Fekeżżebûhu fenecceynâhu vemen me'ahu fî-lfulki vece'alnâhum ḣalâ-ife veaġraknâ-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ(s) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmunżerîn(e)
Onu yine de yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları ötekilerin yerine geçirdik. Ayetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılan (fakat söz anlamayan)ların sonu nasıl oldu!
Buna rağmen yine de onu inkâr ettiler. Biz de onu ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Ve onları yeryüzüne halifeler yaptık. Âyetlerimizi inkâr edenleri ise suda boğduk. Bak işte uyarılanların akıbeti nasıl oldu.
Yûnus Suresi 73. ayet, Nuh kıssasından bir kesit sunarak, peygamberi yalanlayanların akıbetini ve iman edenlerin kurtuluşunu anlatır. Ayet, 'yalanlama', 'kurtuluş', 'halef olma' ve 'boğulma' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi adaleti ve peygamberlerin tebliğindeki önemi vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kezzebu (تَكْذِيب), bir şeyi doğru olana aykırı olarak nitelendirmektir. Ayetteki 'kezzebe' fiili, Nuh kavminin peygamber Nuh'un getirdiği hakikatleri ve uyarıları reddetmesini, onları yalan saymasını ifade eder. Bu, sadece sözlü bir yalanlama değil, aynı zamanda kalben inkârı ve fiilen karşı çıkışı da içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'tekzîb' kavramı, genellikle peygamberlerin getirdiği ilahi mesajın ve mucizelerin inkâr edilmesi anlamında kullanılır. Bu ayette de Nuh kavminin, Nuh'un peygamberliğini ve Allah'tan getirdiği ayetleri yalanlaması, yani onları asılsız ve uydurma olarak görmesi durumunu ifade eder. Bu, aynı zamanda Allah'ın kudretine ve birliğine karşı bir meydan okumadır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Neccâ (نَجَّى), bir şeyi tehlikeden, sıkıntıdan veya helaktan kurtarmak demektir. Ayetteki 'feneccaynâhu' ifadesi, Allah'ın Nuh'u ve gemideki müminleri, tufan felaketinden ve inkârcıların akıbetinden koruyarak selamete çıkarmasını anlatır. Bu, ilahi lütuf ve kurtuluşun bir tecellisidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Necât (نَجَاة), bir şeyden kurtulmak, selamet bulmaktır. 'Neccâ' fiili ise kurtarmak, halas etmek anlamındadır. Bu ayette, Allah'ın Nuh'u ve onunla birlikte iman edenleri, yalanlayanların başına gelen azaptan, yani boğulmaktan kurtarması kastedilir. Bu, Allah'ın müminlere olan yardımının ve vaadinin gerçekleşmesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Halâif (خَلَائِف), halîfe kelimesinin çoğuludur ve birinin yerine geçen, ondan sonra gelen anlamındadır. Ayetteki 'cealnâhum halâife' ifadesi, Allah'ın Nuh ve beraberindekileri, helak olan inkârcı kavmin yerine geçirmesi, onlardan sonra yeryüzünün varisleri ve imar edicileri yapması demektir. Bu, bir neslin yok olup yerine başka bir neslin gelmesini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Halîfe (خَلِيفَة), birinin ardından gelen, onun yerine geçen demektir. 'Halâif' ise, bir kavmin helak olmasından sonra, onların yerine geçip yeryüzünde ikamet edenlerdir. Bu ayette, Nuh ve gemidekilerin, yalanlayan kavmin helak olmasından sonra yeryüzünde onların yerini alarak yeni bir başlangıç yapmaları ve nesillerini devam ettirmeleri kastedilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İğrâk (إِغْرَاق), bir şeyi suya batırmak, boğmaktır. Ayetteki 'ağraknâ' fiili, Allah'ın, Nuh'un kavminden inkâr edenleri, tufan suyuyla tamamen kuşatarak helak etmesini ifade eder. Bu, ilahi cezanın ve inkârcılara yönelik gazabın somut bir tezahürüdür.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Garaka (غَرَقَ), suya batmak, boğulmak demektir. 'Ağraka' ise birini boğmak, suya batırmaktır. Bu ayette, Allah'ın, Nuh'un tebliğini yalanlayanları, tufan sularında boğarak yok etmesi anlatılır. Bu, ilahi adaletin tecellisi ve peygamberleri yalanlayanların kaçınılmaz sonudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âkıbe (عَاقِبَة), bir şeyin sonu, neticesi demektir. Ayetteki 'âkıbetü'l-munzerîn' ifadesi, uyarılan, ancak bu uyarılara kulak asmayan kavimlerin, yani Nuh kavminin inkârcılarının başına gelen kötü sonu, helakı ifade eder. Bu, Allah'ın uyarılarına karşı gelenlerin kaçınılmaz sonucudur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Âkıbe kelimesi, Kur'an'da genellikle bir fiilin veya durumun nihai sonucunu, özellikle de olumsuz sonuçlarını belirtmek için kullanılır. Bu ayette, Nuh'un uyarılarını dikkate almayan ve onu yalanlayan kavmin, ilahi azapla helak edilmesiyle sonuçlanan kötü akıbeti vurgulanır. Bu, ibret alınması gereken bir sondur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Munzerîn (مُنذَرِينَ), kendilerine inzar edilenler, yani azapla korkutulan ve uyarılanlardır. Ayetteki 'el-munzerîn' ifadesi, Nuh peygamber tarafından Allah'ın azabıyla uyarılan, ancak bu uyarılara aldırış etmeyip inkârda direten Nuh kavminin inkârcılarını kasteder. Bu, peygamberlerin tebliğ ettiği mesajın ciddiyetini ve reddedilmesinin sonuçlarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İnzâr (إِنْذَار), bir tehlikeye karşı uyarmak, korkutmak demektir. 'Munzerîn' ise, bu uyarıya muhatap olanlardır. Bu ayette, Nuh'un kavmine yönelik yaptığı uyarılar ve onların bu uyarılara karşı takındıkları tavır sonucunda yaşadıkları akıbet anlatılır. Munzerîn, Allah'ın elçileri aracılığıyla kendilerine hakikat bildirilen, ancak bunu reddeden toplulukları ifade eder.
Yûnus Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Fekezzebûhu fenecceynâhu vemen me’ahu fî-lfulki vece’alnâhum halâ-ife veagraknâ-lleżîne kezzebû bi-âyâtinâ fenzur keyfe kâne âkibetu-lmunzerîn(e)” Onu yine de yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları ötekilerin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılan (fakat söz anlamayan)ların sonu nasıl oldu! (10/73)
Bu gemi “Nuh” necat teknesidir, her mertebenin kurtuluşu vardır.
NECAT vasfı ile ilgili olduğundan TERZİ BABA (1) kitabımızın (267/272) sayfalarında geçen NECAT NEDİR.? Bölümünü de buraya almayı faydalı olur düşüncesiyle uygun gördüm.
N E C A T N E D İ R
Bu kitabı derleyip düzenlerken, epey zamandır düşündüğüm bir hususu Terzi Babama sormayı düşünmüştüm, o da şuydu:
Kendisinin vasfı “necat”tır, Nûh (a.s.) ın da vasfı “necat”tır.
Acaba bu “necat”lar arasında ne fark var idi?
Bir müsait zamanda sorduğum bu soruma verdiği cevabı şöyle olmuştur:
[Bu vasfı (necat) bana ilk defa Nûsret babam 01.08.1964 tarihli mektub ile izafe etmişlerdir.
Daha sonra Cenâb-ı Hakk, daha evvelce de belirttiğimiz gibi zuhuratlarımızda gösterilmişti.
Daha sonra mânâ’da (İzmir) Ze.. anne tarafından tasdik edilmişti.
Daha sonra (B. G. İ.) rumûzlu kardeşimize 11.04.2003 Cuma 22.00 de “Vedudum Necat’tır, Necat’ım Vedud’dur,” tasdiği gelmiş.[59]
Böylece “necat” mânâ âleminden verilen bir vasfımız olmuştur.
Sakın ha ... Nûh neciyullah ile buradaki necat-ı karşılaştırıyoruz sanılmasın.
Nûh (a.s.) Allah’ın (c.c.) büyük bir peygamberidir, biz ise aciz bir kuluz. Nûh (a.s.) ın hâli geneldir, bizim hâlimiz ise, özel (indi) dir, kimseyi bağlamaz, ancak bu zevkî bir hâl ve ilimdir.
İbrânî lûgatında “NûH”un (RAHAT) mânâsına olduğu ifade edilmiştir.
Hâl böyle olunca “Nûh neciyullah” mânâsı, Allah’ın o mertebedeki (rahat-ı huzur) ve kurtuluşu demek olur, ki her mertebede ayrı ayrı zuhur ve yaşantısı vardır.
Şimdi özet olarak kısa kısa bunları incelemeye çalışalım.
Aslında Kûr’ân-ı Keriym’in her yönü, hayâl ve vehimden necat’tır.
1. Cenâb-ı Hakk Âdem (a.s.) ı “balçık-toprak”tan halk etti.
Toprak ise aslı itibariyle “Hikmet”tir.” (venefahtü) “içine rûhundan üfledi”.
Böylece toprağın ağırlığından “hikmet” ile rûhun hafifliğine (necat-rahat-huzur) ile ulaşıp kurtulmuş oldu. İlk necat budur.
2. İdris (a.s.) çok ibadet ve riyâzat yapıyordu, böylece kendinde büyük bir lâtiflik hasıl oldu ve Cenâb-ı Hakk onu “mekânen âliyyen” “yüce mekâna” yükseltti. Böylece o da “hava” ki (kuvvet) tir, havai-yattan “nefs-i hevası”nın kuvvetinden necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.
3. Nûh (a.s.) kavmine uzun seneler nasihat etti “vester şevsiyab”, onlar Nuh-u dinlememek için sırtlarındaki örtülerini ters döndürüp başlarını ve kulaklarını örterek, onu dinlemek istemediler.
Nihâyet Nûh tufanı oldu kavmi suda boğuldu. “SU” (ilim)dir, aynı zamanda da (hayat)tır.
Nûh (a.s.) vücûd gemisi ile kendi mertebesi itibariyle ilim deryasında yüzerek necat bulup rahat ve huzura kavuştu.
Kavmi ise, kendilerine ait olan hayatı, suya gark olarak bulduklarından dünyadan “necat”ları suda gark olmakla oldu.
4. Nemrud İbrahim’e çok eziyet etti ve sonunda ateşe attı.
“ya naru küni berden ve selâmâ” Cenâb-ı Hakk ateşe, “ey ateş soğu ve selâmette ol” dedi, bulunduğu yer gül bahçesi oldu.
“Ateş” (Azamet)tir, böylece Nemrud’un zahir, bâtın azameti İbrâhim’i yakamadı, çünkü üstünde “Hullet” esmâ-i ilâhiyyenin dostluk örtüsü ve kibriyası vardı. Böylece İbrâhim de ateş’ten necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş oldu.
Bu mertebelerdeki kişi “anasır-ı erba’a” beden yapımızı meydana getiren (dört ana unsur) “toprak, su, ateş, hava” ve bunların tabiatlarından Necat bulup rahat ve huzura kavuşmuş olması lâzım gelmek-tedir.
5. Musâ (a.s.) kavmini Mısır’dan çıkarıp Kızıl denizden geçirerek Tûr-i Sîna da Tevrât-ı şerifi alması o mertebede ki (İsriyyet) “Hakk-a yürüyüş” ün necat-ı dır.
6. Meryem oğlu İsâ (a.s.) “ve eyyedna hu birûh’ül kûdüs” “biz onu rûh’ül kûdüs ile destekledik” hükmü ile, beşeriyetinden necat bulup gök ehli oldu.
7. Necat-ı Muhammed-i âlemde (azb) azab anlayışını rahmet anlayışına döndürüp, “Rahmeten lil âlemiyn” hükmü ile âlemlere rahmet olmaktır.
8. Fırka-i Nâciye : Bütün fırkaların (topluluk) hepsini kendi bünyesinde toplayıp bulundukları yerdeki haklarını vererek onları da bünyesinde toplayarak (fırkalılık) farklılıktan kurtarıp kendi bünyesinde tevhid edendir.
Necat → kurtuluş; kurtuluş → istiklâl; istiklal → hürriyet;
Hürriyet → bağımsızlık; bağımsızlık → ulûhiyyettir.
Ulûhiyyet ise, → bütün âlemlerde necat’tır, ki “hubb”iyyet olan “mertebe-i Muhammed-i” dir.
Diğer mertebelerde mahalli olan necat, “mertebe-i Muhammed-i” de umumidir, yani bünyesinde her mertebenin “necat”ı vardır.
“Makam-ı Muhammed’i”den ümmet’ine geçen bu necat bu yönüyle diğer necatlardan ayrıdır, aradaki fark da budur.] Diyerek özetle Terzi Babam sorduğum soruyu böylece izah etmiş oldu.