Veyevme yahşuruhum keen lem yelbeśû illâ sâ'aten mine-nnehâri yete'ârafûne beynehum(c) kad ḣasira-lleżîne keżżebû bilikâ-i(A)llâhi vemâ kânû muhtedîn(e)
Onları yeniden diriltip hepsini bir araya toplayacağı gün, sanki gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar (yeni ayrılmışlar) gibi, aralarında tanışırlar. Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar, ziyana uğramış ve doğru yolu bulamamışlardır.
Allah'ın onları haşredip toplayacağı günde, sanki onlar dünyada gündüz bir parça kalmışlar da aralarında tanışmışlar gibi olacak. Allah'ın huzuruna çıkacaklarına inanmamış ve doğru yolu tutmamış olanlar hiç şüphesiz en büyük ziyana uğramış olacaklar.
Yûnus Suresi 45. ayet, kıyamet gününün dehşetini ve inkarcıların akıbetini tasvir ederken, zaman algısının değişimi, toplanma, tanışma ve kayıp gibi temel kavramlar üzerinden derin anlamlar sunmaktadır. Ayet, özellikle 'haşr', 'lebese', 'te'ârafe' ve 'hasira' fiilleri aracılığıyla ahiret inancının psikolojik ve ontolojik boyutlarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'haşr' kelimesini, bir topluluğu dağılmış haldeyken bir araya getirmek, toplamak olarak açıklar. Ayetteki 'yahşuruhum' ifadesi, kıyamet günü tüm insanların hesap vermek üzere bir araya getirilmesini, toplanmasını ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir toplama değil, aynı zamanda ilahi bir iradeyle gerçekleşen zorunlu bir buluşmadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'haşr' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının genellikle 'cem'' (toplama) anlamında olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'yahşuruhum' ise, Allah'ın insanları diriltip mahşer yerinde bir araya getirmesi, yani onları toplayıp bir araya yığması mecazını taşır. Bu, ilahi kudretin bir tecellisidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'haşr' kavramının Kur'an'da ahiret inancının temel direklerinden biri olduğunu ve 'diriliş' (ba's) ile yakından ilişkili olduğunu vurgular. 'Yahşuruhum' ifadesi, insanların ölümden sonra tekrar bir araya getirilerek ilahi yargıya sunulması sürecini anlatır. Bu, dünyadaki eylemlerin hesabının verileceği nihai toplanmadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'lebese' fiilinin 'ikamet etmek, kalmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'lem yelbesû' ifadesi, kıyamet gününde insanların dünya hayatında veya kabirde geçirdikleri sürenin çok kısa, adeta bir saat kadar olduğunu hissetmelerini anlatır. Bu, ahiretin dehşeti karşısında dünya zamanının önemsizliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lübs' kelimesinin bir yerde durmak, ikamet etmek anlamına geldiğini ifade eder. 'Yelbesû' fiili, insanların dünya hayatında veya kabirde ne kadar kaldıklarını kıyamet günü çok kısa bir süre gibi algılamalarını anlatır. Bu, zamanın izafiyetini ve ahiret boyutundaki farklı algısını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'lebese' fiilinin Kur'an'da genellikle 'kalmak, durmak, ikamet etmek' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, kıyamet gününde insanların dünya hayatının ne kadar kısa olduğunu idrak etmelerini, sanki sadece bir saat kadar kalmış gibi hissetmelerini ifade eder. Bu, dünya hayatının geçiciliğine dikkat çeker.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'arefe' fiilinin 'bilmek, tanımak' anlamına geldiğini belirtir. 'Yete'ârafûne' fiili, kıyamet gününde insanların birbirlerini tanıyacaklarını, ancak bu tanışmanın dünya hayatındaki gibi samimi ve derin bir tanışma olmadığını, daha çok yüzeysel bir farkındalık olduğunu ima eder. Bu, o günkü şaşkınlık ve dehşet halini yansıtır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ta'âruf' kelimesinin karşılıklı tanışma, birbirini bilme anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'yete'ârafûne' ifadesi, kıyamet gününde insanların birbirlerini tanıyacaklarını, ancak bu tanışmanın dünya hayatındaki gibi bir yakınlaşma veya yardımlaşma amacı taşımadığını, aksine o günkü dehşet ve hesaplaşma ortamında gerçekleşen bir tanışma olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ma'rûf' ve 'ta'âruf' kavramlarının Kur'an'da sosyal ilişkiler ve toplumsal düzenle ilgili önemli bir yere sahip olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'yete'ârafûne' ise, kıyamet gününde insanların birbirlerini tanımalarına rağmen, dünya hayatındaki gibi bir dayanışma veya yakınlık kuramayacaklarını, her nefsin kendi derdine düşeceğini ima eder. Bu, ahiret gününün bireysel sorumluluk ve hesaplaşma boyutunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'husrân' kelimesini sermayenin veya bir şeyin tamamının ya da bir kısmının elden çıkması olarak tanımlar. Ayetteki 'hasira' fiili, Allah'ın huzuruna çıkmayı inkar edenlerin ahiretteki en büyük kaybını, yani ebedi kurtuluşu kaybetmelerini ifade eder. Bu, sadece maddi bir kayıp değil, manevi ve ebedi bir hüsrandır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'husrân'ın bir şeyin değerini yitirmesi veya bir kazancı kaybetmek anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'hasira' fiili, Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanların, dünya hayatında elde ettikleri her şeyin ahirette kendilerine bir fayda sağlamayacağını, aksine ebedi azaba duçar olacaklarını, yani her şeyi kaybettiklerini anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'husrân' kavramının Kur'an'da genellikle 'kâfirler' ve 'münafıklar' için kullanılan bir terim olduğunu ve ahiretteki nihai başarısızlığı ifade ettiğini belirtir. 'Hasira' fiili, Allah'ın karşısına çıkmayı inkar edenlerin, dünya hayatındaki yanılgıları yüzünden ahiret saadetini tamamen kaybettiklerini, yani ebedi bir hüsrana uğradıklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'likâ'' kelimesinin bir şeyle karşılaşmak, bir araya gelmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'likâillâhi' ifadesi, Allah'ın huzuruna çıkmayı, O'nunla karşılaşmayı ve hesap vermeyi ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir karşılaşma değil, aynı zamanda ilahi adaletle yüzleşme anlamını taşır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'likâ'' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'ölümden sonra diriliş ve Allah'ın huzurunda hesap verme' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'bilikâillâhi' ifadesi, kıyamet gününde Allah'ın huzuruna çıkma ve O'nunla karşılaşma gerçeğini yalanlayanların durumunu anlatır. Bu, ahiret inancının temel bir unsurudur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'likâullâh' kavramının Kur'an'da ahiret inancının merkezinde yer aldığını ve 'Allah'a dönüş' veya 'Allah'ın huzuruna çıkış' anlamlarına geldiğini ifade eder. Bu ayetteki 'bilikâillâhi' ifadesi, insanların dünya hayatındaki eylemlerinin hesabını vermek üzere Allah'ın karşısına çıkacakları gerçeğini yalanlayanların durumunu vurgular. Bu, ahiret sorumluluğunun bir ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hidâyet' kelimesini doğru yola iletmek, yol göstermek olarak açıklar. 'Mühtedîn' ise doğru yolu bulmuş, hidayete ermiş kimselerdir. Ayetteki 'mâ kânû muhtedîn' ifadesi, Allah'ın karşısına çıkmayı yalanlayanların, dünya hayatında doğru yolu bulamamış, hidayetten mahrum kalmış kimseler olduklarını belirtir. Bu, onların ahiretteki hüsranlarının temel nedenidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hidâyet' kelimesinin Kur'an'da 'doğru yolu göstermek' ve 'doğru yolu bulmak' anlamlarında kullanıldığını belirtir. 'Mühtedîn' kelimesi, Allah'ın emirlerine uyarak doğru yolu takip edenleri ifade eder. Ayetteki olumsuz kullanım, inkarcıların doğru yoldan sapmış, hidayetten uzaklaşmış kimseler olduklarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hidâyet' kavramının Kur'an'da Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi ve insanların bu yolu takip etmesi anlamında merkezi bir rol oynadığını belirtir. 'Mühtedîn' ise, bu ilahi rehberliği kabul edip ona göre yaşayanlardır. Ayetteki 'mâ kânû muhtedîn' ifadesi, inkarcıların Allah'ın rehberliğini reddederek doğru yoldan saptıklarını ve bu nedenle ahirette kaybedenlerden olduklarını açıkça ortaya koyar.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Veyevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâ’aten mine-nnehâri yete’ârafûne beynehum kad hasira-llezîne kezzebû bilikâ-i(A)llâhi vemâ kânû muhtedîn(e)” Onları yeniden diriltip hepsini bir araya toplayacağı gün, sanki gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar (yeni ayrılmışlar) gibi, aralarında tanışırlar. Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, ziyana uğramış ve doğru yolu bulamamışlardır. (10/45)
Bu tanışıklık kim “Hadi” kim “Mudill” zuhuru ise yani dünya âlemince Cemâli veya Celâli bir ağırlık üzere yaşamış ise işin sonu olan ahirlerinde ayrılacak ve esmâ mertebesi meydana geldiği için esmâ-i yönden olacaktır.
Bundan sonra, ne ölüm beklenir; ne de dirilme…