El-hâkumu-ttekâśur(u)
(1-2) Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.
Çoklukla övünmek, sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.
Tekâsür Suresi'nin ilk ayeti, insanın dünya malına ve sayısal üstünlüğe olan düşkünlüğünün onu asıl gayesinden nasıl uzaklaştırdığını dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Ayet, 'meşgul etmek' ve 'çoklukla övünmek' kavramları üzerinden bu sapmayı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Lehv (لهو), insanı önemli işlerden alıkoyan, oyalayan her şeydir. Ayetteki 'elhâkum' ifadesi, dünya malı ve çoklukla övünmenin, insanı ahiret hazırlığından ve Allah'ı anmaktan alıkoyduğunu, gaflete düşürdüğünü belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Elhâkum (أَلْهَىٰكُمُ), sizi meşgul etti, oyaladı demektir. Bu ayetteki kullanımıyla, çoklukla övünmenin insanları asıl görevlerinden ve düşünmeleri gereken hakikatlerden uzaklaştırdığını mecazi bir anlatımla ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Lehv kavramı, Kur'an'da genellikle dünya hayatının geçici zevklerine dalma ve bu durumun insanı ahiret gerçeklerinden uzaklaştırması bağlamında kullanılır. 'Elhâkum' fiili, bu meşguliyetin pasif bir durumdan ziyade, aktif bir şekilde insanı asıl amacından saptırdığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tekâsür (التكاثر), mal, evlat ve kabile efradının çokluğuyla birbirine karşı övünmektir. Ayetteki kullanımı, insanların bu dünyevi çoklukla meşgul olup, ahireti unuttuklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kesret (كثرة) çokluktur. Tekâsür (تكاثر) ise, bir şeyin çokluğuyla övünmek ve başkasına karşı üstünlük taslamaktır. Ayetteki 'et-Tekâsür' kelimesi, insanların sahip oldukları şeylerin sayısıyla gururlanmalarını ve bu durumun onları gaflete sürüklemesini anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Tekâsür, 'çoklukla övünme' anlamında, genellikle dünya malı, evlat, kabile gücü gibi geçici değerler üzerinden bir rekabet ve üstünlük kurma çabasını ifade eder. Bu ayette, bu tür bir övünmenin insanı asıl amacından saptıran bir etken olduğu vurgulanır.
Namaz Sûreleri (Cilt 1)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Elhâkumut tekâsuru.(1) Çoklukta hikmet arıyorlar, yâni çokluk ile birbirlerine üstün gelmeye çalışıyorlar. Halbuki hikmet çoklukta değil, mevcudu yerinde kullanmaktadır. Aslında suretin çokluğu bir şey ifade etmez, çünkü mutlak geçicidir, bu ölçü ise sadece kısa bir süre için kıyasidir. Asıl ise az olupta devamlı olandır. Bu da ilâhi hikmetin gereğidir.
Varlığınızda mevcud olan ilâhi hakikatleri ve gerçekleri beşeriyet perdeleri ile perdeleyip, nefsin amellerini ve kesreti-zâhirde görülen çokluğu, gerçek zannedip, tevhid birliğinden haberiniz olmadığı halde, kendi gerçek varlığınızı perdeleyip suretlerle iftihar etmeye diğerlerin den üstün görünmeye kalktınız.
Böylece, “İlim bir nokta idi cahiller çoğalttılar” hükmü ile bütün bahsedilen beşeri kimliklerin aslında bir nokta bile ifade etmeyecek varlıklarını nefisleriniz size gerçek gösterdi ve bu suri çoklukla sevinip mutmain olmaya, üstün görünmeye çalıştınız. Ve bunları hikmet zannettiniz. Oysa bu hal ise gerçekte hikmet değil nikmet-sıkıntıdır. İftihar ettikleri şey aslında kendilerine ızdırab olarak dönücüdür.
حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ
(102-2-) Hattâ zurtumul mekâbir.
(102-2-) Hatta kabirleri ziyaret ettiniz.
Hattâ zurtumul mekâbir. (2)
Hatta kabirleri ziyarete gidiyorlar. Sayı arttırmak için o kadar ileriye gidip, ölüleri bile sıraya koyup, sayıya ilâve ediyorlar. Beşeriyet perdelerinden ve nefsi emmârenin galebesinden ellerinde bulunan varlıkları ile yetinmeyip, toz toprak olmuş eski akrabalarının bedenlerinden bile medet umar hale geliyorlar.
Kişinin varlığında bulunan mudil ismi içinde bulunduğu insan denen mahalli, kandırmak için nefsi ma’nâ da ölü olan ve hiçbir hükmü olmayan, geçmiş amelleri bile hatırlama-ziyareti yapıp, geçerli gösterip, sayıya ilâve ettirmeye çalışır. İşte bu hal tam bir yanılmadır, hesap gününde bunların hiçbir hükmü olmadığı anlaşılınca hüsranın büyüğü orada yaşanacaktır.
Not= Kabirle ilgisi olması dolayısıyla (66-Risâle-i Gavsiyye şerhi) isimli kitabımızdan Küçük bir bölümü faydalı olur düşüncesi ile ilâve etmeyi uygun buldum. (T. B.)
Ve daha buyurdu ki;
− Ey Gavs-ı Â’zâm, zâhidleri nefis yolunda, ârifleri kalp yolunda, vâkıfları rûh yolunda kıldım. Nefsi de hür olanlara mahal kıldım, o yüzden “Hürlerin kalpleri sırlar kabirleridir” demişlerdir.
Zâhidlerin nefis yolunda kılınması imtihan edilmeleri veya perdelenmeleri mânâsınadır. Bu nefis, nefsi emmâre ve levvâme hükümlerinde olan zâhidlerdir. Kişi ömrü boyunca zühd ile meşgûl olursa, irfâniyet için kendisine zaman bulamaz. Bu zâhidlik eğer ömür boyu devam ederse, o kişi kendini Hakk’tan ayrı ve nefis sâhibi olarak kabul ediş zannıyla yaşar. Bu haldeki kişinin kendi kendine bu hali aşması mümkün değildir, ona hedef
gösterecek biri gereklidir. Bu hal, aşağıda olanlara göre tabî ki iyi bir haldir, ancak bu halin üstünde olanlara göre de tabî ki kayıptır. Eğer kişi bu hal üzerinde belirli bir süre durduktan sonra irfâniyete yönelirse kendisi için çok çok daha faydalı olur.
Her ne kadar burada belirtilen oluşumlar ayrı ayrı olsalarda, hepsi bir bireyin mertebeleridir. Kişide zâhidlik bir mertebedir ki, iş bununla başlar, âriflik bir başka mertebedir, bundan sonra vâkıflık bir başka mertebe, ve hürlük bir başka mertebedir.
Hürlük birinci hedefimiz olmalıdır, yâni bütün dünyevi ve uhrevi şartlanmalardan kurtulmuş bir akla ve gönle sâhip olmaya çalışmalıyız. Çevremizde, içimizde bizi bağlayan ve mi’racımıza mâni olan nelerimiz varsa, bunların hepsinden kurtulmamız gerekmektedir. Düşünce olarak o kadar kuvvetli şartlanmalarımız vardır ki, bunların aşılması demirin, çeliğin kırılmasından daha zordur. O kadar çok kişi vardır ki, kendi şartlanmaları dâhilinde oluşturdukları düşüncelerinden başka bir şeyleri kabul etmezler, ve o düşüncelerine de o kadar sadıktırlar ki, bu düşünceleri batıl olsa dahi, o düşünceyi terkedip, bir başka düşünce yapısını kabul etmezler. Bu nedenle bu tür kişileri, bu zincirlerden kurtularak gerçek hürriyetle-rine bir türlü ulaşamazlar.
Hz.Şems (k.s) bu konuda şöyle buyurmuştur;
“Hür ol, hürler ile ol, hürlük ile yaşa!” Hz.Mevlânâ (k.s) ise, “Beri gel beri, bu dünyâ zindanında bizim ne işimiz olsun ki, ne suç işledik ki buradayız. Bizim burada bulunmamızın sebebi birkaç mahbusu bu dünyâ zindanından kurtarmak içindir” diyerek bizlere büyük bir yol açmıştır.
Her birerlerimizin bu hükümleri kendisine tatbik etmesi gereklidir ki, her birerlerimiz bu dünyâ zindanında, gerek çevremizin, gerek ailemizin, gerek nefsimizin, gerek
duygularımızın hapsi içerisindeyiz. Bizlerin yapması gereken, bütün bunları aşarak fikren hür olmaktır. Bu hürriyete ulaştığımız anda hafiflemiş oluyoruz çünkü tutsak olduğumuz her şey bizi aşağıya çekmektedir, bunlar birer birer kırılıp, üstümüzden atıldıktan sonra ancak yukarıya doğru çıkışımız kolaylaşmış olacaktır.
Hürlük için onun yaşanması gereken bir mahal gereklidir. Bu mahal de kişilerin nefisleridir ki, bu nefis, nefsi emmâre, levvâme değil, sâfiye olan nefistir. Bu nefis ise Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın bizi yâni her bir ferdi, ferd olarak var ettiği ve kimlik verdiği yönümüzdür. Bu nefis “ve nefahtü”nün idrâk ve şuur ile faaliyet sahasıdır. Nefsi emmâre ise, bunları kendisine mâl ederek kendi istikametinde kullanmak istemektedir. Nefsi sâfiye ise bunların Hakk’ın olduğunu idrâk ederek bunları Hakk yolunda ve Hakk ile birlikte kullanır.
Hürlerin kalpleri sırları muhafaza eden yerdir. Bizim maddi bedenimizde bizim kabrimizdir ve rûhumuzu muhafaza edicidir ki bu nedenle, bu beden tamamen sırlarla dolu güvenilir bir kabirdir. Bizler yeter ki o sırların yerlerini bilip çıkarabilelim, ve faaliyet sahasına aktarabilelim.
Kabirden kasıt, bir anlamda kişinin bedeninin rahatla-yarak huzur bulmasıdır. Yâni onlar hem hürdürler, hem huzurludurlar, hem de güven içindedirler. İşte böyle yaşayan beden kabirleri, “Hürlerin kalpleri sırların kabirleridir” Eğer bulunabilirse bu yaşayan kabirler, aslında onlar ölmeden evvel ziyeret edilmelidir.
Âyet-i kerîme de bahsedilen kabirlerin içinde bulu-nanlar ise, zâten yaşıyor iken de ölü idiler, suret olarak ölmeleri, hiçbir şey değiştirmiyor idi. Yani onlar yaşıyor ilkende yok hükmünde idiler, Yok olan birşeyide sayıya koymak zâten mümkün değildir. Olmayan şeylede üstünlük sağlamak olmayacak şeydir, bu yüzden yapmak istedikleri şey daha baştan yanlıştır. Yanlışla iftihar etmek
ise cehlin ve nefsi emmârenin işidir.
كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ
(102-3-) Kellâ sevfe ta’lemûne.
(102-3-) Hayır! Siz yakında bileceksiniz.
Kellâ sevfe ta’lemûn. (3)
“Kellâ, hayır ta’lemûn yakında bunun ne olduğunu bileceksiniz.” Yâni yaptıkları bu işin ne kadar yersiz olduğunu bilecekler. Hayatlarını boşa geçirip hiçbir özellikleri olmayan ve hayatlarını tamamen boşa geçirmiş kimselerin çokluğu ile övünmenin, hayatlarında kimseye hiçbir faydası olmayan kimselerin, ölülerinden ne fayda gelecektirki. Yapmış olduğunuz, bu anlamsız işlerin ne kadar yanlış olduğunu yakında anlayacaksınız.
ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ
(102-4-) Summe kellâ sevfe ta’lemûn.
(102-4-) Sonra, hayır! Siz yakında bileceksiniz
Summe kellâ sevfe ta’lemûn. (4) Yakında bunların boş şey olduğunu anlayacaksınız, Yâni bu nefsi öğrenmelerin gereksiz bir şey olduğunu anlayacaksınız. Eğer bir sefer anlamazsanız “Summe kellâ sevfe ta’lemûn.” Yani bu sene anlamazsanız, sonra gelecek seneye anlayacaksınız. Yâni bu ikazlar geldikten sonra, bir müddet yolunuza böylece devam ettikten sonra, tekrar eski halinize döndüğünüzde, nasılsa bunun nasıl olduğunu gene tekrardan anlayacaksınız.
كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ
(102-5-) Kellâ lev ta’lemûne ilmel yakîn.
(102-5-) Hayır, keşke siz, İlm'el Yakîn (kesin bilgi) ile bilseydiniz.
Kellâ lev ta’lemûne ilmel yakîn. (5) Yine uyanık olun ki bunları ilmel yakîn olarak anlaya-caksınız. Bilindiği gibi İlâhi ilim üç yakîn halinde ifade edilir, bunlar. Bunlar, “ilmel yakîn, aynel yakîn, Hakk’el yakîn” dir.
İlmel yakîn. Hadiseleri tevhid ve irfaniyyet yönüyle bilmek.
Aynel yakîn, Hadiseleri tevhid ve irfaniyyet yönüyle müşahedeli bilmek.
Hakk’el yakîn ise, bütün bunları kişinin kendi varlığında müşahedeli olarak idrakle yaşamasıdır.
Yakîn ilminin başlangıcı “ilmel yakîn” dir, bu ilim ise nakil ve sadece kelâm ilmi olmadığından. Gerçek tevhid ilminin başlangıcıdır. Yani çok ciddi ma’nâ da işin vahametini kavrayıp hadiselere öyle bakıp ibret almaktır.
Halinizi nakli bilgiler ve hayalât ile değerlendirmeyip, en azından gerçek müşahede ilminin başlangıcı olan, ilmelyakîn idraki ile bu hakikatleri yaşayarak bilseniz, sizin için daha güzel olur diye tavsiye edilmektedir.
لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ
(102-6-) Le terevunnel cahîm.
(102-6-) Mutlaka cahîmi (alevli ateşi) göreceksiniz.
Le terevunnel cahîm.(6) Bahsedilen cahîm, cehennem ateşi olmakla birlikte, şu an dahi idrak edebileceğimiz şekilde bir pişmanlık cehenne-midir de.
Cehennem yapmış olduğunuz eksikliklerden dolayı size gösterildiği zaman. Burada ki cehennem, ahirette olacak gerçek cehennemle birlikte, pişmanlık cehennemi bunu biz baştan, idrâk edebilirsek,. Keşke bu pişmanlık cehennemini dünyada tatsak da ahiretteki cehennemi tatmasaydık diyeceksiniz.
ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ
(102-7-) Summe le terevunnehâ aynel yakîn.
(102-7-) Sonra mutlaka onu Ayn'el Yakîn ile (gözünüzle) göreceksiniz.
Summe le terevunnehâ aynel yakîn.(7) Sonra da daha yaklaştırılır, ilmelyakîn olarak bildirilen şeyi aynelyakîn gözünüzle göreceksiniz. işte Kûr’ân-ı Kerîm'de belirtilen ilmel yakîn, aynel yakîn hakîkatleri vardır ve bu âyetlerde sabitleşmiş olmaktadır.
İrfan ehli “yakîn”i “el yakînü hüvel Hakk” yani “yakîn ef’ali ile, sıfatı ile, zatı ile, Hakk’ın ta kendisidir diye ifade etmişlerdir. Bu durumda, iki ilâhi bilgi olan, ledün ilmi ile yakîn ilmi arasında ne fark vardır diye sorulursa, “ledün ilmi” doğrudan Hakk’tan olan bilgidir “yakîn ilmi” ise bireyin çalışarak kazanabileceği bilgidir. Ancak “yakîn ilmi” kazanılmadan “ledün ilmi”nin gelmesi mümkün değildir.
İşte gerçek tasavvuf bu ilimler sahasında faaliyettedir. Diğer taraftan “yakîn ilmi” kendini ve oradan Hakk’ı
bilmektir. “Ledün ilmi ise evvelâ Hakk’ı oradan sonra kendi hakiki varlığını “Hakkal yakîn” bilmektir.
ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ
(102-8-) Summe le tus’elunne yevmeizin anin naîm.
(102-8-) Sonra izin günü mutlaka ni'metlerden sorgulana-caksınız.
Summe le tus’elunne yevmeizin anin naîm. (8) İşte sonra o gün, yâni mahşer günü, kıyamet günü size verilen bütün nimetlerden sorulacaksınız, hesaba çekileceksiniz.
Size verilen zâhiri ma’nâ da beden ve diğer nimetler-den, bilhassa bâtıni ma’nâda da, “yakîn” hakikatleri yönünden verilen zât-i tecellerin ni'metlerden değerini bilip bilemediğniz hakkında sorgulanacaksınız. demek sûretiyle Tekasür Suresi de özetle bitmiş oluyor.
Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi bu hakikatleri idrak eden kimselerden eylesin. Amin.
Nihayet oldukça uzun ve yorucu bir çalışma ile harf, yazı ve sayfa düzenlemeleride şükür bitmiş oldu. Bu kita-bımızında böylece özet olarak şimdilik sonuna gelmiş bu-lunmaktayız hizmeti ve katkısı olan bütün evlâtlarımıza teşekkür eder, daha büyük tefekkürî gelişmelerini de Cenâb-ı Hak’tan Alîm ve Hakîm isimleri yönünden, niyaz ederim.
Muvaffakiyyet ve başarı Hak’tandır.
Allah doğruyu söyler ve hakikate ulaştırır.
(11/10-2016) Salı günü (T. B.)
KAYNAKÇA
1. KÛR’ÂN VE HADîS :
2. VEHB : Hakk’ın hibe yoluyla verdiği ilim.
3. KESB : Çalışılarak kazanılan ilim.
4. NAKİL : Muhtelif eserlerden, Mesnevi’i şerif, İnsân-ı Kâmil, Fusûsu’l Hikem ve sohbetlerimizden müşahede ile toplanan ilim.
Terzi Baba kitapları.
Terzi Baba baskısı olan kitaplar.