O akıl balığın vakıf olması ve başkalarıyla meşveretsiz olarak hikmet cihetinden seferi önde tutması
15. bölüm / 48 · 1291 kelime · ~7 dk okuma
2224. O zekî balık dedi ki: "Yol edeyim, kalbimi onların reyinden ve meşveretinden koparayım!"
"Râh kerden", sefer etmekden kinâyedir. Ya'ni, o akıllı olan balık kendi kendine dedi ki: "Ben bulunduğum bu gölden sefere ve seyahata çıkayım ve kalbimi dîğer arkadaşlarımın reyi ve meşvereti ile bağlamayayım!"
2225. "Meşveret vakti değildir, âgâh ol, yol yap! Sen Ali gibi kuyuya âh et!"
Ya'ni, "Tehlike yakın ve göz önünde olduğundan meşveret ile ve dedikodu ile geçirilecek vakit yokdur, kendine gel ve sefere çık! Sen ilm-i hakîkatin şâhı olan İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû) efendimiz gibi kuyuya âh et!"
Ma'lûm olsun ki, Şâh-ı velâyet efendimizin kuyuya âh etmesi hakkında rivâyât-ı muhtelife vardır. Bir rivâyetde Server-i âlem (s.a.v.) Efendimiz, Hakk'ın hüviyetine ve vahdet-i vücuduna dâir İmâm-ı Ali (kerremallâhu vechehû)ya açıkça birtakım esrâr söyledi ve bu esrârı keşf etmemesini de tenbîh buyurdu. Cenâb-ı Ali'yi o esrârın hâl-i azamet ve celâli istílâ etti. Mübarek başını bir kuyuya eğip bir âh çekti; derhal kuyunun suyu o âhın harâretinden kaynadı. Ve bir rivâyetde de "Hû" dedi. Nitektim ârifin biri bu ma'nâyı beyânen söyle söylemişdir. Beyit: Ol Ali çâha varıp bir Hû dedi Özge sırlardan ne o ne bu dedi Ve bir rivâyetde dahi, lafzan esrârı kuyuya söyledi; kuyunun suyu kana tebeddül etti. Ferîdüddîn-i Attâr (k.s.) hazretleri de Mantıku't-Tayr ismindeki eser-i âlîlerinde bunu şöyle beyân buyurmuşdur:
"Mustafâ (s.a.v.) yolda bir yere indi. "Asker için kuyudan su getiriniz!" buyurdu. Bir adam gitti, acele geri geldi ve "Kuyu kan doludur ve su yokdur!" dedi. Resûl-i Ekrem hazretleri buyurdu ki: "Bir uyanık kendi emrinin derdinden, ya'ni, Murtazâ, kuyuya kendi esrârını söyledi; vaktâki kuyu onu işitdi, ona tâkatı yok idi, şüphesiz kan dolu oldu ve onun suyu olmadı."
Bir rivâyetde dahi o kuyudan bir kamış bitti, çobanın biri o kamışı kesip düdük yaptı ve çalıp eğlenmeğe başladı. Resûl-i Ekrem hazretleri bir gün o tarafdan geçerken çobanın çaldığı düdüğün sesini işitdi, hâzır olanlara: "Bu ses benim cenâb-ı Ali'ye söylediğim esrârı haber veriyor" buyurdu.
İmdi îzâhdan müstağnîdir ki, bu rivâyetlerden maksûd olan eşkâl-i zâhiriyye değildir; belki birkaç mühim ma'nânın ihtâr ve tenbîhidir. O mühim ma'nâlar da bunlardır:
1. Esrâr-ı hüviyyete ve vahdet-i vücûd sırrına herkes tahammül edemez, bu esrâra Şâh-ı velâyetin kalb-i şerîfi gibi metîn bir kalb lâzımdır.
2. Vücûdda zuhûra meyl vardır, binâealeyh bâtında olan şeyler zuhûr etmek ister.
3. Nâ-ehil olanlara esrâr-ı ilâhiyyenin keşfi câiz değildir; nitekim Hz. Ali keşf etmedi.
4. Bâtındaki esrârın ızhârı için bir tazyîk-i şedîd vâki' olduğu vakit, onu ancak ehline söylemek lâzımdır. Nitekim Resûl-i Ekrem hazretleri, İmâm-ı Ali hazretlerine söyledi zîrâ قُلُوبُ الْأَحْرَارِ قُبُورُ الْأَسْرَارِ Ya'ni, "Ahrârın kalbleri esrârın kabirleridir" denilmişdir; ve nitekim âtîdeki beyt-i şerîfde bu ma'nâya işâret buyurulur:
2226. O âhın mahremi çok nadirdir; ases gibi gece gidicilik ve gizli gidicilik et!
"Ases", geceleri gezen zabıta me'mûru demekdir. Ya'ni, "Resûl-i Ekrem hazretlerinin hakäyıka müteallık olan ahâdîs-i şerîfesinin maânî-i münîfesini idrak edip "Ah!" eden kümmel-i evliyânın bu âhlarına mahrem olacak kimseler nâdirdir. Ve bilakis gerek bu Mesnevî-i Şerîf'de ve gerek cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin âsâr-ı aliyyesinde ve bilhassa Fusûsu'l-Hikem'inde emr-i Risâletpenâhî ile ızhâr buyurulan esrâr-ı ilâhiyyeye tahammül edemeyip, bî-edebâne ta'rîz edenler pek çokdur. Binâenaleyh ey sâlik-i müstaid, eğer sen bu esrâra ve bu âhlara vâkıf olur isen, ases gibi karanlıkta yürü ve esrâr-ı ilâhiyye yolunda gizli gizli git! Zîrâ bu esrâr-ı ilâhiyye aleyhine hücûm edenler çokdur. Nitekim Ebû Hüreyre (r.a.) hazretleri buyururlar ki: "Ben Resûl-i Ekrem hazretlerinden iki torba ilim aldım, birini neşr ettim, birini de nâs boğazımı keserler korkusuyla neşr etmedim."
2227. Bu gölden derya tarafına azm et, deryayı iste ve bu girdabın terkini tut!
Dar olan bu dünyâ gölünden vahdet ve hakikat deryâsı tarafına azm et ve hakîkat-ı vücûd deryâsını iste ve bu keserât âlemi bir girdâb mesâbesindedir, helâk olmamak için o âlemi terk et!
2228. O çok korkucu göğsünü ayak yaptı ve hatarlı makāmdan nûr deryasına kadar gitti.
"Sîne râ-pâ kerden", korkak kimsenin yüz üstü yatıp, sürünerek gitmesinden kinâyedir. Ya'ni, "O âkıl olan balık, bu fikirlerden sonra korka korka bu tehlikeli makāmdan, ya'ni, bu zulmet ve kesâfet makāmı olan âlem-i keserâtdan, nûr deryâsı olan vahdet deryâsına kadar gitti."
2229. Arkasından köpek olan ahû gibi, onun teninden bir damar oldukça koşardı.
Ya'ni, o âkıl balık ve sâlik-i sâdık, arkasından bir yırtıcı köpek koşan bir âhû nasıl koşar ve kaçarsa, o da cisminde bir hareket damarı oldukça öyle koşar ve kaçar idi.
2230. Tavşan uykusu ve arkada köpek hatâdır; korkanın gözünde muhakkak uyku nerede!
"Hâb-ı hargûş”, gafletden kinâyedir (Bahâr-ı Acem). "Köpek"den murâd, şeytandır; Ya'ni, sâlikin arkasında yırtıcı köpek mesâbesinde olan şeytan olup, onu avlayarak helâk etmek azminde iken, gafletde bulunmak hatâdır. Mâdemki insan pek tehlikeli olan bu dünyâda hâl-i seferdedir, onun gözünde gaflet uykusu olmamak îcâb eder. Zîrâ korkan kimsenin gözüne uyku girmez.
Ma'lûm olsun ki emniyet, insanların iki sınıfında olur. Birisi sıfât-ı nefsâniyyelerinden mücerred ve sıfât-ı Hakkāniyye ile müşerref evliyâdır ki, onlar hakkında أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (Yûnus, 10/62) ["Âgâh olun, muhakak Allâh'ın velîleri üzerine korku yokdur ve onlar mahzûn da olmazlar!"] buyurulmuşdur. Dîğeri nefis ve şeytanın içirdiği şarâb-ı gaflet ile sarhoş olan ehl-i dünyâdır ki, bir an olsun ayılıp korkmak onların şânından değildir. Onlar hakkında sûre-i Hicr'de لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ (Hicr, 15/72) ya'ni, "Ey Resûl'üm senin hayatın hakkı için onlar sarhoşlukları içinde sergerdân olmuşlardır" buyurulur. Bu iki tâife arasında bulunan sınıf dâimâ korku içindedirler. Ve bunların emni, emn-i hakîkî değildir; belki batan bir geminin içinde bulunup, batmasından haberi olmayan kimsenin emni kabîlindendir.
2231. O balık gitti, deryâ yolunu tutdu, genişin genişi olan uzak yolu tutdu.
"O balık, ya'ni, o âkıl olan sâlik gitti ve deryâ-yı vahdet yolunu tutdu ki, o yol genişin genişidir ve pek uzakdır." Zîrâ muhakkıkler, “makām-ı fenâya ve mahall-i emne vusûl için, ale'l-ekal bin mevt-i irâdî lâzımdır" derler.
2232. Akibet çok meşakkatler gördü, nihayet emn ü afiyet tarafına gitti.
Ve bu seferi müteâkıb yolda çok meşakkatler gördü. Zîrâ yolda altı büyük akabe ve her akabe aralarında binlerce tehlikeli uçurumlar vardır. Bu altı akabe nefsin merâtibidir ve nefis her bir mertebede bir varlık da'vâsında bulunur ve her bir mertebenin zulmânî ve nûrânî hicabları vardır ki, hadîs-i şerîfde bunlara işareten ان لله سبعين الف حجاب من نور و ظلمة ya'ni, "Allâh'ın nûrdan ve zulmetden yetmiş bin hicabı vardır" buyurulur. Birçok sâlikler nefsin bu da'vâlarından dolayı yolda kalırlar ve kendilerini kemâle gelmiş zannederler; ve kendi mertebeleriyle kâmilleri mukāyese edip, onların maârif ve hakāyıkına i'tiraz ederler; ve helâk-i ma'nevî içinde bulunduklarını idrâk edemezler. Şihâbüddîn Sühreverdî hazretleri Avârifü'l-Maarif de bunlara "sâlik-i ebter" ta'bîr buyururlar. Bu akabelerden ve uçurumlardan sâliki geçirecek olan vâsıta, her bir mertebede kendinin hiçliğini idrâk edip muhakkıkların vesâyâsına tâbi' olmakdır. "Velhâsıl o sâlik yolda birçok meşakkatler gördükden sonra, nihâyet emn ü âfiyet tarafına gitti ve nefs-i sâfiye ve kâmile mertebesini buldu ki, bu mertebede artık havf ve hüzün yokdur."
2233. Kendini derin olan deryaya bıraktı ki, hiçbir göz onun haddini bulamaz.
"Tarf", inde'n-nazar göz kapağını kımıldatmak demekdir; ve "göz" ma'nâsı da murâd olunur, burada göz ma'nâsınadır. Ya'ni, "Kendisini pek derin ve ucu bucağı bulunmaz olan vahdet-i vücûd-ı Hak deryâsına bıraktı ki, hiçbir göz o vücûdun ve varlığın had ve kenârını bulamaz."
2234. Sonra vaktaki avcılar tuzak getirdiler, yarım akılin dimağı ondan acı oldu.
"Avcılar"dan murâd, rûhu âlem-i süflînin huzûzâtı ve lezzâtı oltalarıyla avlayan nefis ve şeytandır. Ve "yarım âkıl”den murâd, âkıl-i kâmile tâbi' olmayan eşhâsdır. Ya'ni, "Yarım akıllı balık, balıkçıların oltalar ile kendini görünce, onun dimàğı helâk korkusundan acı oldu."
2235. Dedi: "Ah! Ben fırsatı fevt ettim, niçin o akile yoldaş olmadım, niçin?"
2236. "O ansızın gitti, velâkin gittiği vakit, ben de arkadan harâretle gitmeli idim!"
"O âkıl bize haber vermeksizin ve ansızın gidiverdi, velâkin gittiği vakit, ben de ona tâbi' olup harâretle ve aşk ile arkasından gitmeli idim!"
2237. Geçmişe hasret getirmek hatâdır, gitmiş olan geri gelmez, onun yadı hebâdır.
"Heba", havada uçan toz zerreleridir. Ya'ni, geçmiş olan bir şeyin zikri boşdur.