyle "Ene'l-Hak" da'vâsını eder. Tecellî-i rûhânî ile tecellî-i rabbânî arasındaki fark odur ki, tecellî-i rûhânînin hudûs nişânı vardır, onun kuvve-i ifnâiyyesi yokdur; vâkıa zuhûr vaktinde sıfât-ı beşeriyyeyi izâle eder; fakat fânî kılamaz. Tecellî hicâb altına gittiği vakit, derhal sıfat-ı beşeriyyet zahir olur. Velâkin sâlik, Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinin tecellîsinde bu âfetlerden emîn olur. Diğer bir fark dahi budur ki, tecellî-i rûhânîden, sükûnet-i kalb zâhir olur. Halbuki sâlik şek ve şübheden halâs olamaz. Bu tecellî ma'rifet-i tâm zevkini vermez. Ve tecellî-i rabbânî bunun hilâfınadır. Ve bir fark dahi budur ki, tecellî-i rûhânîden gurûr ve husûl-i kemâl zannı hâsıl olur ve ucüb ve varlık ziyâde olur ve talebde noksan olur; ve havf ve niyâz azalır. Ve tecellî-i rabbânîden bunların hepsi kalkar ve varlık yokluğa mübeddel olur ve taleb ziyâdeleşir; ve susuzluk ve havf ve niyâz artar." Mu'teriza içindeki fıkralar Cevâhir-i Gayb'den mütercemdir. İmdi birçok sâlikler tecellî-i rabbânîyi, tecellî-i rûhânîden tefrîk edemediklerinden, kendilerine vâki' olan tecelliyât-ı rûhâniyyeyi, tecellî-i rabbânî zannedip, irşâd da'vâsına kıyâm etmişlerdir. Ve fakîrin anladığına göre cenâb-ı Pîr efendimiz "muhtelıt şarâb küpü" ile, bu gibi sâliklere işâret buyurmaktadırlar. Nitekim âtîdeki beyt-i şerîf dahi bu ma'nâyı te'yîd buyurur.
2683. Her ikisi sana sarhoşluk verir; fakat bu sana Rabb-i dîne kadar çekici sarhoşluk getirir.
Ya'ni ey sâlik, sana hem tecellî-i rûhânîye ve hem de tecellî-i rabbânîye nâil olan iki tâifeden her biri, kalbine teveccüh ettikleri vakit, sarhoşluk verir; fakat evvelkinin içirdiği şarâb karışıkdır, ikincinin içirdiği şarâb ise sâf olup, sana Rabb-i dîn olan Hak Teâlâ hazretlerinin zâtına çekici olan bir sarhoşluk getirir.
2684. Akıbet fikirden ve vesvâsdan ve hîlelerden kurtulursun. Bu akıl, bağsız deve raksındadır.
“İkāl”, hayvanların dizlerini birbirine bağladıkları bağdır. Bundan murâd, sıfât-ı nefsâniyyedir. Ya'ni “Sen, tecellî-i rabbânî küpü olan kâmilden şarâb içtiğin vakit varlığından ve senin varlığının îcâbı olan fikir ve vesveseden ve hilelerden kurtulursun. Binâenaleyh senin aklın bu gibi nefsânî bağlardan ârî olarak deve raksında olur." Kāmûs'a nazaran "raks" maddesi, "zıplayıp oynamak" ma'nâsınadır; ve "raks" fiili, "rakkās" ile "deve"ye mahsûstur. Bu sıçrama ve oynama başka hayvanlarda olursa "kafz ve nakz" ıtlâk olunur. "Raksu'l-baîr" ve "raksu'l-ibil" derler. Ve "cemel" deve ma'nâsına olup, beyt-i şerîfde akıl, deveye teşbih buyurulmuştur. "Akıl bağsız kaldığı için mesrûr olarak deve raksı içinde olur", demekdir.
2685. Çünki enbiya, rûh ve melek cinsidirler, muhakkak meleği felekden cezb ettiler.
Ya'ni enbiyâ ve onların varisleri olan evliyâ hazarâtı rûh ve melek cinsi olduklarından, meleği muhakkak bir sûrete felek cânibinden ya'ni âlem-i ulvîden çektiler.
2686. Hava, ateşin cinsi ve onun arkadaşıdır, zîrâ ki her ikisinin âhengi alev üzerinedir.
Havâ-yı nesîmî ile ateş arasında sûret i'tibariyle adem-i müşâbehet mevcûd ise de, bi'l-kimya birbirinin cinsi ve arkadaşıdır. Zîrâ havâ-yı nesîmî uzuvlarından birisi, müvellidü'l-humûzadır; ve ateş dahi bu unsurun ihtirâkından başka bir şey değildir. Zîrâ müvellidü'l-humûza olmasa, ateş husûle gelmez. İmdi bunların ikisi maddeten bir cins ve arkadaş oldukları [gibi] hâlen ve vasfen dahi mütecânisdirler; çünki gerek hava ve gerek ateş, ya'ni harâret bir âhenkte olup, her ikisi de yukarıya suûd ederler. Bu ve âtîdeki beyt-i şerîfler, yukarıki beyt için bir misâldir.
2687. Vaktaki sen bir boş testinin ağzını bağlarsın, bir havuzun yahud bir ırmağın içine koyarsın.
2688. Kıyamete kadar o aşağıya gelmez, zîrâ ki içi boşdur ve onun içinde hava vardır.
2689. Mâdemki havanın meyli yukarı tarafa olur, kendi zarfını dahi yukarı tarafa çeker.
Ya'ni enbiyâ bu âleme, sûret-i kesîfe-i beşeriyyede geldiler; fakat onların ma'nâları rûh ve melek cinsindendir. Latif olan meleği ve rûhu, latîf olan âlem-i ulvî cezb eder ve onların sûret-i kesîfe-i beşeriyyeleri de, onların latîf olan bâtınlarına tebean âlem-i ulvîye müncezib olur. Nitekim bir testinin ağzını su geçmiyecek sûretde sıkı sıkı bağlayıp suya atsan, o testi suyun dibine batmaz; zîrâ içi kesâfetden boşdur ve onun içinde latîf olan hava vardır. Ve havâ-yı nesîmînin meyli ise, yukarı tarafadır. Kendi zarfı olan testiyi dahi suyun üstünde tutar ve batırmaz.
2690. Yine o canlar ki enbiya cinsidir, onların tarafı sâyeler gibi çekicidir.
Enbiyâ melek ve rûh cinsi olup, onları âlem-i ulvîden çektikleri gibi, enbiyâ cinsi olan mü'minlerin canlarını dahi, bu enbiyânın tarafı gölgeler gibi çekicidir.
2691. Zîra ki onun aklı galibdir ve şeksiz akıl hilkatde melek ile cins geldi.
Zîrâ ki, enbiyâ cinsi olan canın aklı galibdir, nefsi galib değildir; ve akıl ise şübhesiz hilkatde, kemâl-i letâfetinden dolayı, melek ile bir cins olarak zâhir oldu.
2692. Ve o hevâ-yı nefs ise, düşman üzerine gālibdir; nefis esfel-i cins geldi, ona gitti.
Hevâ-yı nefs ise Allah'ın düşmanı üzerine gālib olup, onu yed-i tasarrufuna almıştır. Zîrâ hevâ-yı nefsine mağlûb olup enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâya muhalefet edenler, Allah'ın ve Allah'a mutî' olanların düşmanıdırlar. Nitekim sûre-i Mümtehine'de buyurulur : يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عدوى وَعَدُوكُمْ أَوْلِيَاءَ Mümtehine, 60/1) Ya'ni "Ey mü'minler benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı dost ittihâz etmeyin!" Nefis âlem-i süflî cinsinden olarak zâhir oldu ve yine kendi cinsi olan o âlem-i süflîye gitti. İkinci mısrâ'daki "şud" yerine "şüh" vâki' olmuşdur. Ve "şüh" Türkçe'de "tüh!" ma'nâsınadır. Şu sûretde ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Nefis, esfel cins geldi, tüh ona!" demek olur.
2693. Kibtî zemîm olan Fir'avn'ın cinsi idi; Sibtî kelîm olan Mûsa'nın cinsi idi.
Mısır ahâlîsinden Kıbtî denilen halk, mezmûm olan Fir'avn'ın cinsi idi, binâenaleyh Fir'avn'a tâbi' oldular. Sıbtî, ya'ni Benî-İsrâîl tâifesi ise, Mûsâ (a.s.)ın cinsi idi, binâenaleyh o nebiyy-i zîşâna tâbi' oldular.
2694. Hâmân, Fir'avn'ın daha ziyade cinsi idi, onu seçti, sarayının sadrına kadar götürdü.
Hâmân ismindeki şahıs, Fir'avn'ın daha ziyâde cinsi olduğundan, birçok eşhâs arasından Fir'avn onu seçip, kendisine vezîr yaptı ve onu sarayında üst başa geçirdi.
2695. Şübhesiz onu sadırdan ka'ra kadar çekti; zîrâ o iki murdar, cehennem cinsindendir.
"Sadır"dan murâd, makām-ı saltanat; "ka'r"dan murâd, indirâs-ı saltanat ve helâk-i cisimdir. "Cehennem cinsi"nden murâd, âlem-i kesâfet ve tabiatdır. Ya'ni, "Şübhesiz nefsânî ve cismânî olan Hâmân, Fir'avn'ın sûretini sadr-ı saltanatdan, ka'r-ı deryaya ve helâke çekti. Zîrâ sıfât-ı nefsâniyye ile mülevves ve murdar olan Hâmân ve Fir'avn, cehennem, ya'ni âlem-i kesâfet ve tabîat cinsindendir."
Ma'lûm olsun ki, Fir'avn'ın, garkı idrâk ettiği vakit, îmân ettiğine Kur'ân-ı Kerîm şâhiddir. Bu îmânın makbûl olup olmadığına dair olan akval, Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevîde îzah olunmuşdur. Bu ve âtîdeki ebyât-ı şerîfe, Fir'avn'ın îmândan evvelki hâlini musavvirdir. Zîrâ her kâfirin îmândan evvelki hâli budur. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) efendimiz, îmândan evvel Resûl-i Ekrem hazretlerinin vücûd-ı saâdetlerine sû-i kasd niyeti ile hareket etmiş idi; ve şübhe yok ki, o hâl içinde iken onun ahvâl ve tab'ı cehennem cinsinden idi; îmân ettikden sonra, en evvel ızhâr-ı İslâm için kılıcı çeken de o hazret oldu; ve bu hareket ve tabîat ise, cennet cinsinden idi. Binâenaleyh bu beyt-i şerîf Fusûsu'l-Hikem'in îmân-ı Fir'avn'ın makbûliyeti hakkındaki hükme muhalif değildir; iyi teemmül etmek lâzımdır.
2696. Her ikisi cehennem gibi yakıcı, nûrun zıddıdır; her ikisi cehennem gibi gönül nûrundan nefret edicidir.
Fir'avn ile Hâmân, zulüm ve kahırlarıyla halkı cehennem gibi yakıcıdırlar; ve nûr olan adl ve lutfun zıddıdır ve her ikisi, gönül nûru olan ilim ve îmândan nefret edicidir.
2697. Zîrâ ki cehennem der: "Ey mü'min sen çabuk geç, zîrâ senin nûrun ateşi kaptı!"
در بیان حدیث رسول الله صلى الله عليه و سلم جز يا مؤمن فان نورك اطفأ نارى Resûlullah (s.a.v.)in: "Geç ey mü'min, zîrâ senin nûrun, benim ateşimi söndürdü!" hadîs-i şerîfini beyândır.
Bu sürh Ankaravî nüshasında yokdur, Hind nüshalarında vardır; fihristde kolaylık olduğu için fakîr derc ettim.
Hadîs-i şerîfin ibâresi şudur: تقول جهنم يوم القيامة جز يا مؤمن فان نورك اطفاً نارى Ya'ni "Kıyâmet gününde cehennem der ki: "Ey mü'min geç, zîrâ senin nûrun, benim nârımı söndürdü!" Bu hadis-i şerîfden anlaşılır ki, mü'min cehennemden nasıl kaçarsa, cehennem de mü'minden öyle kaçar da der ki:
2698. "Ey mü'min geç, zîrâ senin nûrun etek çektiği vakit, ateşimi öldürür!"
Birinci mısra'daki "küşed", "öldürmek" ma'nâsına olan "küşten" masdarındandır, "söndürmek" ma'nâsında müsta'meldir. "Dâmen keşîden", "etek çekmek" demekdir; burada "salına salına nâz ile yürümek" ma'nâsınadır. Nitekim bir şâir şiirinde bu ma'nâyı kullanmışdır. Beyit: "O cihânın canı vaktâki nâz ile hırâman olarak çemenden dışarıya çıkar, sanırsın ki, çemen kuşlarının canı tenden dışarıya çıktı." (Bahâr-ı Acem). Beyt-i şerîfin hulâsa-i ma'nâsı şudur: "Cehennem der ki: "Ey mü'min geç, zîrâ senin nûrun üzerimden nazlı nazlı geçtiği vakit, ateşimi söndürür!""
2699. O cehennemlik dahi nûrdan ürker; zîrâ ki ey sanem, onun cehennem tab'ı vardır.
O cehennemlik olan kimse dahi, cehennemin nûrdan kaçtığı gibi, nûr-1 îmân ve irfândan ürker; zîrâ ey mahbûbum olan muhâtabım, o cehennemlik kimsede dahi cehennemin tabîatı vardır; çünki birbirinin cinsi olan iki şeyden birisi her neden ürker ve hazzetmezse, dîğeri de o şeyden ürker ve hazzetmez.
2700. Mü'minin canla cehennemden kaçtığı gibi, cehennem de mü'minden kaçar.
2701. Zîrâ ki, onun nûru, ateş cinsi olmaz; hakikatde nûr isteyici nârın zıddı geldi.
Nûr ile nârın farkı budur ki, nûr mazhar-ı ism-i Latîf olduğundan yakmaz ve kendi zâhir olduğu gibi, eşyayı da muzhirdir. Nâr ise mazhar-ı ism-i Kahhâr olduğundan yakar. Bununla beraber nâr dahi kendi zâhir ve eşyayı muzhirdir. Zuhûr ve ızhârda nûr ile nârın ittihâdı, bu âlem-i tabiatda lutuf ile kahrın mümtezic ve karışık olması hikmetine müsteniddir. Nitekim ateşden, mumdan, lambadan ve elektrikden ve hava gazından nûr ve aydınlık zâhir olmakla beraber, yakar. İmdi gerek nûrun ve gerek nârın sûretleri olduğu gibi, ma'nâları da vardır. Nûr ma'nâsı cihetinden "vücûd"a ve "ilm"e ve "îmân"a ve "îkān"a ıtlak olunur. Zîrâ kalb bunlardan sürür ve râhat duyar. Nâr dahi, ma'nâsı cihetinden "adem"e ve "cehl"e ve "küfr"e ve "şekk" ve "zunûn”a ıtlâk olunur. Zîrâ kalb bunlardan elem ve ıztırâb duyar. Binâena- "Engîhten", yerinden kımıldatmak, karıştırmak, yüksek yapmak, yukarı çekmek, uzak etmek, peydâ etmek ve düzmek ve inşâ etmek ma'nâlarınadır; burada "peydâ etmek" demekdir. “Mâilî" deki "yâ", masdariyet; "aklî"deki "yâ" hitâb içindir. Ya'ni, "Ey kimse, eğer sen hem Hâmân'a ve hem de Mûsâ'ya mâillik peydâ ve ızhâr etmiş isen, hem nefissin ve hem de akılsın, sende nefis ile aklın ahkâmı karışmışdır."
2707. Her ikisi cenkdedirler; aman aman, çalış ta ki akil ve hûş nefis üzerine galib olsun.
Nefis ile aklın ahkâmı birbirine karıştığı vakit, her ikisi de nizâ'da ve cenkdedirler. Ey sâlik, eğer bu hâl içinde isen, çalış ve mücâhede et, tâ ki akıl ve zekân, nefsin üzerine gālib olsun!
2708. Cenk cihânı içinde meserret, bu kâfîdir ki, düşman üzerinde her dem hezîmet göresin.
Cenk ve harb âlemi içinde insanın sevinmesi için, her an düşmanın hezîmete dûçâr olduğunu görmek kâfidir. Binâenaleyh sâlik esnâ-yı sülükünde, aklının te'sîriyle, nefsinin sıfatı münkesir ve münhezim olduğunu gördükçe, terakkîsine vakıf olup sevinir.