İçeriğe atla
Yûnus 73Cüz 11 · Sayfa 217

Yûnus Sûresi 73. Âyet

يونس

Sohbete sor

Fekeżżebûhu fenecceynâhu vemen me'ahu fî-lfulki vece'alnâhum ḣalâ-ife veaġraknâ-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ(s) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmunżerîn(e)

Onu yine de yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları ötekilerin yerine geçirdik. Ayetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılan (fakat söz anlamayan)ların sonu nasıl oldu!

Yûnus Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

“Fekezzebûhu fenecceynâhu vemen me’ahu fî-lfulki vece’alnâhum halâ-ife veagraknâ-lleżîne kezzebû bi-âyâtinâ fenzur keyfe kâne âkibetu-lmunzerîn(e)” Onu yine de yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları ötekilerin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılan (fakat söz anlamayan)ların sonu nasıl oldu! (10/73)


Bu gemi “Nuh” necat teknesidir, her mertebenin kurtuluşu vardır.

NECAT vasfı ile ilgili olduğundan TERZİ BABA (1) kitabımızın (267/272) sayfalarında geçen NECAT NEDİR.? Bölümünü de buraya almayı faydalı olur düşüncesiyle uygun gördüm.

N E C A T N E D İ R

Bu kitabı derleyip düzenlerken, epey zamandır düşündüğüm bir hususu Terzi Babama sormayı düşünmüştüm, o da şuydu:

Kendisinin vasfı “necat”tır, Nûh (a.s.) ın da vasfı “necat”tır.

Acaba bu “necat”lar arasında ne fark var idi?

Bir müsait zamanda sorduğum bu soruma verdiği cevabı şöyle olmuştur:

[Bu vasfı (necat) bana ilk defa Nûsret babam 01.08.1964 tarihli mektub ile izafe etmişlerdir.

Daha sonra Cenâb-ı Hakk, daha evvelce de belirttiğimiz gibi zuhuratlarımızda gösterilmişti.

Daha sonra mânâ’da (İzmir) Ze.. anne tarafından tasdik edilmişti.

Daha sonra (B. G. İ.) rumûzlu kardeşimize 11.04.2003 Cuma 22.00 de “Vedudum Necat’tır, Necat’ım Vedud’dur,” tasdiği gelmiş.[59]

Böylece “necat” mânâ âleminden verilen bir vasfımız olmuştur.

Sakın ha ... Nûh neciyullah ile buradaki necat-ı karşılaştırıyoruz sanılmasın.

Nûh (a.s.) Allah’ın (c.c.) büyük bir peygamberidir, biz ise aciz bir kuluz. Nûh (a.s.) ın hâli geneldir, bizim hâlimiz ise, özel (indi) dir, kimseyi bağlamaz, ancak bu zevkî bir hâl ve ilimdir.

İbrânî lûgatında “NûH”un (RAHAT) mânâsına olduğu ifade edilmiştir.

Hâl böyle olunca “Nûh neciyullah” mânâsı, Allah’ın o mertebedeki (rahat-ı huzur) ve kurtuluşu demek olur, ki her mertebede ayrı ayrı zuhur ve yaşantısı vardır.

Şimdi özet olarak kısa kısa bunları incelemeye çalışalım.

Aslında Kûr’ân-ı Keriym’in her yönü, hayâl ve vehimden necat’tır.

1. Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ı “balçık-toprak”tan halk etti.

Toprak ise aslı itibariyle “Hikmet”tir.” (venefahtü) “içine rûhundan üfledi”.

Böylece toprağın ağırlığından “hikmet” ile rûhun hafifliğine (necat-rahat-huzur) ile ulaşıp kurtulmuş oldu. İlk necat budur.

2. İdris (a.s.) çok ibadet ve riyâzat yapıyordu, böylece kendinde büyük bir lâtiflik hasıl oldu ve Cenâb-ı Hakk onu “mekânen âliyyen” “yüce mekâna” yükseltti. Böylece o da “hava” ki (kuvvet) tir, havai-yattan “nefs-i hevası”nın kuvvetinden necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.

3. Nûh (a.s.) kavmine uzun seneler nasihat etti “vester şevsiyab”, onlar Nuh-u dinlememek için sırtlarındaki örtülerini ters döndürüp başlarını ve kulaklarını örterek, onu dinlemek istemediler.

Nihâyet Nûh tufanı oldu kavmi suda boğuldu. “SU” (ilim)dir, aynı zamanda da (hayat)tır.

Nûh (a.s.) vücûd gemisi ile kendi mertebesi itibariyle ilim deryasında yüzerek necat bulup rahat ve huzura kavuştu.

Kavmi ise, kendilerine ait olan hayatı, suya gark olarak bulduklarından dünyadan “necat”ları suda gark olmakla oldu.

4. Nemrud İbrahim’e çok eziyet etti ve sonunda ateşe attı.

“ya naru küni berden ve selâmâ” Cenâb-ı Hakk ateşe, “ey ateş soğu ve selâmette ol” dedi, bulunduğu yer gül bahçesi oldu.

“Ateş” (Azamet)tir, böylece Nemrud’un zahir, bâtın azameti İbrâhim’i yakamadı, çünkü üstünde “Hullet” esmâ-i ilâhiyyenin dostluk örtüsü ve kibriyası vardı. Böylece İbrâhim de ateş’ten necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.

Bu mertebelerdeki kişi “anasır-ı erba’a” beden yapımızı meydana getiren (dört ana unsur) “toprak, su, ateş, hava” ve bunların tabiatlarından Necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş olması lâzım gelmek-tedir.

5. Musâ (a.s.) kavmini Mısır’dan çıkarıp Kızıl denizden geçirerek Tûr-i Sîna da Tevrât-ı şerifi alması o mertebede ki (İsriyyet) “Hakk-a yürüyüş” ün necat-ı dır.

6. Meryem oğlu İsâ (a.s.) “ve eyyedna hu birûh’ül kûdüs” “biz onu rûh’ül kûdüs ile destekledik” hükmü ile, beşeriyetinden necat bulup gök ehli oldu.

7. Necat-ı Muhammed-i âlemde (azb) azab anlayışını rahmet anlayışına döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” hükmü ile âlemlere rahmet olmaktır.

8. Fırka-i Nâciye : Bütün fırkaların (topluluk) hepsini kendi bünyesinde toplayıp bulundukları yerdeki haklarını vererek onları da bünyesinde toplayarak (fırkalılık) farklılıktan kurtarıp kendi bünyesinde tevhid edendir.

Necat → kurtuluş; kurtuluş → istiklâl; istiklal → hürriyet;

Hürriyet → bağımsızlık; bağımsızlık → ulûhiyyettir.

Ulûhiyyet ise, → bütün âlemlerde necat’tır, ki “hubb”iyyet olan “mertebe-i Muhammed-i” dir.

Diğer mertebelerde mahalli olan necat, “mertebe-i Muhammed-i” de umumidir, yani bünyesinde her mertebenin “necat”ı vardır.

“Makam-ı Muhammed’i”den ümmet’ine geçen bu necat bu yönüyle diğer necatlardan ayrıdır, aradaki fark da budur.] Diyerek özetle Terzi Babam sorduğum soruyu böylece izah etmiş oldu.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)