Lilleżîne ahsenû-lhusnâ veziyâde(tun)(s) velâ yerheku vucûhehum katerun velâ żille(tun)(c) ulâ-ike as-hâbu-lcenneti hum fîhâ ḣâlidûn(e)
Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedi kalacaklardır.
İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzeli ve daha fazlasıyla karşılık vardır. Yüzlerine ne kara bulaşır, ne de aşağılanırlar. Cennet ehli işte bunlardır. Orada ebedî kalacaklardır.
Yûnus Suresi 26. ayet, iyilik yapanlara verilecek mükafatı ve ahiretteki durumlarını tasvir etmektedir. Ayet, 'ihsan' kavramının karşılığı olarak 'hüsnâ' ve 'ziyâde'yi vurgularken, cehennem ehlinin aksine yüzlerdeki kararma ve zilletin olmamasını öne çıkarır. Bu kavramlar, cennet ehlinin ebedi mutluluğunu ve Allah'ın lütfunu dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ihsan'ı, bir şeyi en güzel şekilde yapmak ve Allah'a karşı görevleri en iyi biçimde yerine getirmek olarak tanımlar. Ayetteki 'ahsenu' fiili, bu güzelliği ve mükemmelliği fiiliyata dökenleri ifade eder ki, bu da Allah'ın rızasını kazanma gayretidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ihsan' kavramını 'iyilik yapmak'tan öte, 'bir şeyi en iyi şekilde yapmak' ve 'mükemmelliğe ulaşmak' olarak ele alır. Ayetteki 'ahsenu' fiili, bu mükemmellik arayışını ve Allah'a karşı samimi bir kulluk bilincini taşıyan müminleri işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'el-hüsnâ'yı 'el-hasene'nin müennes ve tafdil sigası olarak açıklar ve 'en güzel olan' anlamını verir. Ayette, iyilik yapanlara verilecek olan en güzel karşılık, yani cennet ve Allah'ın rızası kastedilmektedir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hüsnâ' kelimesini 'en güzel akıbet' ve 'cennet' olarak tefsir eder. Ayetteki kullanımı, 'ahsenu' fiilini işleyenlerin hak ettiği nihai ve en üstün mükafatı, yani cenneti ve onun içindeki nimetleri belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ziyâde'yi 'hüsnâ'ya ek olarak verilen fazlalık olarak açıklar. Bu fazlalık, Allah'ın lütfunun ve kereminin bir tecellisi olup, cennetteki nimetlerin ve özellikle Allah'ın cemalini görmenin kastedildiği yorumları yaygındır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ziyâde'nin 'hüsnâ'ya eklenen bir fazlalık olduğunu ve bunun Allah'ın lütfunun bir göstergesi olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda, bu fazlalık, cennet nimetlerinin ötesinde, müminlere bahşedilecek olan ilahi ikramları ve Allah'ın cemalini görme şerefini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'rehaka' fiilini 'bir şeyi kaplamak, kuşatmak' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yerheku' ifadesi, cennet ehlinin yüzlerinin, cehennem ehlinin aksine, karalık ve zilletle kaplanmayacağını, aksine nurlu ve sevinçli olacağını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'rehaka' fiilinin 'bir şeyi zorla veya aniden kaplamak' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki olumsuz kullanımı, iyilik yapanların yüzlerinin ahirette hiçbir şekilde karalık veya zillet gibi olumsuzluklarla karşılaşmayacağını, aksine izzet ve nur içinde olacağını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'katar' kelimesini 'yüzleri kaplayan toz ve is gibi karalık' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yerheku vucûhehum katarun' ifadesi, cennet ehlinin yüzlerinin bu tür bir karalıkla lekelenmeyeceğini, aksine aydınlık ve nurlu olacağını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'katar'ı 'yüzleri kaplayan toz ve is' olarak tanımlar ve bunun ahiretteki azap ehlinin alameti olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, iyilik yapanların bu kötü akıbetten uzak olduğunu ve yüzlerinin nurlu olacağını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zillet' kelimesini 'aşağılanma, horlanma' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yerheku vucûhehum zilletun' ifadesi, cennet ehlinin yüzlerinin hiçbir şekilde aşağılanma veya horlanma belirtisi taşımayacağını, aksine izzet ve şeref içinde olacağını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zillet' kavramının Kur'an'da genellikle 'aşağılanma, hor görülme' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı, iyilik yapanların ahirette bu tür bir duruma düşmeyeceklerini, aksine Allah katında yüce bir mertebeye sahip olacaklarını ifade eder.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Lillezîne ahsenû-lhusnâ veziyâde(tun) velâ yerheku vucûhehum katerun velâ zille(tun) ulâ-ike as-hâbu-lcenneti hum fîhâ hâlidûn(e)” İyi ve yararlı işleri en güzel şekilde yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî kalacaklardır. (10/26)
Burada bahsedilen “ahsenû-lhusnâ”
“İhsan” ın ikinci mertebesi;
Rabbımızın Hz. İbrahim’e ve seyr-i sülûk yolunda o mertebeye gelmiş olanlara olan hitabına bakalım.
Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 131. Âyette iz kale lehü rabbühü eslim kale eslemtü lirabbil alemiyne rabbühü/onun/kendisini rabbi lehü/onun için eslim/tesim/islam ol dediğinde el alemler rabbi için teslim oldum dedi “Rabbi ona; “teslim ol” buyurduğunda, “âlemlerin Rabbına teslim oldum” demişti.
Buradaki teslimiyet, tam bir teslimiyettir, İbrahimiyet mertebesinde ilerlemeye devam eden salik, Kur’anı Keriym En’am Suresi 6. sure 79. ayette inniy veccehtü vechiye lilleziy fetaressemavati vel arda haniyfen ve ma ene minel müşrikiyne inniy/kesin ben semavat ve arzı fetar/fıtrat eden illeziy/o zat için hanifen/birleyici, muvahhit müslüman olarak vechimi/yüzümü vecceh/teveccüh ettim, yöneldim ve müşrik/şirk, ortak koşanlardan ben değilim “Ben vechimi öyle bir veçhe karşı tuttum (teslim ettim) ki; o vecih, semdvat ve arzı fıtratı üzere halk etmiştir. Ve ben de şirk ehli değilim,” diyerek samimiyetle yoluna devam ederken, Kur’anı Keriym Bakara Suresi 2. sure 112. Ayette bela men esleme vechehü lillahi ve hüve muhsinun bela/evet, bilakis (doğrusu) vechehü/onun/kendisinin vechi/yüzünü allah için kim ki teslim eder ve hüve/o muhsin/ihsan olunan, güzellik sergileyendir “İyi bilin ki kim vechini Allah’a teslim ederse, ona ihsan olunur,” hükmüyle Allah’ın Zati ilmine mahal olmaya başlar.
Ve devamında marifetullah kendisinde çoğalmaya devam eder.
İşte ancak bu kimselerde “Zat tecellisi” bulunur.
Ve ancak bunlarla “Zat mertebesi”ne ulaşılır.[40]
İhsan’ın karşılığı ihsan olduğu için onlara vecihleri tüm yönleri ile nefsi emmarenin karalığı-karanlığı ve zilleti-aşalığı bulaşmaz.
İşte bunlar zât cennetindedirler ve orada ebedi kalacaklardır.