Lekum dînukum veliye dîn(i)
"Sizin dininiz size, benim dinim de banadır."
Sizin dininiz size, benim dinim banadır.
Kâfirûn Suresi'nin bu son ayeti, inanç ve ibadet özgürlüğünü net bir şekilde ifade eder. Ayet, 'din' kavramı üzerinden, her bireyin kendi inanç sistemine sahip olma hakkını vurgulayarak, karşılıklı hoşgörü ve ayrışmayı dilbilimsel olarak pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dîn' kelimesini hem itaat ve teslimiyet hem de ceza ve karşılık anlamlarıyla ilişkilendirir. Ayetteki 'dînukum' ifadesi, müşriklerin kendi inanç ve ibadet sistemlerine olan bağlılıklarını, Allah'a teslimiyetten uzak, kendi kurallarına göre şekillenmiş yaşam tarzlarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dîn' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'Allah ile insan arasındaki ilişki' olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'dînukum' ise, müşriklerin Allah ile kurdukları (veya kurmadıkları) ilişkinin mahiyetini, yani onların kendi tanrı anlayışları ve ibadet pratikleri çerçevesindeki 'din'lerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'dîn' kelimesini 'ceza' ve 'hesap' anlamlarıyla da açıklar. Bu bağlamda 'dînukum' ifadesi, müşriklerin kendi inançlarının karşılığını görecekleri bir sistem olarak da yorumlanabilir; yani onların kendi amellerinin ve inançlarının hesabını verecekleri 'din'leri.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb'a göre 'dîn', Allah'a itaat ve teslimiyet anlamını taşır. Ayetteki 'dînî' ifadesi, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Allah'a tam bir teslimiyetle bağlı olduğu, O'nun emir ve yasaklarına göre şekillenen, tevhid inancına dayalı yaşam tarzını ve ibadet sistemini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dîn' kelimesinin Kur'an'da 'yol, şeriat, kanun, hüküm, ibadet, itaat, hesap, ceza' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. 'Dînî' ifadesi, Hz. Peygamber'in Allah tarafından vahyedilen, hak ve doğru olan yolu, şeriatı ve ibadet şeklini temsil eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'dîn' kelimesinin 'adet, şan, hal' gibi anlamlarını da zikreder. Bu bağlamda 'dînî', Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Allah'a olan bağlılığının, O'nun sünnetine uygun yaşam tarzının ve ibadetlerinin bir adeti, şanı ve hali olduğunu ifade eder.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Hiçbir şekilde karşı tarafı tahkir eden bir ifâde olmadan çok tabî olarak uyarı yapılmaktadır.
Efendimiz (s.a.v) bütün âlemin hakîkatini bildiğinden dolayı zorlamaya kalkışmaz, herkesin a’yan-ı sabitesinin gereğini ortaya koyacağını bildiği için zorlayarak imân ehli etmeye çalışmaz.
Sizin hayali ve nefsi kurguladığınız dininiz sizin olsun bizim, İlâhi ve akli gönül dinimiz bizim olsun.
Enes radıyallahu anh şöyle demiştir:
Resûlullah’a tam on yıl hizmet ettim. Bana bir defâ bile “öf!” demedi. Yaptığım bir şeyden dolayı “Niye böyle yaptın?”, demediği gibi, yapmadığım bir şey sebebiyle “Şöyle yapsan olmaz mıydı?” da demedi.
109-KÂFİRUN Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza, 110-NASR Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
110-NASR Sûresi.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Kâbe'nin kapısını açtığı zaman Resulullah (s.a.v)'ın sekiz rekat kuşluk namazı kılmış olduğu rivayet edilmiştir.
Rivayet olunmuştur ki bu sûre nazil olduğunda Resulullah (s.a.v.) bir hutbe okuyup şöyle buyurmuştu: "Bir kul, Allah onu dünya ile kendine kavuşması arasında muhayyer (seçmeli) kıldı, o Allah'a kavuşmasını seçti." Bunun ne demek olduğunu Ebu bekir (r.a.) anlamıştı da: Canlarımız ve mallarımız, atalarımız ve evlatlarımızla sana feda olalım, demişti.
Yine rivayet olunmuştur ki: Resulullah bunu ashabına
okuduğu zaman sevinmişler, fakat Hz. Abbas (r.a.) ağlamıştı. Resulullah (s.a.v.): "Neye ağlıyorsun amca?" buyurdu. "Sana vefatın haber veriliyor." dedi, "Evet dediğin gibi" buyurdu.
Sure adını, ilk âyetinde geçen ve "yardım, zafer" anlamına gelen "nasr" kelimesinden almıştır. Allah’ın Peygamberimize yardımından bahsettiği için bu ismi almıştır. Hz. Peygamber'in vefatına ima olarak değerlendirildiği için "Tevdî (veda)" adıyla da anılmaktadır; ayrıca "İza câe" ve "Fetih" adları da vardır.
3 ayetten oluşan sure, Mekke’nin fethedilmesinden sonra, Mekke topraklarında inmiştir. Bununla beraber, Medine döneminde indiği göz önünde bulundurularak Medine’de indiği kabul edilmektedir.
Mushaftaki sıralamada 110., nüzul sırasına göre ise 114. suredir. (Hasenât)
Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(110) Mushaf sıra numarası.
(114) Nüzül sıra numarası.
(77) Alfebetik sırası.
(30) Cüz sırası.
(03) Âyet, sayısı.
(03) Fasıla harfleri.
(337) Genel toplamdır.
Rakkamları tek tek toplarsak.
(3+3+7=13) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi bünyesin de (13) Hakikat-i Muhammediyye bulunmakta ve hakikate dikkat
çekilmektedir.
Fasılası: (elif ) (ha) Harfleridir, ebced sayı değerlerii (elif-1-13) (ha-8) dir. Fasıla/ara harfleri, ikisinin sayı değer toplamı (21) dir. Toplarsak, (2+1=3) olurki yakîn ilimleri ve yukarıdaki sayılar ile Hakikat-i Muhammedidir.
Mealen.
(1) Allah’ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde (2) Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, (3) Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O’ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.
-------------------
~~110.1~
اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ
(110-1) İzâ câe nasrullâhi vel feth.
“Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.”
O gün bu ifâdeler Efendimiz (s.a.v)’e ve genele ait bir hâdise iken bu gün de aynı şekilde taptâze bir şekilde hükmü geçerlidir ve herbirerlerimize gelecek olan Allah’ın hakîkatini ve fethini anlatmaktadır.
Medine-i Münevvere’ye hicretten sonra nasıl ki “ensar” denilen yardımcılar vasıtasıyla İslâmiyet gelişmeye başladı, “nasr” kelimesi bunu belirtmektedir.
Allah’ın fethi ise bireysel varlığımızdaki nefsâniyeti ortadan kaldırarak hakîkatin gelmesidir.
O günlerde bu şekilde olan bu âyeti kerîme bugün bize neler vermektedir ona bakalım şimdi.
Hakk yoluna girip ilerlemeye çalışan kimse uzun süreler çalışır ve çabalar. Bu süre içerisinde kendisini bir şey elde
edememiş halde zannedebilir ancak o farkında olmadan birçok şeyler kazanmıştır. Sonrasında öyle bir zaman gelir ki ona Allah’ın yardımı içeriden veya dışarıdan erişir. Oysa o yardım o çalışmalar neticesinde kişinin iç bünyesinde toplanmıştır ancak farkında olmamıştır. Kişide öyle zamanlar olur ki namaz kılarken veya iş yaparken birden içi bir hoş olur ve kendisine değişik haller gelmeye başlar. Ancak bizim idrâk ve gönül kapılarımız kapalı ise veya oralara daha evvelce başka varlıklar girip oraları istilâ etmişler ise bu gelen yardım bize ulaşmaz.
Bu âyeti kerîmelerin Efendimize (s.a.v) âit olan kısımları âlem şumül olduğu için geniştir. Ümmetine ve dolayısıyla bizlere olan hüküm ise şahsidir ve kendi bünyemizdedir. Örneğin Efendimize (s.a.v) ümmetine dağıtmak için 10 ton yiyecek lazım ise bize 1 kg. yeterlidir. İşte bu şekilde her kişi bu âyeti kerîmelerden kendi kapasitesince alacağını almaktadır, hiç almamak diye bir şey söz konusu değildir çünkü veren Ganî’dir hazinesi tükenmez.
وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فٖى دٖينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا
(110-2) Ve reeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ “Ve insânların grup grup Allah'ın dînine girdiğini gördüğün” (zaman). ~ ~ ~
O günlere kadar yavaş yavaş gelişmekte olan İslâmiyet Mekke fethedildikten sonra kabileler halinde diğer insanların katılımıyla hızla genişlemeye başladı. Cenâb-ı Hakk bunu daha önce Hz.Resûlullah (s.a.v) a vaad etmişti.
Bireysel varlığımızda mevcût olan her bir esmâ-i ilâhîyye bir insân hükmünde olduğundan dolayı esmâ-i ilâhîyyenin isyan yolunda değilde müspet mânâda gönül aleminde tahakkuku “ve reeyten nâse” hükmündedir.
Bunun sonucu olan dîn anlayışı değişir ve “Allah indinde, dîn İslâm’dır” anlayışı tahakkuk eder.
Bizler gerçek olarak Allah’ın bildirdiği İslâm dînini yaşamazdan önce beşeriyet yani nefsimizin dînini yaşamaktayız. Allah’ın dînini yaşamak için ise yer ehli olmaktan kurtularak gök ehli olarak O’nun huzuruna çıkmamız gerekmektedir.
Nefsimizin dînini tatbik ettiğimizden dolayıdır ki İslâm dîninin hakîkatlerine ulaşamıyoruz ve başkalarına da anlatamıyoruz.
Birimsel varlığımız açısından ise, eğer kişi Cenâb-ı Hakk’ın (c.c) istediği ve Hz.Resûlullah’ın (s.a.v) târif ettiği şekilde Hakk’a yönelirse o zaman ona gelen Allah’ın yardımı ve fethi ile kendisi için İslâmiyet olan İslâmiyetin geneli içinde bildikleri kısmına öbek öbek yeni dîni bilgiler katılır. Örneğin kişi Kur’ân-ı Kerîm’den 100 âyeti kerîme biliyorsa her ne kadar İslâmiyet çok geniş olsa da bu onun bildiği İslâmiyettir. İşte bu bildiği şeyler bu yol ile gittikçe genişler. Burada belirtilen insanlar hükmü o kişi için artık kendisine gelen dîni bilgiler hükmüne girer.
İnsanın özelliği Hakk’a ârif olabilmesidir. Bu nedenle sâdece yardım kâfi değildir, bunun yanında fetihlerde yânî açılımlarda olacak ki kişinin dar olan kabı genişlesin. Eğer bu açılımlar olmaz ise Allah’ın yardımı gelir ve akar gider. Kişinin gönlünde yeni yeni hâneler açılmalıdır ki, bu dolup taşıp akan yardımlar boşa gitmesin. Bu açılan değişik mertebeler ile kişi o bölük bölük gelen ilimleri tutacak ve muhafaza edecek kaplara sâhip olacaktır.
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا
(110-3) Fe sebbih bi hamdi rabbike vestagfirh, innehu kâne tevvâbâ.
“O zaman Rabb’ının hamdı ile tespih et. Ve O'ndan
mağfiret dile. Muhakkak ki O, tövbeleri kabul edendir.”
Bu hakîkâtlerin zâten beşer aklıyla idrâk edilmesi ve yaşanması mümkün değildir. Bu nedenle bu hamd beşeriyetten çıkan bir hamd ile olan tesbîh değil Rabb’inin hamdıyla olmaktadır. Bu tesbîh ise ef’âl mertebesinin bir üstü olan esmâ mertebesinin hamdı ile olan tesbîhtir.
Ef’âl mertebesi tesbîhini bilen bilmeyen her varlık zâten yapmaktadır, bu nedenle önemli olan bu mertebenin tesbîhi değil esmâ mertebesinin tesbîhidir.
Bu tesbîhin yanında geçmişte değerlendirilemeyip boşa geçen zamanlar için de istiğfar edilmektedir. Bizler bu istiğfarı edelim ki onlardan sorumlu olmayalım. Bu istiğfar ile kendi aczimizi idrâk ederek, Rabbi’mizden boşa geçirdiğimiz zamanlar için af dilemeliyiz.
Bu istiğfar karşılığında bize hemen cevap gelmekte ve O zâten tevbeleri kabûl edicidir yeter ki sen tevbe et denilmektedir. İfâdeye baktığımızda dilerse eder veya etmez gibi değil “O tevbeleri kabûl edicidir zâten” şeklindedir.
Bu nedenle bu sûre Hakk yolunda yürüyenlere çok büyük açıklık getirmektedir.
Hakk yolunda ilerleyen kişiler sürekli terakki halinde oldukları için bir makâmdan bir makâma geçtikten sonra daha önceki makâmına bakarak istiğfar etmektedirler. Efendimizin (s.a.v) günde yetmiş defa istiğfar etmesi de bu hakîkâte dayanmaktadır.
Kişi hâl ile yerini ve sınırını idrâk eder, ondan sonra oturup oraya yerleşir ve orası onun makâmı olur. Bundan sonra tekrar hâller ile bir üst makâma geçiş olur.
Bu mevzûların anlaşılabilmesi için belirli bir düşünce yapısının kişide oluşması da şarttır.
Bu âyeti kerîmede geçen “hamd” hakîkati aşağıda
belirtildiği üzere olan “hamd” mertebelerinden dördüncü sırada olandır.
Bu hususn daha iyi anlaşılabilmesi için. (35-1-Fatiha suresi) kitabımızdan ilgili bölümü faydalı olur düşüncesi ile aktarmayı uygun buldum. T.B.
Hamd mertebeleri, Birinci olarak Hamd;
İlk düşündüğümüz şey şeriat mertebesi îtibarıyla Ya Rabbi sana şükranlarımızı sunarız, şükür, yani teşekkür ifâdesinde, verdiğin nimetlere, hayata, çoluk çocuğa ne varsa bütün güzelliklere hamd ederiz teşekkür ederiz. Bu mertebe al gülüm ver gülüm yani karşılıklı olan bir davranış yeridir, bu anlayışta Hamd’ın ilk anlayışıdır, ilk faaliyete geçtiği yerdir, ki bu belirtilen Hamd’ın faaliyete geçmediği gönüller de vardır yani hiç Hamd etmeyen insânlar da vardır, tabi ki herkesin hâli kendini ilgilendirir fakat biz onları küçük görme değil de, tespit bab’ında belirtiyoruz, herbirerlerimiz halimizi tespit etmek ve değerlerimizi bilmek üzere bunları belirlemek zorundayız fakat onları hiç bir şekilde hâkir görmeden, kendi hallerine terketmek sûretiyle ve iyi bir temenni ile “İnşallah onlar da Hamd ederler, bu yola girerler ki, yaptıkları her Hamd kişinin kendisine döner ve ahirette kendisini karşılar” diyerek.
Böylece zâhir olarak yani şeriat mertebesi îtibarıyla bir kul Rabbine Hamd ettiği zaman “Ya Rabbi verdiğin nimetlere teşekkür ederim” mânâsıyla, o düşünce ile yapmış oluyor. Burada her ne kadar bir samimiyet var ise de karşılığında bir beklenti var ve bu durum karşılıklı bir alışveriş hükmüne giriyor yani burada mutlak muhabbet yok, varolan muhabbet beklentilidir.
İkinci olarak Hamd;
Bu mertebeyi tarikat ehli yapıyor ve Hamd’ın mânâsı burada açılmaya başlıyor. Hamd lügat mânâsı olarak “övme” dir, bu mertebe de maddi bir karşılık beklemeden Hamd’in kelime mânâsı îtibarıyla hakîkati söylenmeye başlanıyor, “Hamd Allah’a mahsustur”, dünyadan ve ahiretten bahsetmeden ve hiçbir şey de beklemeden ancak Hamd’ın gerçek ifâdesi ve şuuru ortaya çıkmış değildir, çünkü ötelerde olan bir Allah’a yönelmiş olarak Hamd’ını ifâde etmektedir ve bu da ikiliktir.
Üçüncü olarak Hamd;