İçeriğe atla

"Eğer ölüm olmasaydı, bu dünyâ hoş olurdu ve eğer zevâli olmasaydı, bu dünyanın mülkü hoş olurdu!" diyen ve bu tarîk üzere saçma sapan söylemiş olan o muğfele cevabdır

39. bölüm / 40 · 6356 kelime · ~32 dk okuma

1760. O biri der ki: "Eğer ortada ölümün ayağı olmasaydı dünya hoş olurdu!"

"Vetîre", tarîk, yol ve dağa bitişik yol (Akrebü'l-Mevârid). "Füşârât", hezeyan ve saçma sapan ve boş sözler.

Sırr-ı vücûddan gafil olan bir kimse, "Eğer ölüm olmasa, bu dünyâ hayâtı hoş ve latîf olurdu!" derdi. Nitekim avâm arasında bu ma'nâda söylenmiş şu beyit meşhûrdur:

Fânî dünyâ hoştur ammâ âkıbet mevt olmasa Zevk-ı cennet hoştur ammâ nâr-ı dûzah olmasa

1761. O biri de dedi ki: "Eğer ölüm olmasa idi, iztırab-ı cihan hiç saman çöpüne değmez idi!"

Gāfilin bu sözünü duyan bir akıl dahi ona cevâben dedi ki: "Eğer ölüm olmasa idi, ıztırâb ve dolaşık[lık] âlemi olan bu dünyanın hiçbir kıymeti olmaz ve bir saman çöpüne bile değmez idi. "Pîç pîç", pek ziyâde dolaşık ve ıztırâb ma'nâlarınadır. Dünyânın dolaşıklığı bundandır ki, birbirine zıd olan esmâ-i ilâhiyye mezâhirleri ile doludur ve bu sebeble dâimâ çarpışmak ve çarpınmak îcâb eder; ve binâenaleyh aslâ râhat ve sükûnet mahalli değildir. İyi ve kötü ve tatlı ve acı ve kara ve beyaz ve mü'min ve kâfir birbirine karışmış ve dolaşmış bir hâldedir.

1762. Çölde yığılmış, mühmel ve döğülmemiş bir hâlde bırakılmış bir harman olurdu.

Eğer ölüm olmamış olsa idi, dünyâ bu karışıklık ve dolaşıklık hâli ile, bir çöle yığılmış ve ihmal edilerek döğülmemiş ve samanı ile buğdayı ayrılmamış bir harmana benzer idi.

1763. Sen ölümü dirilik zannettin, tohumu bir çorak toprağa ektin.

Ey gāfil sen, dünyâ hayatını dirilik zannettin, halbuki bu hayat hakikatte ölümdür. Sen bu ölümü dirilik zannettin. Nitekim hadis-i şerifte ایاکم و مجالسة الموتى قالوا من الموتى يا رسول الله قال اهل الدنيا ya'ni "Ölüler ile oturuşmaktan sakının. Ashâb dediler ki: "Yâ Resûlallah ölüler kimlerdir?" Buyurdular ki: "Dünyâ eh- lidir!" Binâenaleyh ef'âlin tohumlarını çorak olan bu dünyâya ektin ve öm- rünü kâmilen dünyâ umûruna sarf ettin. Bu ma'nâda cenâb-ı Pîr Efendimiz Dîvân-ı Kebîr'lerinde şöyle buyururlar: ای که ازین تن قفص می پری رخت ببالاي فلك مي برى زندگی تازه به بین بعد زین چند ازین زندگی سرسری مرگ حیاتست و حیاتست و مرگ عکس نماید نظر کافری خانه تن گر شکنند هین منال خواجه يقين دان که بزندان دری "Ey bu ten kafesinden uçan kimse, eşyânı feleğin yukarısına götürürsün; bun- dan sonra yeni dirilik gör ki, bu serserî hayâttan ne kadar ziyâdedir. Ölüm, ha- yâttır ve hayât-ı dünyâ ölümdür. Fakat kâfire mensûb olan nazar tersini gö- rür. Eğer cisim evi yıkılırsa sakın ağlama efendi, muhakkak bil ki, zindanı yı- kıcısın!"

1764. Kâzib olan akıl, muhakkak ters görücüdür. O re'yi zayıf olan, diriliği ölüm görür.

"Akl-ı kâzib"den murâd, zevâhire kapılan ve zevâhirden bevâtına intikāl edemeyen akl-ı cüz'îdir. Ya'ni, akl-ı cüz'înin gözü şaşı olduğundan muhakkak o ters görür. "Gabîn", ya'ni re'yi zayıf olan o akıl, hakîkatte dirilik olan ölümü zâhirde ölüm ve hakîkatte ölüm olan hayât-ı dünyâyı da zâhirde dirilik görür.

1765. Ey Hudâ, sen bize her şeyi göster, öyle ki hud'a sarayında vardır!

Ya'ni, yâ Rab, hud'a ve hîle evi olan bu dünyâdaki eşyânın hakîkatini bizlere olduğu gibi göster! Bu beyt-i şerîfte Resûl-i Ekrem Efendimiz'in bizlere ta'lîm buyurduğu duâya işâret buyrulur ki o duâ budur: اللهم ارنا الحق حقا وارزقنا اتباعه وارنا الباطل باطلا وارزقنا اجتنابه اللهم ارنا الاشياء كما هي Ya'ni "Ey benim Allah'ım bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı bize irzâk et; ve bize bâtılı, bâtıl olarak göster, onun ictinâbını bize nasîb et! Ey benim Allah'ım, bize eşyâyı olduğu gibi göster!"

Ma'lûmdur ki, bu dünyâda hak sûretinde bâtıllar ve bâtıllar sûretinde haklar vardır. Bunları akl-ı selîmin basîret gözü görür. Âlem-i maddiyâtta en basît misâli budur ki, suya sokulan uzun bir değnek su içinde kırık görünür ve pek uzak mesâfedeki gâyet büyük cisim, gâyet küçük görünür. Zâhir gözümüzün onları böyle görmesi aslâ doğru bir görüş değildir. Eğer aklın nazarı olmasa, bu görüşe inanmak lâzım gelir. İşte akl-ı kâmilin nazarı önünde akl-ı cüz'înin nazarı dahi bu mesâbededir.

1766. Ölmüş olan, ölümden hiç pür-hasret değildir; onun hasreti odur ki azığı noksan oldu.

Ölmüş ve bu kesîf kalıbı toprağa atmış olan kimse, aslâ öldüğü için dünyâya hasret çekmez. Onun çektiği hasret, âlem-i berzahta iyi amellerinin noksan olmasından dolayıdır. Zîrâ dünyâ hayâtında râhat, sıhhat ve mal ile olduğu gibi, âhiret hayâtında râhat dahi sıhhat-ı îman ve amel-i sâlih iledir. Îmânı zayıf olanlar orada hasta ve ameli az olanlar da fakîr ve zelîldirler. Nitekim hadîs-i şerîfte ليس للماضين هم الموت و انما لهم حسرة الفوت ya'ni "Geçmişler için ölüm gamı yoktur ve onlar için ancak fevt hasreti vardır" buyrulur. Bu hadîs-i şerîfin tefsîri VI. cildde gelecektir.

1767. Ve yoksa bir kuyudan devlet ve ıyş ve güşâd içinde olan sahrâya düştü.

Ölen kimse niçin dünyâya hasret çeksin ki, onun rûhu bir kuyudan devlet ve ıyş ü işret ve hoşluk olan sahrâya düştü ve çıktı. "Güşâd", hoşluk ma'nâsınadır.

1768. Bu mâtem makamından ve dar menâhtan, ona geniş sahrâya nakil vâ- ki' oldu.

"Menâh", uyuma yeri demektir. Ya'ni, ölen kimseye, derdi ve ıztırabı ve mâtemi çok olan dünyâdan ve dar olan uyku mahallinden geniş sahrâya nakl etmek vâki' oldu. Ya'ni dar olan âlem-i kesâfetten geniş olan âlem-i letâfete intikal etti.

1769. Bir mak'ad-i sıdktır, yalan eyvan değil; bir has bâdedir, ayrandan sar- hoş değil!

"Mak'ad", oturma yeri, "sıdk", yalan mukabili olan doğru demektir. Mak'âd-i sıdk, mahall-i bekādan kinâye olur. "Eyvân", köşk demektir. Ya'ni, ölümden sonra îmân-ı kâmil sahiblerinin rûhlarının gittiği yer bir mak'ad-i sıdktır ve bir mahall-i bekādır. Dünyanın sarayları ve köşkleri gibi yalan ve fânî olan yer değildir. Orada bir has bâde vardır. Nitekim âyet-i kerîmede bu bâdeye işaretle şöyle buyrulur: وَسَقَاهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا (İnsan, 76/21). Ya'ni "Rableri onlara gāyet temiz bir şarâb içirir." Binâenaleyh onlar ayrandan de- ğil, bu temiz şarâbdan sarhoşturlar.

1770. Mak'ad-i sıdktır ve onun celîsi Hak olmuştur. Bu ateş-kede olan su ve çamurdan kurtulmuştur.

Öyle bir mak'ad-i sıdk ve mahall-i bekadır ki, [Hak] onun celîsi olmuştur. O mahall-i bekāya giden mü'minin rûhu bu ateş mahalli olan su ve çamur- dan, ya'ni cism-i kesîften kurtulmuştur.

1771. Ve eğer nûr verici olan diriliği yapmadın isen, bir iki nefes kalmıştır, er- kekçe öl!

Ey çok yaşamış ve ömrünü boşa geçirmiş olan kimse! Eğer şimdiye ka- dar, nûr verici olan diriliği yapmadın ve rûhânî bir hayatı kazanmadın ise, bundan sonra ömründen bir iki nefes, ya'ni az bir müddet kalmıştır; bâri bu müddet zarfında nefsânî olan sıfatlarından vazgeç de mevt-i irâdî ile öl ve bu rûhânî diriliği kazan! Ma'lum olsun ki, bu [beyt-i] şerîfin IV. cilddeki "Halkı halkettin, sonra bunları helâk ettin" diye Mûsâ (a.s.)ın Hz. Hudâ'ya suâl etmesi sürh-i şerîfine irtibâtı vardır; ve îzâhât o cildin 2986 numarasından 3014 numarasına kadar beyitlerde mezkûrdur.

1772. Hadîste geldi ki, "Kıyamet gününde her bir cisme, kalk!" diye emir gelir.

"Hadîs", burada "haber" demektir. Ya'ni, Kur'ân-ı Kerîm'in verdiği haberde geldi ki, "Kıyamet gününde her bir cisme, kalk!" diye emr-i ilâhî gelir. Nitekim sûre-i Zümer'de şöyle buyrulur: وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَمَن فِي الْأَرْضِ إِلَّا مَن شَاء اللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَى فَإِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنظُرُونَ (Zümer, 39/68). Ya'ni "Ve sûr üfürüldüğü vakit göklerde, ya'ni manzûme-i şemsiyyemizi teşkil eden yedi seyyârede ve yeryüzünde olan mahlûkātın hepsi kendinden geçer. Manzûme-i şemsiyyenin hâricindeki ecrâm üzerinde bulunan mahlûkāt müstesnâdır. Sonra sûr ikinci defa üfürülür. O kendinden geçen mahlûkāt kıyâm edip ne olacağına muntazır olurlar."

O şey hakkında ki, liyâkattan evvel ni'metler bahş edici olan Allah Teâlâ'nın rahmetinden ümîd olunur; ve o öyle Allah'tır ki, ümidsizlikten sonra yağmur bulutunu gönderir; ve Allah Teâlâ'nın seyyiâtı hasenâta tebdîl ettiği bilinmek için, çok uzaklık vardır ki, yakınlık îras eder; ve çok günah vardır ki mübârektir; ve çok saâdet vardır ki, ukūbet ümîd olunduğu cihetten gelir.

1773. Nefh-i sûr "Ey zerreler, topraktan baş çıkarınız!" diye pak olan Hâlık'tan emirdir.

Ma'lûm olsun ki, nefh-ı sûr, küllî bir istihâle emrini mutazammın olan tecellî-i âmdır. Yukarıki beyitte zikrolunduğu üzere iki nefh-1 sûr vâki' olur. Bu iki tecellî-i umûmînin birisi kahrî ve dîğeri adlîdir. Bu istihâlât inkâr olunamaz. Zîrâ taayyünâtın ibtidâdan intihâya kadar olan seyirleri hep istihâlât-ı mütemâdiyeden ibârettir; ve elyevm içinde bulunduğumuz âlem-i şehadet, kendi üzerinde bulunan suver-i mahlûkāt ile beraber, istihâlât devresi geçirmektedir. Meselâ mahsüsen ma'lûmdur ki, insan evvelen küçük bir cisim ile doğar. Yemesi ve içmesi ve teneffüs sebebleri ile cisme eczâ-yı arzdan birtakım maddeler intikal ederek, o cisim peyderpey bir hadde kadar büyür. Hadd-i ma'lûmu bulunca artık o cisim büyümez. Halbuki ekl ve şürbü ve teneffüsü munkatı' değildir. Binâenaleyh hadd-i ma'lûmu bulduktan sonra arzdan aldığı eczâyı yine arz cezb ve tenkîs eder ve yerine yenilerini verir ve eczâ-yı arz cism-i beşere lâ-yenkatı' gelir ve gider. Eğer arz verdiği eczâyı tenkîs etmese, bilfarz yetmiş yaşına gelmiş bir adamın cismi dağlar kadar cesîm olurdu. Bu cisim her bir ferd-i insânînin sâbit olan hakîkatinin bir kisvesidir. Mevtın-ı dünyâda bu kisvenin sûret-i terbiyesi böyledir. Arz, kıyamette tecellî-i kahrî-i umûmî ile tebeddül edince o hakîkate göre, yine o arzın cinsinden neş'e-i rûhâniyye gālib olarak verilen bir kisvede, o arz üzerindeki kavânîn-i ilâhiyye dâiresinde terbiye görür. İşte görülüyor ki, vücûd-i insânîde kevn ü fesâd, ilmen ve fennen ve mahsüsen muhakkaktır. Onun sâbit olan hakîkatine her bir mevtının îcâbına göre bir taayyün ve kisve verilir. Bunun için âyet-i kerimede لتركبن طبقاً عن طبق فما لهم لا يؤمنون ya'ni (İnşikak 84/19-20) "Biz sizi elbette tabaka tabaka istihâlâttan geçirip terkîb ederiz ve bu hâl âlem-i histe zâhir olduğu hâlde onlara ne oldu ki devâm-ı istihâlâttan ibaret olan âhirete inanmıyorlar?" buyrulur Ya'ni, nefh-1 sûr Hâlık'ın küllî bir istihâle emridir ve bu umûmî emrinde Hak Teâlâ, "Ey toprakta inhilâl etmiş olan zerrât-ı unsuriyye, âlem-i şehadette her bir mahlûkun hakîkatine bir kisve ve taayyün olmak üzere nasıl toplandınız ise bu âlem-i haşrde dahi, yine o hakîkatlere birer taayyün ve kisve olmak üzere toplanınız ve saklandığınız topraktan baş çıkarınız!" buyurur.

1774. Her birinin canı, sabah vakti, aklın cisme geldiği gibi tekrar cisme gelir.

Her bir mahlûkun canı ve hakîkati, sabah vakti olunca uykuda olanların akıllan cisimlerine geldiği gibi mevtın-ı haşrde tekevvün eden cisimlerine gelir. Bunun misâl-i âfâkîsi budur ki, tecellî-i kahrîden ibaret olan kış mevsimin- de nebâtâtın kısm-i küllîsi yapraklarını döker ve cümlesi meyve vermez olur ve cümlesi bîhuş bir hâldedir. Kuru ve yaş oldukları bile mahsüs değildir. Gö- rülür ki, kış hâli, asla bahârın hâline benzemiyor. Birbirlerinin aksi oluyor. Müessirât-ı mevzû'a tahtında bu mevsimin devresi tamâm olunca bahar ge- lir ki, bu hâl, arza yeni bir tecellî-i rubûbiyyedir. Bu tecellî neticesinde cüm- lesine bu dalgınlıktan sonra yeniden hayât gelir ve her biri evvelce ne is- ti'dâdda idiyseler o isti'dâd üzerine meknûzâtını ızhâr ederler. Meselâ erik ağacı ise yapraklarını ve çiçeklerini ve meyvelerini erik olarak verir. Erik ağa- cından kızılcık peydâ olmaz. Buna işâreten Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de bu- yurur: فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَذَلِكَ النُّشُورُ (Fâtır, 35/9) ya'ni "Arz öldükten sonra biz diriltiriz, işte nüşûr dahi böyledir." Arzın ve insanın bu hâli bu dünyâda mahsüs iken bunu idrak edemeyenler أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا ذَلِكَ رَجْعٌ بَعِيدٌ (Kaf, 50/3) ya'ni "Biz ölü ve toprak olduğumuzdan sonra tekrar hayâta rücû' eder mi- yiz? Bu hayâta rücû' uzaktır." dediler

1775. Can kendinin cismini gündüz vaktinde tanır, defîne gibi kendi harabesi- ne gelir.

Ya'ni, uyuyan bir kimsenin canı, gündüz olunca, kendi cismini tanır, o de- fine mesâbesinde olan rûh, bir vîrâne gibi olan cisme taalluk eder.

1776. Kendinin cismini tanır ve ona gider; kuyumcunun canı terzi tarafına ne vakit gider?

Hz. Pîr Efendimiz Fîhi Mâ Fîh'in 43. faslında şöyle buyururlar: "Derler ki: Âhirette kiminin sağ eline ve kiminin sol eline nâmeler uçar; ve melâike ve izz ü nâz ve cennet ve mîzan ve hesâb ve kitâb vardır, bunların misâli beyân olunmadıkça ma'lûm olmaz. Gerçi bu âlemde onların misli yoktur, ancak mi- sâl ile muayyen olurlar; ve bu âlemde onun misâli odur ki, gece bütün halk uyurlar. Fakîrin ve pâdişâhın ve âkılin ve gâfilin ve bilcümle ehl-i san'atın dü- şünceleri mürtefi' olur ve hiç kimsede endîşe kalmaz. Subh-ı sefîd, sûr-i İsrâfil gibi nefhasını üfürür, onların zerrât-ı ecsâmını ihyâ eyler. Yine her birinin dü- şüncesi, uçan nâmeler gibi, herkes tarafına gelir; hiç yanlışlık vâki' olmaz. Ter- zinin düşüncesi terziye ve fakîhin düşüncesi fakîhe, zâlimin düşüncesi zâlime ve âdilin endîşesi âdile gelir. Hiç terzinin uyuyup sabahleyin kunduracı kalk- tığı vâki' oldu mu? Hayır. Bil ki, o âlemde dahi böyle olur; ve bu muhal değil- dir ve bu âlemde de vâki'dir. Hadis-i şerifte كما تعيشون تموتون و كما تموتون تحشرون ya'ni "Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi haşr olursunuz" buyrulur. İmdi bir kimse bu misâl ile meşgûl olup ser-rişteyi elde eder ise o âlemin kâf- fe-i ahvâlini bu âlemde müşâhede eyler ve o ahvâl ona mekşûf olur."

1777. Âlimin canı âlim tarafına gider. Zâlimim rûhu zâlim tarafına gider.

1778. Zîrâ Allah'ın ilmi onları sabah vaktinde kuzu ve koyun gibi tanıyıcı etti.

Ya'ni, kuzu, anası olan koyunu nasıl tanırsa, Allah Teâlâ'nın kendi ilmin- den rûhlara bahş ettiği ilim ile, o rûhlar ba's vaktinde kendilerine mahsûs olan kalıpları tanırlar.

1779. Ayak, karanlıklarda kendinin pabucunu tanır; ey sanem, can kendi cis- mini nasıl tanımaz?

"Zulem", zulmetin cem'idir. "Sanem", put ma'nâsına olup burada sûret ve cisim murâd buyrulur. Ya'ni, ey sûret ve ey cismânî olan kimse, ayak karan- lıkta kendinin giydiği ayakkabıyı tanıdığı hâlde; can, kendisine lâyık ve mü- nâsib olan cismi nasıl tanımaz? Zîrâ ayak, karanlıkta bir yabancının ayakka- bına girse, bu bana uymadı, benim değildir, diye derhal hükmeder. Rûhlar da ba's gününde böyledir. Kendilerinin dünyâdaki amellerine münasib olarak verilen cisimleri tanırlar.

1780. Ey mülteci, haşr sabahı küçüktür; büyük olan haşri ondan kıyas tut!

"Müstecîr", ilticâ edici ve sığınıcı demektir. "Haşr sabâhı"ndan murâd, uykudan uyanmak vaktidir. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Zümer'de vâki' olan الله يتوفى الأنفس حين موتها والتي لم تمت في منامها (Zümer, 39/42) ya'ni "Allah Teâlâ nefsi ölüm vaktinde ve ölmediği hâlde uykusunda müteveffâ kılar" âyet-i kerîmesine işaret buyuruyor. Binâenaleyh uykudan uyanma vakti küçük haşr ve ölümden sonra ba's vakti de büyük haşrdir. Bu küçük haşrden bü- yük haşre kıyâs et! Bu kıyâs yukanda 1778 numaralı beytin îzâhında geçti.

1781. Öyle ki rûh çamur tarafına uçar. Nâme dahi sola sağa uçar.

Rûh-i latîf nasıl cism-i kesîf tarafına uçup taalluk ederse, onun amelleri- nin defteri dahi sağına ve soluna uçar ve o cisme taalluk eyler.

1782. Buhl ve sehâ, fisk ve takva ve dün âdet etmiş olduğu şey nâmesini onun önüne koyarlar.

Ya'ni, hayât-ı dünyeviyyede hasîslikten ve cömertlikten ve fisk ve takvâ- dan velhâsıl kendinin yapmağa alıştığı ahlâk cinsinden olan şeyleri, amelinin defterinde yazılı olduğu hâlde eline verirler.

1783. Vaktaki o seher vakti, uykudan uyanır, tekrar hayır ve şerden onun ta- rafına gelir.

Bu beyt-i şerifte الناس نيام فاذا ماتوا فانتبهوا ya'ni "Nâs uy[kudadır]lar, öldükleri vakit uyanırlar" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur. Ya'ni, vaktâki seher vakti gi- bi olan ölüm vâsıtasıyla uyku mesâbesinde olan dünyâ hayâtından uyanık- lık mesâbesindeki hayât-ı uhreviyyeye intikal ederler, hayât-ı dünyeviyyede hayırdan ve şerden ne gibi ef'âli sâdır olmuş ise bunlar birer sûretle onun ta- rafına gelir.

1784. Eğer kendi ahlâkına riyazet vermiş ise, uyanıklık vaktinde yine o nezdi- ne gelir.

Eğer hayât-ı dünyeviyyede kendi kötü ahlâklarını terbiye edip, ıslâh etmiş ise, uyandığı vakit yine nezdine o tebeddül etmiş olan güzel huylar gelir.

1785. Ve eğer o, dün hâm ve çirkin ve dalâl içinde oldu ise, solu, kara mâtem nâmesi gibi bulur.

Ve eğer o kimse dün, ya'ni hayât-ı dünyâda, insanlık cihetinden hâm ve çirkin ve dalâlet içinde oldu ise, onun sol eli, amel defterini kapkara olan bir mâtem-nâme gibi bulur. "Azâ", mâtem ve şiddet yılı ve musîbete sabretmek ma'nâlarınadır. Burada amel defterinin mâtem elbisesi gibi siyah olmasına işâret buyrulur.

1786. Ve eğer o, dün takva ve dîn ile pâk oldu ise, uyanıklık vaktinde kıymetli inciyi götürür.

Ve eğer o kimse, dünkü gün, ya'ni hayât-ı dünyeviyyede, takvâ ve dîn vâsıtasıyla, hayvanlığı temizledi ve nefsini insan yaptı ise, uyanıklık vaktinde kıymetli inci mesâbesinde olan mükâfâta nâil olur. Bu beytin ikinci mısrâ'ı bazı nüshalarda böyledir : چون شود بیدار یابد در یمین Ya'ni "Uyandığı vakit sağında bulur."

1787. Uyku ve uyanıklığımız bizim için ölüm ve mahşerimizin nişanı üzerine iki şahid oldu.

النوم اخ الموت Ya'ni "Uyku ölümün kardeşidir" hadîs-i şerîfi mûcibince bizim uykumuz ve uyanıklığımız bizim için ölüm ve mahşer esnasındaki hallerimize alâmet olarak iki mahsüs şâhit oldu.

1788. Küçük haşir ve büyük haşri gösterdi; küçük ölüm, büyük ölümü parlattı.

"Zidûden", kalbi gamdan ve aynayı tozdan ve kılıç ve emsâlini pastan temizlemek demektir ve sâf etmek ve bir şeyin aslını zâhir kılmaktan kinâyedir. Ya'ni, uyku ve uyanıklık hâli bize ölüm ve haşir hâlini zâhir kıldı, demek olur.

1789. Fakat bu nâme hayâldir ve gizlidir; ve o büyük haşirde çok aşikâr olur.

Lâkin rü'yâda görülen bu nâme ve a'mâl-i fikriyye sûretleri hayâldir ve başkalarının gözlerinden gizlidir. Yalnız rü'yâyı gören kimseye âşikâr olur. Fakat haşr-i ekber günü olan kıyâmette apaçık zâhir olur ve başkaları da görür.

1790. Bu hayal burada gizli ve eseri zâhirdir; bu hayâlden orada sûretler neşv ü nemâ bulur.

Bu hayâl, ya'ni insanın iyi ve kötü fikirleri bu dünyâda başkalarının nazarından gizlidir ve fakat sözden ve fiilden o fikirlerin eserleri zâhirdir. İşte bu hayâlden orada, ya'ni haşr-i ekber gününde sûretler neşv ü nemâ bulur.

1791. Mühendiste bir evin hayalini gör; onun kalbinde bir zemînde bir tâne gibidir!

Mühendis yapacağı bir evin hayalini zihninde tasarlar, bu sûret-i hayâliyye onun kalbinde yere ekilmiş bir tâneye benzer.

1792. O hayal içeriden dışarıya gelir. Zemîn gibi ki, için tohumundan doğurur.

O mühendisin herkesin nazarından gizli olan hayâli, fiil-i zâhirî ile içeriden dışarıya çıkar ve herkes, o dışarıya çıkan evin şeklini görürler ve bundan evvel bu evin, mühendisin hayâlinde bulunduğunu bilirler. Bu hâl arz gibidir ki, içindeki tohumdan onun cinsi olan nebâtı doğurur ve meydâna çıkarır.

1793. Her bir hayal ki, o gönülde vatan yapar, mahşer günü bir sûret olacaktır.

Ya'ni, insanın kalbinde ve dimâğında yer tutan îmân ve inkâr ve iyilik ve kötülük hayalleri mahşer günü birer sûrete girecektir. Zîrâ kalbdeki hayâl, rûha sarılmış olan bir sûrettir. Vaktâki ölüm vâsıtasıyla, rûh cesedi terk eder ve kendisi çıplak bir hâlde kalır; o hayaller kendinde zâhir olur, artık onu örtecek bir perde olan cesed yoktur. Kendisi bu sûretleri gördüğü gibi başkaları da görür. Tasavvur olunsun, gāyet rezîlâne olan bir hayalin kötü sûreti ehl-i mahşer arasında zâhir olduğu vakit, o insan ne hâle girer!

1794. Zamîrde olan, o mühendisin hayali gibidir; tânenin zemîninde nebât gibi tut!

İnsanın hayalinde olan şeylerin mahşer günü hâriçte zuhûru, o mühendi- sin kalbindeki hayâlin zuhûruna benzer veyâhud içine tâne ekilmiş olan bir arzda, o tâneden nebât zuhûruna benzer.

1795. Bu iki mahşerden mahlasım kıssa mıdır, mü'minlere onun beyanında hisse vardır.

"Mahlas", hulâsa ve maksad demektir. Ya'ni, uyku ve uyanıklık ve ölüm ve ba's zamanlarından ibaret olan bu iki mahşeri beyân etmekten maksadım, kıssanın sûreti midir? Hayır, o kıssanın tafsîl ve beyânında mü'minlere hisse vardır. Zîrâ mü'minler bunları dinledikleri vakit, bunu akıllarına pek yakın görüp havâtır-ı redîeden kendilerini temizlemeğe gayret ederler ve gelirse is- tiğfâr ederler. Amma münkirlerin bu hisseden nasîbleri yoktur.

1796. Vaktaki kıyamet güneşi zahir olur, topraktan çirkin ve güzel dahi sıçrar.

Vaktāki kıyamet gününe hâs olan güneş zâhir olur. وَ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجاً (Nebe', 78/18) Ya'ni "Ve o günde ki sûra nefh olunur, halk fevc fevc gelirler" âyet-i kerîmesi mûcibince bu ikinci sûr ile tecellî-i adli-i umûmî vâ- ki' olur. Her bir rûh arzın kesb ettiği istihâleye münasib, yine arz cinsinden bir kisve-i taayyün ile zahir olurlar ve güzel çirkin hep kıyâm ederler.

1797. Kazā dīvânı tarafına koşucu olurlar; ve iyi ve kötü olan nakid, potaya giderler.

1798. İyi nakid şadman ve ziyade nazlıdır; kalp olan nakid meşakkatte ve erimektedir.

"Nâz", lügatte yeni bitmiş ve körpe ve âşıkın şevkini artırmak için ma'şû- kun âşıktan istiğnâsı demektir. "Nâz-nâz", terkîb-i terâdüfidir. "Hâr-hâr", güft-gû" ve "cüst-cû" gibi. Bâtını dünyâda iyi nakd ve altın gibi olan, mah- şerde sevinici ve çok nazlıdır ve bâtını kalp olan ise orada zahmet içinde ve tuz gibi erimektedir.

1799. Lahza lahza imtihanlar erişir; gönüllerin sırrı cesedde görünür.

"İmtihân", mihnetlenmek demektir. Ya'ni, ehl-i mahşerden her birine, gönüllerindeki sır cesedlerinde zâhir olup, sırları fenâ ise enzâr-ı nâsda zelîl olmak sûretiyle lahza lahza mihnetlenmeler vâki' olur; ve dünyâdan âhirete berâberce götürdüğü metâ'lar meydâna çıkarak elemlere dûçâr olur.

1800. Kandilden su ve yağ aşikâr olduğu gibi, yahud sırları neşu ü nemâ bulan bir toprak gibi.

1801. Soğandan ve za'ferandan ve köknardan kışın sırrını baharın eli aşikâr eder.

Yevm-i mahşerde iktisâb olunan cisimden iyi ve kötü suver-i hayâliyye-nin zâhir olmasının misâl-i mahsüsü budur: Meselâ kandil bir cisimdir fakat şeffaftır, içinde ne var ise gösterir. İçindeki su ve zeytin yağı içine bakmadan dışından zâhirdir. Yahud siyah bir toprağın altında ne olduğu mechûl iken, içindeki tohumların başlarını çıkarıp görünmesi gibi. Nitekim kışın topraklar gayr-ı fa'âl bir hâldedir. Bahar mevsiminin eli değdiği vakit, kışın kendi içinde sakladığı soğan ve za'ferân ve köknar meydana çıkar. "Köknar", haşhaş kozası ve onun sıkılmış suyu ma'nâsınadır.

1802. O birisi, "Biz müttakîleriz!" diyerek yeşil başlı ve diğeri menekşe gibi başı aşağı.

Sâlihler, başları yukarıda mesrûr bir hâldedirler. Lisân-ı halleriyle ve vaz'iyyetleriyle "Biz hayât-ı dünyeviyyede zühd ve takvâ dâiresinde yaşamış olanlardanız!" derler; ve fâsıklar ve münkirler ise, utandıklarından ve korktuklarından, başlarını önlerine eğmişlerdir. Birinci mısrâ'da ان المتقين في مقام أمين (Duhân, 44/51) ya'ni "Muhakkak müttakîler emniyet makamındadır"; ve ikinci mısrâ'da ولو ترى إذ المجرمون نأكسوا رؤسهم عند ربهم (Secde, 32/12) ya'ni "Âsîleri rablerinin indinde başları eğilmiş görürsün" âyetlerine işâret buyrulur.

1803. Gözleri tehlikeden dışarı fırlamış, sâbit, korkudan on çeşme olmuş!

Fâsıkların ve münkirlerin gözleri, mahşer gününün tehlikesini görüp, bu tehlikeden nâşî gözleri dışarıya fırlamış, acabâ başımıza ne gibi belâlar gelecek diye, sâbit olan ve hiçbir sebeble zâil olmayan korkudan dolayı on çeşmeden akan sular gibi gözleri yaş dökmekte bulunmuş olur.

1804. Gözler intizârda açık kalmış, tâ ki nâme sol taraftan gelmeye!

Ehl-i mahşer defter-i a'mâlleri soldan gelmesin diye, gözleri açık bir hâlde beklerler.

1805. Sağ tarafa sol tarafa göz çevirici, zîrâ ki, sağ nâmenin tâli'i kolay olmaz.

"Zep", bâd-i havâ [bedâva] ve kolay ma'nâlarınadır (Burhân). Ya'ni, ehl-i mahşer "Acabâ amellerimizin defteri hangi tarafımızdan gelecektir?" diye gözlerini sağa ve sola çevirici bir hâldedirler. Zîrâ sağ ele gelen defter-i a'mâl, öyle bedâva ve kolay kolay gelmez. Bu defter dünyâ hayâtında nefsinin ezvâkına muhalefet edenlere ve enâniyetten geçmiş olanlara mahsûstur.

1806. Bir kulun eline bir nâme gelir; başı siyah, cürümden ve fısktan dolmuş.

1807. Onda bir hayır ve bir tevfik yok; sıddıkın kalbini incitmeden başkası yok!

1808. Baştan ayağa kadar çirkinlik ve günah dolu, yol ehli üzerine istihzâ ve ıslık çalma.

Mahşer günü bir kulun eline bir amel defteri gelir ki, baş tarafı kapkara, içi türlü türlü suçlardan ve fisk u fücûrdan dolu. Velhâsıl bu defter baştan ayağa kadar çirkinlik ve günah içinde. Bunda öyle fenâlıklar var ki, dünyâda, hak yoluna giden kullar ile istihzâ etmiş ve arkalarından alay ederek ıs- lık çalmış. İçinde hayır ve tevfik-ı ilâhî nâmına hiçbir şey yok! Hayât-ı dünyeviyyesinde işi gücü Hakk'ın dostlarını incitmek olmuş.

1809. Onun hîlekârlıkları ve hırsızlıkları ve o Fir'avnlar gibi onun ben ve bizi.

"Ene" ve "innâ", Arabî kelimelerdir, "ben" ve "biz" demektir. Ya'ni, o kulun amel defterinde bütün dünyadaki hîlekârlıkları ve hırsızlıkları ve Fir'avnlar gibi mükâleme esnasında kemâl-i azametle, "Ben şöyle yaptım ve biz böyle yaparız" gibi kullandığı ta'bîrât ve kibir ve enâniyeti hep yazılı.

1810. Vaktaki o sakîl kendi nâmesini okur, o bilir ki, rıhlet zindan tarafına [1810] oldu.

Vaktâki o rûhu sakîl olan kul kendinin amel defterini okur ve içindeki rezâilin hepsi toplanmış ve yazılmış olduğunu görür, anlar ki gideceği yer zindandır ve hapishanedir.

1811. Sonra hırsızlar gibi darağacı tarafına revân olur; zâhir olan cürüm i'tizâr yolunu bağlamıştır.

Sonra o kul, hırsızlar gibi darağacı tarafına gitmeğe başlar; çünki kabâhatleri tamâmıyle meydâna çıkmış ve setrine imkân kalmamış olduğundan, özür dileyecek hâli yoktur.

1812. O binlerce hüccet ve kötü söz onun ağzı üzerine fenâ çivi gibi olmuştur.

Dünyâda kendisinden zâhir olan binlerce fenâ amellerin ve kötü sözlerin defter-i a'mâlinde yazılarak aleyhine bir hüccet olması onun ağzı üzerine fenâ ve kuvvetli bir çivi gibi mıhlanmış ve ağzını açacak hâli kalmamıştır.

1813. Hayırsızlık eşyası onun cismi üzerinde ve onun evinde zâhir olup onun efsânesi gâib olmuş.

Çaldığı eşya üzerinde ve evinde bulunan bir hırsız, artık kendini müdafaa için nasıl ki söyleyecek bir söz ve bir masal bulamazsa, bu kul dahi o hâle gelir.

1814. Binaenaleyh "Saîr" zindanına revân olur; zîrâ dikene ateşten kaçmak olmaz.

"Saîr", lügatte "alevli ateş" mâ'nâsına olup cehennemin tabakalarından bir tabakanın adıdır. Ya'ni, bu hâlde olan kul kendinin mahall-i azabı olan Saîr'e gidici olur. Zîrâ bu kul bir diken gibidir; binâenaleyh dikenin lâyığı ateştir.

1815. Çünki önde ve arkada olan o gizli melekler ases gibi zâhir olmuştur.

Ya'ni, o mücrim kul, ben Saîr'e gitmem, diyemez; çünki dünyâda iken ön- de ve arkada gizli olan ve görünmeyen melekler, âhirette zabıta me'mûru gi- bi meydana çıkmışlardır.

1816. Onu götürürler, onu ucu sivri bir şeyle dürterler, derler ki: "Ey köpek, kendi gühdanlarına git!"

"Süpûzend", "süpühten" masdarından fiil-i müzâri'dir. "Güh-dân-hâ", "gûh"ün muhaffefi olan "güh" ile "dân" ve "hâ" edatlarından mürekkebdir. Kendi "pislikleri" demek olur. Ya'ni, o melekler onu sivri övendire ile dürte dürte götürürler de derler ki: "Ey köpek, haydi bakalım kendine mahsûs olan pislik yerlerine git!"

1817. Her yol başında ayağını çeker, tâ ola ki o kuyudan sıçraya!

Melekler onu dürterek götürürken o her yol başında ayağını geri çeker ve ümîd eder ki, kendisinin atılacağı kuyudan yakasını kurtarsın.

1818. Muntazır durur, susar, bir ümîd içinde yüzünü arkaya çevirir.

"Ten zeden", susmak; "rûy vâpes kerden", yüzü arkaya çevirmek. Ya'ni, o mücrim yolda durur ve sükût eder. Kurtulmak ümîdi beslediğine işaret olarak yüzünü arka tarafa çevirir.

1819. Sonbahar yağmuru gibi göz yaşı yağdırır, bir kuru ümîd! O onun gayrı ne tutar?

O mücrim ağlar. Bir kuru ümîd besler; bu anda o bîçârenin bu kuru ümîdinden başka dayanacak nesi vardır?

1820. Her bir zaman yüzünü arkaya çevirir, yüzünü mukaddes olan dergâha döndürür.

O günahkâr kulun beslediği ümîd, rahmet-i Rahmân'a ilticâ ederek afve mazhar olmaktır. İşte bu ümîd ile her zaman yüzünü arkasına çevirir ve mukaddes olan dergâh-ı ilâhîye teveccüh eder.

1821. Müteakiben Hak'tan, nûr iklîminden emir gelir ki, ona deyiniz ki: "Ey çıplak!"

"Battal", işi olmayıp boş duran kimse, ya'ni tenbel; "ûr", çıplak. "Nûr iklîmi"nden murâd, vücûd-i mutlak mertebesidir. Zîrâ Vücûd ayn-ı nûrdur. Nûr, kendi zâhir ve eşyayı muzhir olduğu gibi, vücûd-i hakîkî-i Hak dahi kendisi zâhir ve eşyayı muzhirdir. Bu sebeble "Hak" ve "Nûr" isimleri esmâ-i Zât'tandır. Ya'ni, mücrimin bu tevakkufunu müteâkib zât-ı Hak tarafından meleklere bir emir gelir ve o emir de şudur: Ona deyiniz ki, "Ey rûhu a'mâl-i sâlihadan soyunup çırçıplak kalmış olan tenbel!"

1822. "Ey şer menba'ı, neyin muntazırısın? Ey sersem, yüzünü niçin arkaya çeviriyorsun?"

1823. "Senin nâmen odur ki, senin eline geldi. Ey Huda'yı incitici ve ey şeytana tapıcı!"

"Dünyâ hayatında yapmış olduğun amellerin defteri, senin eline gelen defterden ibarettir. Bu hayâta getirdiğin sermâye ancak bunlardır. Ey dünyânın fânî hayâtına aldanıp Hakk'ı tanımamış ve şeytana tapmış olan sersem, daha ne bekliyorsun?"

1824. "Mâdemki fiilinin defterini gördün, ne bakıyorsun? Bundan sonra fiilinin cezasını gör!

1825. "Niçin beyhûde teahhur ediyorsun? Böyle kuyuda aydınlık nerede!"

"Mûl", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada, "işlerde teahhur etmek ve geri durmak" ma'nâsı münasibdir. Ya'ni, "Ey mücrim, niçin cezâ mahalline gitmekte tereddüd ve teahhur ediyorsun? Kötü fiillerinin te'sîri olarak hâsıl olan bir kuyuya düştün. Böyle bir kuyuda ümîd aydınlığı olur mu?"

1826. "Senin ne zâhir cihetinden bir tâatın, ne de senin sırda ve bâtında bir niyetin yoktur."

Senin zâhirde tâatin ve ibâdetin olmadığı gibi, bâtında da; "Âh yâ Rab yapamıyorum, bana tefvîk ve hidâyet bahşet ve beni sâlih ameller işlemeğe muvaffak kıl!" diye bir niyetin yoktur.

1827. "Senin gecelerde ne münâcâtın ve kıyâmın, ne de senin gündüzlerde takvân ve orucun yoktur."

1828. "Ne senin kimseyi incitmekten hıfz-ı zebânın, ne de öne ve arkaya ibretle nazar etmen olmadı."

"Dünyâ hayatında nefsinin hazzı ve keyfin için dilin ile şuna buna acı sözler söyleyerek halkı incitmekten çekinmedin ve benlik da'vâsına kalktın. Arkana bakıp vücûdunun birkaç katre menîden peyda olduğunu ve senden evvel gelenlerin ve dönenlerin olduklarını görmedin ve önüne bakıp yürüdüğün yolun nihâyeti ölüm olduğuna ibretle bakmadın."

1829. Ön ne olur? Ölümü ve kendi nez'ini anmaktır. Arka ne olur? Dostların evvelden ölmesidir.

1830. "Ne senin için zulüm üzerine pür-hurûş bir tövbe oldu; ey arpa satıcı olan buğday gösterici hîlekâr!"

"Yaptığın zulümlere karşı içinden vicdan azabı duyarak bir tövbe ve pişmanlık vâki' olmadı; ey içinden fenâ olup, zâhirde iyi görünücü hîlekâr!"

1831. "Mâdemki senin terâzin eğri ve hîle idi, cezâ terazisini niçin doğru istersin?"

"Mâdemki hayât-ı dünyeviyyede ef'âlinin mîzânı eğri ve hîle üzerine idi, şimdi bu hayât-ı uhreviyyede o ef'âle tekabül eden cezâ mîzânını niçin doğru istersin? Eğriye eğri ve doğruya da doğru tekabül eder."

1832. "Mâdemki özürde ve noksanda sol ayak idin, nâme senin sağ eline nasıl gelir?"

Ma'lûm olsun ki, "sağ" taraf Hakk'ın sıfat-ı cemâlinin ve sol taraf dahi sıfat-ı celâlinin mazharlarıdır. Bu sıfatların ikisi de Hakk'a nazaran müsâvî ise de, kullara nazaran müsâvî değildir. Kullara göre sağ taraf soldan efdaldir. Nitekim sağ eliyle yaptığı birçok fâideli hizmetleri sol eliyle yapamaz. Bu hâl, alışmaktan ziyâde sevk-ı tabîîdir; ve efdaliyyet Hakk'ın nazar-ı inâyetinden münbaistir; ve inâyet-i Hakk'ın sebebi yoktur. Nitekim Fîhi Mâ Fîh'lerinin 59. faslında şöyle buyururlar: "İnâyete hükmet[me]mek mümkin değildir. Bu göz sağ ve o göz sol; zâhiren ikisi de birdir, acabâ o sağ göz ne hizmet etti ki sol göz olmadı?" Ya'ni, "Ey mücrim, sen hayât-ı dünyeviyyede sıfat-ı Celâl'imin mazharı oldu idin; burada nasıl mazhar-ı Cemâl'im olursun?"

1833. "Çünki cezâ gölgedir; ey boyu eğri olan sen, senin gölgen dahi öne eğri düşer."

1834. Bu tarz üzere sert hitablar gelir ki, ondan dağın dahi arkası kanbur olur.

"Kûz", arkası bükülmüş, kanbur demektir. Ya'ni, Cenâb-ı İzzet'ten gelen sert hitâblara dağlar bile tahammül edemeyerek elemden beli bükülüp kanbur olur.

1835. Kul der: "O şeyi ki beyân buyurdun; yüz öyleyim, yüz öyleyim, yüz öyleyim."

O mücrim olan kul, Hakk'ın bu acı hitâblarına karşı, i'tirâf-ı cürm ederek: "Yâ Rabbel'âlemîn; ben, Zât-ı Azîmü'ş-şânının buyurduğu gibi, iler tutar yeri kalmamış berbâd bir mahlûkunum, buyurduklarından yüz kat öyleyim!"

1836. "Halbuki sen daha fenaları hilm ile örttün; yoksa fezâhatları ilim ile bilirsin."

"Yâ Rab, sen bilcümle eşyayı ve nâmütenâhîlikleri muhît olan ilmin ile benim daha fenâ olan hallerimi ve amellerimi ve rezâletlerimi bildiğin hâlde, "Settâr" ism-i şerîfin [ile] örttün."

1837. "Fakat kendi cihâdından ve fiilimden ve hayır ve şerrin ve küfür ve mezhebin verâsından hariç,"

1838. "Ve kendimin acizane olan niyazından ve benim, yâhud yüz benim gibisinin hayalinden ve vehminden hariç,"

1839. "Doğru oluculuğun ve inadın verâsından hariç, senin lutf-ı mahzına benim bir ümidim var idi."

""Utû" (Utüvv), haddi tecavüz etmek, ya'ni serkeşlik ve inâdçılık etmek demektir. Bu üç beyt-i şerîf birbirine merbût olarak bir cümle-i tâm teşkîl ederler. Ya'ni: "Yâ Rab, Zât-ı Celîlü'ş-şânının ta'dâd buyurduğu kabâhatlerin hepsi bende vardır. Sen ilm-i muhîtin ile benim bunlardan daha fenâ olan amellerimi bildiğin hâlde, bunları “Halîm” ism-i şerîfin, “Settâr” ism-i şerîfine muîn olarak örttün. Fakat senin bir lutf-ı mahzın ve hâlisın vardır ki, bu lutfun muvâcehesinde benim kendi sa’yimin ve fiilimin ve hayır ve şerrimin ve küfür ve îmânımın ve benim âcizâne olan niyâzımın ve yalvarmamın hiç te’sîri yoktur. O öyle bir lutuftur ki, benim ve benim gibi olan yüz kimsenin hayâli ve vehmi hâricindedir. Bu lutfun karşısında benim doğru veyâ inâdçı ve serkeş olmamın ne ehemmiyeti vardır! İşte benim ümîdim Zât-ı Celîl’inin böyle bir lutfunadır. Bu beyt-i şerîfte bu kulluk hâli انا عند ظن عبدی بی ya’ni “Ben kulumun bana olan zannı indindeyim” hadîs-i kudsîsine mâsadak olup, kendisi Hakk’a hüsn-i zannetmiş bulunur.

1840. “Ey garazsız olan Kerîm, ivazsız olan lutuftan bir hâlis bahşiş ümîdim var idi.”

“Ey Rabbim, senin keremin kullarından fâide me’mûl ettiğinden veyâhud onlardan korktuğundan nâşî değildir; ve lutfun dahi, sana fâidesi olan yapılmış bir iyilikten dolayı değildir. Senin garazsız olan kereminden ve ivazsız olan lutfundan bir hâlis atâya ve ihsâna ümîdim var idi.”

1841. “O hâlis kerem sebebiyle yüzümü geriye çevirdim. Kendi fiilim tarafına bakmıyorum.”

“Yaptığım fenâlıkların hiçbirisi gözüme görünmedi de yüzümü o hâlis keremin sebebiyle geriye çevirdim ve ivazsız lutfuna muntazır oldum.”

1942. “Yüzümü o ümîd tarafına çevirdim; zîra bana evvelden ziyade vücûd vermişsin.”

“Sen bana hiç yoktan bir vücûd verdin ve bu vücûd sebebiyle Senin in’âm ve eltâfının zevklerini duydum. Halbuki bu vücûdun ihsânı, evvelce benden sâdır olmuş bir hizmet mukābilinde değildi. Mâdemki Senin böyle bedâva ve meccânî keremin vardır; Senin lutfundan ümîdimi kesmedim ve yüzümü o ümîd tarafına çevirdim.”

1843. Varlık hil'atini bedava olarak verdin, ben dâima onun üzerine mu'temid idim."

"Vücûd elbisesini bana bedâva olarak verdin. Gördüm ki, senin keremin ve lutfun bir hizmet mukābili değildir. Binâenaleyh yaptığım fenâlıklar hakkında da bu lutfunu ve keremini esirgemeyeceğine i'timâd ettim ve afvımı muhakkak bildim."

1844. Vaktâki kendi cürmünü ve hatasını sayar, atâda hâlis bahşayiş gelir.

Vaktâki bu mücrim kul, kendinin suçlarını ve kabâhatlerini sayar ve kendisini huzûr-ı Hak'ta kabâhatli görür ve Hakk'ın lutf u keremine i'timâdını beyân eder, Hakk'ın kerem deryâsı dalgalanıp o kula atâ hususunda hâlis ihsân-ı ilâhî gelir. Zîrâ hadis-i şerîfte من اذنب ذنبا فعلم ان له ربا ان شاء ان يغفر له و ان شاء ان يعذبه ان حقا على الله ان يغفر له ya'ni "Kim ki bir günah işledi ve bildi ki, onun bir Rabbi vardır ki, dilerse onu mağfiret eder ve dilerse azâb eyler, Allah Teâlâ'ya onu mağfiret etmek iktizâ eder" buyrulur.

1845. Buyurur ki: "Ey melekler, onu bana geri getirin, zîrâ onun kalbinin gözü recâ tarafına olmuştur."

Hak Teâlâ onu dürte dürte götüren meleklere hitâben buyurur ki: "Ey melekler onu götürdüğünüz yerden geri çevirip bana getiriniz! Zîrâ o kulum bana hüsn-i zan ederek, onun kalbinin gözü bizim lutfumuzun ümîdi ve recâsı tarafına dikilmiştir."

1846. "Lâübâlice onu âzâd ederiz ve o hataların hepsine çizgi çekeriz."

"Lâ-übâlî", terkîb-i Arabî olup lisânımızda da "hiç çekinmem ve hiçbir kayıt ile mukayyed değilim" ma'nâsına müsta'meldir. Ya'ni, "Onun kabâhatlerinin şenâatine bakmaksızın, onu cezâsından âzâd ederiz ve o yaptığı suçların hepsine de bir afv ve mağfiret çizgisi çekeriz ve mahv ü setr ederiz."

1847. Lâübalilik bir kimseye mubah oldu ki, ona gadirden ve salâhtan ziyân olmaya.

"Mubâh", lügatte iki tarafı müsâvî olan şeydir. Istılâh-ı şerîde, terki günah ve işlemesi sevâb olmayan fiildir. Oturmak ve yatmak gibi. Ya'ni, lâübâlîlik öyle bir kimseye mubâh ve câiz oldu ki, ona bir kimsenin özründen ve fenâlığından zarar ve ziyan gelmez ve iyiliğinden dahi hiçbir fâide olmaz, indinde bu iki taraf dahi müsâvîdir.

1848. "Kerem cihetinden bir latîf ateş parlatırız, nihayet ziyâde ve noksan ve zelle kalmaz."

"Keremimiz cihetinden bir latîf ateş ya'ni afv ve mağfiret harâretini parlatırız, nihâyet mücrimlerin ne büyük ne de küçük günahlarından hiçbir eser kalmaz."

1849. "Bir ateş ki, onun şu'lesinden en aşağı kıvılcım, cürmü ve cebri ve ihtiyarı yakar."

Ya'ni, "Kerem cihetinden parlattığımız ateş, öyle bir ateştir ki, onun şu'lesinin en aşağı kıvılcımı insandaki günah ve mahcûbiyet ve muhtâriyet duygularını yakar; ve bu ateş, aşk-ı ilâhî ateşidir ki, âşık ne irâdesiyle günah yaptığı ve ne de emr-i ilâhîye itâatta veyâ muhalefette Hakk'ın cebri ve irâdesi altında bulunduğu veyâhud bu itâat ve muhalefette ihtiyârına malik olduğunu düşünecek bir hâlde olamaz."

1850. "İnsanlığın yük çadırına şu'le vururuz; dikeni, rûhânî olan gülzar yaparız."

"Büngâh", yük vaz' ettikleri çadır demektir; ve “insanlığın yük çadırı"ndan murâd, nefs-i hayvaniyyedir. "Gülzâr-ı rûhânî"den murâd, nefs-i hayvâniyyenin nefs-i mutmainne mertebesine terakkîsi hâlidir. Ya'ni, "İnsanlığın yük çadırı mesâbesinde olup, tekâlîf-i şer'iyye yükletilmiş cism-i kesîfine biz aşk ve muhabbet ateşinin şu'lesini vururuz. Onun diken gibi olan nefs-i hayvâniyyesini, bir rûhânî gülistan olan nefs-i mutmainne mertebesi- ne terakkî ettiririz."

1851. "Biz kimyasını dokuzuncu felekten gönderdik."

sure-i Ahzâb'da olan يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظِيمًا (Ahzâb, 33/71) ya'ni "Ey îmân edenler, Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki, sizin amellerinizi size ıslâh etsin ve günahlarınızı örtsün. Allah'a ve peygambere itâat eden kimse muhakkak büyük necâta nâil olur." âyet-i kerîmesinden muktebestir. Allah Teâlâ'nın ameli ıslâh buyurması, seyyiâtın hasenâta tebdîli demek olduğundan bu âyet-i kerîme, فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ (Furkan, 25/70) ["Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir."] âyet-i kerîmesinin nazîri olur. Beyt-i şerîfte bu tebşîr-i ilâhî, bakırı altına tebdîl eden kimyâya teşbîh buyrulmuştur. "Dokuzuncu felek"ten murâd, akl-ı küll ve akl-ı evvel mertebesidir. Zîrâ muhakkıklar indinde aklın dokuz mertebesi vardır ve akıl mertebesine "ulûhiyet" ve "hakîkat-i muhammediyye" mertebesi dahi derler. Ya'ni, "Biz Kur'ân'ı ve Kur'ân'daki يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ ["Allah size amellerinizi ıslâh etsin!"] kimyasını dokuzuncu felekten ya'ni akl-ı kül mertebesinden gönderdik.

1852. Bü'l-beşerin kerr u feri ve ihtiyârı, sabit olan nûrun önünde ne olur?

"Bü'l beşer"den murâd, bütün efrâd-ı insâniyyedir, zîrâ beşereyi mültebistir. "Kerr u fer", pehlivanların kâh ileri kâh geri hareketidir. "Nûr-ı müstekar"dan murâd, vücûd-ı hakîkî-i Hakk'ın nûrudur ki sâbit ve bâkîdir. Ya'ni, efrâd-ı insâniyyenin vücûd-i izâfîleri fânî ve gayr-ı müstekardır. Bâkî ve müstekarr olan Hakk'ın nûr-i vücûdu muvâcehesinde, insanın fânî olan vücûduna taalluk eden ileri ve geri hareketin ve ihtiyâr ve irâdenin ne kıymeti olur? Zîrâ kuldan sâdır olan ef'âlin her biri esmâ-i ilâhiyyeden bir ismin mazharıdır; ve esmâ-i ilâhiyyenin hiçbirinde hadd-i zâtında aslâ kubh ve çirkinlik yoktur. Nitekim âyet-i kerîmede فَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى (İsrâ, 17/110) "Güzel isimler O'nundur" buyrulur. Fakat bu âlem-i kesâfette abdden ihtiyârıyla sâdır olduğu için kubh ve çirkinlik ile muttasıf olur. Meselâ Cenâb-ı Hak küfürden râzı değildir; fakat küfür "Mudill" ism-i şerîfinin mazharıdır. Âlem-i kesâfette zuhûr ister. Binâenaleyh Hakk'ın hükm-i küfrü âlem-i kesâfette izhârı hik- mettir. Fakat abdin îmândan yüz çevirip ihtiyârıyla muhalefeti ve küfrü seçip alması kabîh ve çirkindir. Vaktâki Hak'ın mağfireti gelir, ortadan muhalefet kalkar, nûr-i Hak hüsn-i zâtîsi üzerinde bâkî kalır.

1853. Onun söyleyici âleti et parçasıdır; onun görücü olan nazar yeri yağ parçasıdır.

O vücûd-i izâfi sâhibi olan insanın söyleme âleti olan dili bir et paçasından ibârettir ve onun görme âleti olan gözü dahi kat kat yağ parçasıdır.

1854. Onun işitme âleti iki parça kemiktendir. Onun mahall-i idrâki iki katre kandır, ya'ni kalb.

"Misma" ism-i âletdir, kulaktan kinâyedir. "İki katre"den murâd, süveydâ-yı kalbdir ki, idrâk-i maânî kalbin o noktasına taalluk eder; zîrâ idrâk evvelen oradan başlar ve dimâğa suûd eder ve dimâğ o vârid-i kalbî üzerine tefekkürâta dalar. Maddiyatla meşgül olan tabâbet, henüz bu ma'nâyı keşf etmiş değildir; kalbin bu hâlinden gäfildir ve dimâğın teşekkülâtıyla meşgüldür.

1855. Bir kurtcağızsın ve necasetten dolmuşsun; cihana bir tumturak bırakmışsın.

Ey insan, senin vücûdun, üzerinde yaşadığın küre-i arzın cesâmetiyle mukāyese olunursa sen bir küçük kurttan ibâretsin ve karnın ve kulağın ve burnun necâsetten doludur ve cismin baştan ayağa kadar müteaffin bir maddedir. Kendinin bu murdar hâlini düşünmezsin de, cihâna gösteriş, debdebe ve tantana salarsın.

1856. Menîden oldun, benliği terket! Ey Ayaz, o kürkü hatırında tut!

"Ayaz", Sultan Mahmûd-i Gaznevî'nin bir Türk bendesinin adıdır ki, pâdişah onu küçüklüğünde âilesinden alıp sarayına getirmiş ve pek zekî ve edîb olduğundan onu kendine musâhib-i hâss ittihâz etmiş idi. Ayaz nâil olduğu bu devlet ve saâdete aldanmamak ve kendisine ucüb ve kibir ârız olmamak için, saraya gelmezden evvel giydiği bir post ile çarığı dâimâ nazarında bu- lundurmak üzere bir odaya sakladı. Nitekim âtîde sürh-ı şerîfte îzâh buyru- lur. Bu beyt-i şerîfte sûre-i Târık'ta olan فلينظر الإنسان مم خلق خلق من ماء دافق (Târık, 86/5-6) Ya'ni "İnsan ne şeyden yaratıldığına baksın; ana rahmine dökülen bir sudan yaratıldı." âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.