Lekum dînukum veliye dîn(i)
"Sizin dininiz size, benim dinim de banadır."
Sizin dininiz size, benim dinim banadır.
Kâfirûn Suresi'nin bu son ayeti, inanç ve ibadet özgürlüğünü net bir şekilde ifade eder. Ayet, 'din' kavramı üzerinden, her bireyin kendi inanç sistemine sahip olma hakkını vurgulayarak, karşılıklı hoşgörü ve ayrışmayı dilbilimsel olarak pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dîn' kelimesini hem itaat ve teslimiyet hem de ceza ve karşılık anlamlarıyla ilişkilendirir. Ayetteki 'dînukum' ifadesi, müşriklerin kendi inanç ve ibadet sistemlerine olan bağlılıklarını, Allah'a teslimiyetten uzak, kendi kurallarına göre şekillenmiş yaşam tarzlarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dîn' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'Allah ile insan arasındaki ilişki' olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'dînukum' ise, müşriklerin Allah ile kurdukları (veya kurmadıkları) ilişkinin mahiyetini, yani onların kendi tanrı anlayışları ve ibadet pratikleri çerçevesindeki 'din'lerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'dîn' kelimesini 'ceza' ve 'hesap' anlamlarıyla da açıklar. Bu bağlamda 'dînukum' ifadesi, müşriklerin kendi inançlarının karşılığını görecekleri bir sistem olarak da yorumlanabilir; yani onların kendi amellerinin ve inançlarının hesabını verecekleri 'din'leri.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb'a göre 'dîn', Allah'a itaat ve teslimiyet anlamını taşır. Ayetteki 'dînî' ifadesi, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Allah'a tam bir teslimiyetle bağlı olduğu, O'nun emir ve yasaklarına göre şekillenen, tevhid inancına dayalı yaşam tarzını ve ibadet sistemini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dîn' kelimesinin Kur'an'da 'yol, şeriat, kanun, hüküm, ibadet, itaat, hesap, ceza' gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. 'Dînî' ifadesi, Hz. Peygamber'in Allah tarafından vahyedilen, hak ve doğru olan yolu, şeriatı ve ibadet şeklini temsil eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'dîn' kelimesinin 'adet, şan, hal' gibi anlamlarını da zikreder. Bu bağlamda 'dînî', Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Allah'a olan bağlılığının, O'nun sünnetine uygun yaşam tarzının ve ibadetlerinin bir adeti, şanı ve hali olduğunu ifade eder.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
(109-6) Lekum dînukum ve liye dîn.
“Sizin dîniniz sizin ve benim dînim benim.”
------------------- 113
Hiçbir şekilde karşı tarafı tahkir eden bir ifâde olmadan çok tabî olarak uyarı yapılmaktadır.
Efendimiz (s.a.v) bütün âlemin hakîkatini bildiğinden dolayı zorlamaya kalkışmaz, herkesin a’yan-ı sabitesinin gereğini ortaya koyacağını bildiği için zorlayarak imân ehli etmeye çalışmaz.
Sizin hayali ve nefsi kurguladığınız dininiz sizin olsun bizim, İlâhi ve akli gönül dinimiz bizim olsun.
Enes radıyallahu anh şöyle demiştir:
Resûlullah’a tam on yıl hizmet ettim. Bana bir defâ bile “öf!” demedi. Yaptığım bir şeyden dolayı “Niye böyle yaptın?”, demediği gibi, yapmadığım bir şey sebebiyle “Şöyle yapsan olmaz mıydı?” da demedi.
109-KÂFİRUN Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza, 110-NASR Sûresi ile devam edelim İnşeallah.
110-NASR Sûresi.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
Kâbe'nin kapısını açtığı zaman Resulullah (s.a.v)'ın sekiz rekat kuşluk namazı kılmış olduğu rivayet edilmiştir.
Rivayet olunmuştur ki bu sûre nazil olduğunda Resulullah (s.a.v.) bir hutbe okuyup şöyle buyurmuştu: "Bir kul, Allah onu dünya ile kendine kavuşması arasında muhayyer (seçmeli) kıldı, o Allah'a kavuşmasını seçti." Bunun ne demek olduğunu Ebu bekir (r.a.) anlamıştı da: Canlarımız ve mallarımız, atalarımız ve evlatlarımızla sana feda olalım, demişti.
Yine rivayet olunmuştur ki: Resulullah bunu ashabına
okuduğu zaman sevinmişler, fakat Hz. Abbas (r.a.) ağlamıştı. Resulullah (s.a.v.): "Neye ağlıyorsun amca?" buyurdu. "Sana vefatın haber veriliyor." dedi, "Evet dediğin gibi" buyurdu.
Sure adını, ilk âyetinde geçen ve "yardım, zafer" anlamına gelen "nasr" kelimesinden almıştır. Allah’ın Peygamberimize yardımından bahsettiği için bu ismi almıştır. Hz. Peygamber'in vefatına ima olarak değerlendirildiği için "Tevdî (veda)" adıyla da anılmaktadır; ayrıca "İza câe" ve "Fetih" adları da vardır.
3 ayetten oluşan sure, Mekke’nin fethedilmesinden sonra, Mekke topraklarında inmiştir. Bununla beraber, Medine döneminde indiği göz önünde bulundurularak Medine’de indiği kabul edilmektedir.
Mushaftaki sıralamada 110., nüzul sırasına göre ise 114. suredir. (Hasenât)
Sûre-i Şerif’in, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(110) Mushaf sıra numarası.
(114) Nüzül sıra numarası.
(77) Alfebetik sırası.
(30) Cüz sırası.
(03) Âyet, sayısı.
(03) Fasıla harfleri.
(337) Genel toplamdır.
Rakkamları tek tek toplarsak.
(3+3+7=13) Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır ancak fazla vaktinizi almamak için sadece genel sayıları vermekle yetinelim. Açık olarak görüldüğü gibi bünyesin de (13) Hakikat-i Muhammediyye bulunmakta ve hakikate dikkat
çekilmektedir.
Fasılası: (elif ) (ha) Harfleridir, ebced sayı değerlerii (elif-1-13) (ha-8) dir. Fasıla/ara harfleri, ikisinin sayı değer toplamı (21) dir. Toplarsak, (2+1=3) olurki yakîn ilimleri ve yukarıdaki sayılar ile Hakikat-i Muhammedidir.
Mealen.
(1) Allah’ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde (2) Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, (3) Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O’ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.
-------------------
~~110.1~
اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ
(110-1) İzâ câe nasrullâhi vel feth.
“Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman.”
O gün bu ifâdeler Efendimiz (s.a.v)’e ve genele ait bir hâdise iken bu gün de aynı şekilde taptâze bir şekilde hükmü geçerlidir ve herbirerlerimize gelecek olan Allah’ın hakîkatini ve fethini anlatmaktadır.
Medine-i Münevvere’ye hicretten sonra nasıl ki “ensar” denilen yardımcılar vasıtasıyla İslâmiyet gelişmeye başladı, “nasr” kelimesi bunu belirtmektedir.
Allah’ın fethi ise bireysel varlığımızdaki nefsâniyeti ortadan kaldırarak hakîkatin gelmesidir.
O günlerde bu şekilde olan bu âyeti kerîme bugün bize neler vermektedir ona bakalım şimdi.
Hakk yoluna girip ilerlemeye çalışan kimse uzun süreler çalışır ve çabalar. Bu süre içerisinde kendisini bir şey elde
edememiş halde zannedebilir ancak o farkında olmadan birçok şeyler kazanmıştır. Sonrasında öyle bir zaman gelir ki ona Allah’ın yardımı içeriden veya dışarıdan erişir. Oysa o yardım o çalışmalar neticesinde kişinin iç bünyesinde toplanmıştır ancak farkında olmamıştır. Kişide öyle zamanlar olur ki namaz kılarken veya iş yaparken birden içi bir hoş olur ve kendisine değişik haller gelmeye başlar. Ancak bizim idrâk ve gönül kapılarımız kapalı ise veya oralara daha evvelce başka varlıklar girip oraları istilâ etmişler ise bu gelen yardım bize ulaşmaz.
Bu âyeti kerîmelerin Efendimize (s.a.v) âit olan kısımları âlem şumül olduğu için geniştir. Ümmetine ve dolayısıyla bizlere olan hüküm ise şahsidir ve kendi bünyemizdedir. Örneğin Efendimize (s.a.v) ümmetine dağıtmak için 10 ton yiyecek lazım ise bize 1 kg. yeterlidir. İşte bu şekilde her kişi bu âyeti kerîmelerden kendi kapasitesince alacağını almaktadır, hiç almamak diye bir şey söz konusu değildir çünkü veren Ganî’dir hazinesi tükenmez.
وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فٖى دٖينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا
(110-2) Ve reeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ “Ve insânların grup grup Allah'ın dînine girdiğini gördüğün” (zaman). ~ ~ ~
O günlere kadar yavaş yavaş gelişmekte olan İslâmiyet Mekke fethedildikten sonra kabileler halinde diğer insanların katılımıyla hızla genişlemeye başladı. Cenâb-ı Hakk bunu daha önce Hz.Resûlullah (s.a.v) a vaad etmişti.
Bireysel varlığımızda mevcût olan her bir esmâ-i ilâhîyye bir insân hükmünde olduğundan dolayı esmâ-i ilâhîyyenin isyan yolunda değilde müspet mânâda gönül aleminde tahakkuku “ve reeyten nâse” hükmündedir.
Bunun sonucu olan dîn anlayışı değişir ve “Allah indinde, dîn İslâm’dır” anlayışı tahakkuk eder.
Bizler gerçek olarak Allah’ın bildirdiği İslâm dînini yaşamazdan önce beşeriyet yani nefsimizin dînini yaşamaktayız. Allah’ın dînini yaşamak için ise yer ehli olmaktan kurtularak gök ehli olarak O’nun huzuruna çıkmamız gerekmektedir.
Nefsimizin dînini tatbik ettiğimizden dolayıdır ki İslâm dîninin hakîkatlerine ulaşamıyoruz ve başkalarına da anlatamıyoruz.
Birimsel varlığımız açısından ise, eğer kişi Cenâb-ı Hakk’ın (c.c) istediği ve Hz.Resûlullah’ın (s.a.v) târif ettiği şekilde Hakk’a yönelirse o zaman ona gelen Allah’ın yardımı ve fethi ile kendisi için İslâmiyet olan İslâmiyetin geneli içinde bildikleri kısmına öbek öbek yeni dîni bilgiler katılır. Örneğin kişi Kur’ân-ı Kerîm’den 100 âyeti kerîme biliyorsa her ne kadar İslâmiyet çok geniş olsa da bu onun bildiği İslâmiyettir. İşte bu bildiği şeyler bu yol ile gittikçe genişler. Burada belirtilen insanlar hükmü o kişi için artık kendisine gelen dîni bilgiler hükmüne girer.
İnsanın özelliği Hakk’a ârif olabilmesidir. Bu nedenle sâdece yardım kâfi değildir, bunun yanında fetihlerde yânî açılımlarda olacak ki kişinin dar olan kabı genişlesin. Eğer bu açılımlar olmaz ise Allah’ın yardımı gelir ve akar gider. Kişinin gönlünde yeni yeni hâneler açılmalıdır ki, bu dolup taşıp akan yardımlar boşa gitmesin. Bu açılan değişik mertebeler ile kişi o bölük bölük gelen ilimleri tutacak ve muhafaza edecek kaplara sâhip olacaktır.
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا
(110-3) Fe sebbih bi hamdi rabbike vestagfirh, innehu kâne tevvâbâ.
“O zaman Rabb’ının hamdı ile tespih et. Ve O'ndan
mağfiret dile. Muhakkak ki O, tövbeleri kabul edendir.”
Bu hakîkâtlerin zâten beşer aklıyla idrâk edilmesi ve yaşanması mümkün değildir. Bu nedenle bu hamd beşeriyetten çıkan bir hamd ile olan tesbîh değil Rabb’inin hamdıyla olmaktadır. Bu tesbîh ise ef’âl mertebesinin bir üstü olan esmâ mertebesinin hamdı ile olan tesbîhtir.
Ef’âl mertebesi tesbîhini bilen bilmeyen her varlık zâten yapmaktadır, bu nedenle önemli olan bu mertebenin tesbîhi değil esmâ mertebesinin tesbîhidir.
Bu tesbîhin yanında geçmişte değerlendirilemeyip boşa geçen zamanlar için de istiğfar edilmektedir. Bizler bu istiğfarı edelim ki onlardan sorumlu olmayalım. Bu istiğfar ile kendi aczimizi idrâk ederek, Rabbi’mizden boşa geçirdiğimiz zamanlar için af dilemeliyiz.
Bu istiğfar karşılığında bize hemen cevap gelmekte ve O zâten tevbeleri kabûl edicidir yeter ki sen tevbe et denilmektedir. İfâdeye baktığımızda dilerse eder veya etmez gibi değil “O tevbeleri kabûl edicidir zâten” şeklindedir.
Bu nedenle bu sûre Hakk yolunda yürüyenlere çok büyük açıklık getirmektedir.
Hakk yolunda ilerleyen kişiler sürekli terakki halinde oldukları için bir makâmdan bir makâma geçtikten sonra daha önceki makâmına bakarak istiğfar etmektedirler. Efendimizin (s.a.v) günde yetmiş defa istiğfar etmesi de bu hakîkâte dayanmaktadır.
Kişi hâl ile yerini ve sınırını idrâk eder, ondan sonra oturup oraya yerleşir ve orası onun makâmı olur. Bundan sonra tekrar hâller ile bir üst makâma geçiş olur.
Bu mevzûların anlaşılabilmesi için belirli bir düşünce yapısının kişide oluşması da şarttır.
Bu âyeti kerîmede geçen “hamd” hakîkati aşağıda
belirtildiği üzere olan “hamd” mertebelerinden dördüncü sırada olandır.
Bu hususn daha iyi anlaşılabilmesi için. (35-1-Fatiha suresi) kitabımızdan ilgili bölümü faydalı olur düşüncesi ile aktarmayı uygun buldum. T.B.
Hamd mertebeleri, Birinci olarak Hamd;
İlk düşündüğümüz şey şeriat mertebesi îtibarıyla Ya Rabbi sana şükranlarımızı sunarız, şükür, yani teşekkür ifâdesinde, verdiğin nimetlere, hayata, çoluk çocuğa ne varsa bütün güzelliklere hamd ederiz teşekkür ederiz. Bu mertebe al gülüm ver gülüm yani karşılıklı olan bir davranış yeridir, bu anlayışta Hamd’ın ilk anlayışıdır, ilk faaliyete geçtiği yerdir, ki bu belirtilen Hamd’ın faaliyete geçmediği gönüller de vardır yani hiç Hamd etmeyen insânlar da vardır, tabi ki herkesin hâli kendini ilgilendirir fakat biz onları küçük görme değil de, tespit bab’ında belirtiyoruz, herbirerlerimiz halimizi tespit etmek ve değerlerimizi bilmek üzere bunları belirlemek zorundayız fakat onları hiç bir şekilde hâkir görmeden, kendi hallerine terketmek sûretiyle ve iyi bir temenni ile “İnşallah onlar da Hamd ederler, bu yola girerler ki, yaptıkları her Hamd kişinin kendisine döner ve ahirette kendisini karşılar” diyerek.
Böylece zâhir olarak yani şeriat mertebesi îtibarıyla bir kul Rabbine Hamd ettiği zaman “Ya Rabbi verdiğin nimetlere teşekkür ederim” mânâsıyla, o düşünce ile yapmış oluyor. Burada her ne kadar bir samimiyet var ise de karşılığında bir beklenti var ve bu durum karşılıklı bir alışveriş hükmüne giriyor yani burada mutlak muhabbet yok, varolan muhabbet beklentilidir.
İkinci olarak Hamd;
Bu mertebeyi tarikat ehli yapıyor ve Hamd’ın mânâsı burada açılmaya başlıyor. Hamd lügat mânâsı olarak “övme” dir, bu mertebe de maddi bir karşılık beklemeden Hamd’in kelime mânâsı îtibarıyla hakîkati söylenmeye başlanıyor, “Hamd Allah’a mahsustur”, dünyadan ve ahiretten bahsetmeden ve hiçbir şey de beklemeden ancak Hamd’ın gerçek ifâdesi ve şuuru ortaya çıkmış değildir, çünkü ötelerde olan bir Allah’a yönelmiş olarak Hamd’ını ifâde etmektedir ve bu da ikiliktir.
Üçüncü olarak Hamd;
Kelimenin biraz daha özüne inmemiz gerekiyor, “ElHamdu Lillâhi”derken buradaki “Lillâhi” nin ifâdesi değişiyor, birinci ve ikinci mertebelerde “Lillâhi” “ilâ” makamında iken burada “Hamd Allah içindir yani Hamd’ı Allah yapar” oluyor. Bir ve ikinci mertebeler de Hamd’ı kulluk mertebesinden kul yapıyor fakat üçüncü mertebeye geçildiği zaman Hamd’ı yapmaktan kul artık aciz kalıyor ve burada aczini anlıyor. Kişinin idrâki yükseldikçe “Lillâhi” yi anlamaya başladı ve baktı ki İlâhi varlık bu âlemlerdeki azameti îtibarıyla sonsuz ve sonsuzluğu îtibarıyla O’nu övemeyeceğini hissetti. Bir beşer aklı Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar geniş mânâ da ihata ederse etsin ne kadar geniş mânâ da anlarsa anlasın Cenâb-ı Hakk’ı gerçek yönüyle ifâde etmesi ve övmesi mümkün değildir, Efendimiz (s.a.v) burada bize yol gösteriyor ve “lâ uhsî senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike” yani “ben Seni övmekten acizim, Sen kendini nasıl övüyorsan, ben de öyle övüyorum” diyerek üçüncü mertebenin hakîkatini bize gösteriyor. Ezeli ve Ebedi olan, bütün âlemleri Zâhir ve Bâtın kaplamış olan ve aslının ne olduğunu anlayamadığımız o varlığı övmemiz mümkün değildir, O halde övgü O’na mahsustur.
Dördüncü olarak Hamd;
İnsân’ın şerefi o kadar çok ortaya çıkıyor ki, bu Âyetin bir bölümünü idrâk etmek bizi sonsuz ufuklara ve sonsuz değerlere yükseltmiş oluyor ve bu değer bize Cenâb-I
Hakk tarafından veriliyor ve bu halde Allah kulunu övmeye başlıyor, çünkü bir Hamd yani övgü var fakat bu kul “hiç” oldu, bıraktı övgü kesildi demek değil, esas övgü, Hamd ondan sonra başlıyor, Cenâb-ı Hakk insân’ın gerçek varlığını, gerçek kimliğini ortaya getirerek “Ben öyle bir varlık hâlkettimki onu size anlatıyorum” diyor,işte Kûr’ân-ı Kerim’in tamamı insân-ı insân’a anlatıyor.
“Halekal Âdeme alâ sûretihi” yani “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti” bir çok tefsirciler burada Âdem’i Âdem’lik sûreti üzere, yani Âdem’in kendi sûreti üzere hâlketti şeklinde belirtiyorlar oysa gerçekte “Cenâb-ı Hak Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti”dir burada Cenâb-ı Hakk’a bir sûret verilmiş olmuyor, bahsedilen sûretten kasıt O’nun Esmâ-i İlâhiyesinin, sıfatlarının, fiillerinin Âdem üzerinde mutlak tecellisidir yani külli tecellisidir dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar Esmâ-i İlâhiyesi varsa Âdem’de yani insând’a bunları zuhura getirmiştir ve bunların zuhura getirdiğinden dolayı onu övmesi çok tabii’dir.
Cuma namazlarında hutbeden önce ve hutbeden inerken okunan “İnnAllahe ve MelâiketeHU yusallune alen Nebiy ya eyyühelleziyne amenû sallu aleyhi ve sellimu tesliyma;” (Ahzab,33/56.Âyet) yani “Muhakkak ki Allah ve melekleri, Nebi'ye salât eder, Ey imân edenler, siz de O'na salât edin ve teslimiyet ile selâm verin!” buradaki övgü(s.a.v.) Efendimizin şahsında bütün insânlaradır, bizim sokakta gördüğümüz basit bir insân-ı, değer vermediğimiz bir insân-ı dahi Cenâb-ı Hakk yüceltir ona değer verir ve onu över, fakat şartlanmalarımız dolayısıyla şu çirkin, şu kötü, şu karanlık diyerek zâhiri görüntüye bakarak hüküm veririz, oysa Cenâb-ı Hakk orada herhangi bir varlığın olmasını murat etmeseydi o varlığı hâlketmezdi, bir yerde bir varlık varsa, hâlkedilmişse muhakkak Cenâb-ı Hakk’ın ona rağbeti vardır.
Kendi kıymetlerimizi iyi bilelim eğer ki ortada biz
varsak, ki var olduğumuz vücutlarımızla ıspatlanmış vaziyette, işte Cenâb-ı Hakk bize rağbet ettiği, övdüğü için varız ve bu yüzden de çok hoş olmamız lâzımdır yani Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olduğumuz için gönlümüzün hoş olması lâzımdır. Cenâb-ı Hakk’ın Rahmet’i biraz zorlukları içerisinde tabii ki hiç bir şey öyle kolay kazanılmıyor, dünya tamamen bir imtihan yeri “Feinne me'al'usri yüsra; İnne me'al'usri yüsra;”(İnşirah,94/5-6.Âyet) yani “Muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır, kesinlikle her zorlukla beraber kolaylık vardır” dikkat edelim aynı sûre içerinde iki defa tekrar ediliyor, eğer dünyanın tamamı kolaylık ve güzellik olsa ismi dünya olmaz cennet olur, eğer tamamı zorluk olsa ismi cehennem olur, dünya zorluk ve kolaylığın bir arada yaşandığı, Celâl ve Cemâl tecellisinin birlikte uygulandığı bir yer olması dolayısıyla anlaşılması gerçekten zor olan bir yerdir, zor bir sistemdir, her sistemin kendi içindeki uygulama yöntemine göre bir kolaylığı vardır o uygulandıktan sonra zorluk diye bir şey olmaz.
Dünya kötü bir yer de değil, çok güzel bir yer, sadece bizler günlük kısır çekişmelerle dünyanın güzelliğini kendimize karartıyoruz, biraz da ihtirasla ve sahip olma isteğiyle dünyada ahirete harcamamız lâzım gelen zamanımızı bu dünyada bu dünya için harcıyoruz. Efendimiz (s.a.v.) bir sohbet esnasında müflis kimdir diye sormuş, sahabeyi kiram içinden dünyaya dönük cevaplar gelmiş, bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) buyurmuş ki, “Müflis ona derler ki ahirete intikal ettiği zaman hesapları görülür, kendisinden alacaklı olanlar alacaklarını alırlar giderler ve amellerinden kendisine bir şey kalmaz” işte dünya da iflâs eden bir kişi yakınlarından borç alır telâfi eder fakat ahiretteki iflâsı geriye döndürmek mümkün değildir. İnsân’ın vakti, yani zaman eşittir hayattır, vakit öldürüyoruz dendiği an da kişi kendisini öldürüyor, başkasının artık onu öldürmesine gerek yok, yarın mahşerde “İkra' Kitabek kefa Bi nefsikel yevme
aleyke Hasiyba;” (İsra,17/14. Âyet) yani “elindeki kitabı oku bugün sana bu yeter” dediklerinde, boş geçirerek öldürdüğümüz zaman dilimlerimiz karanlık sayfalar olarak bize gelecek, onun için insân’a mânâ âleminin derinliklerinde en çok yol aldıran şey tefekkür’dür. Hadîs-i kudsîde: "Kulum Bana nâfilelerle yaklaşır. Tâ ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, işitmesi, yürümesi, tutması Ben olurum” diyor Cenâb-ı Hakk, insân’a verilen değere bakın ki Cenâb-ı Hakk “Ben olurum” diyor.
İnsân denilen şeyin hakîkatini anlamaya çalışalım, bu âlemlerin tamamının İnsân-ı Kâmil olduğu ifâde ediliyor, bu hakîkatleri idrâk eden kimseye de Kâmil İnsân deniliyor, Efendimiz(s.a.v) başta olmak üzere Gavsı A’zâm’lar Kâmil İnsân’lar oluyor. İnsân Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu âlemleri var ettikten sonra en son kendisinin elbisesidir, çünkü bütün bu âlemlerde tecelli üzere olan Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zat’ıdır, yalnız mertebelere riâyette şarttır.
Beşinci olarak Hamd;
“Ve minelleyli fetehecced Bihi nafileten leke, asâ en yeb'aseke Rabbüke Mekamen Mahmuda;” (İsra,17/79.Âyet) yani “Gecenin bir kısmında nafile ibadet olarak Kûr’ân’la teheccüde kalk. Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırır” Efendimiz(s.a.v) ne kadar nazik ve yumuşak olarak “Umulur ki o makam benim’dir” diyor, tabi ki onun olacak.
Makam-ı Mahmud denilen şey nedir, onu anlamamız lâzım. Makam-ı Mahmud Hamd edilen makamdır, Hâmid Hamdedici değil, Hamd olunan, ona yönenilen makamdır, bütün bu âlemlerin hakîkati, bu âlemlerdeki varlıkların zuhuru ve tecellisi Makam-ı Mahmud’tan yani Hakikat-i Muhammedi’den meydana geliyor, işte İnsân-ı Kâmil’in bir başka ismi de Hakikat-i Muhammedi’dir ve bütün âlemler bu Hamd, övgü sözünden, hakîkatinden meydana
gelmiştir. Makam-ı Mahmud bütün varlıkların yöneldiği merkez, bütün varlıkların kaynağını, feyzini, nur’unu aldığı yer, makamdır. Bütün âlem de en geniş mânâsıyla Efendimizin (s.a.v) olmakla birlikte, herbirerlerimizin kendi bünyemizde Makam-ı Mahmud vardır, çünkü “Ne var âlemde, o var Âdem’de” dendiğine göre Makam-ı Mahmud’tan bizde de vardır. Bizler gerçek anlamda kimliğimizi idrâk etmişsek yani kim gerçek Muhammed-ül meşreb üzere ve o kanaldan feyzi ve ilmi alıp bu hakîkatleri kendi bünyesinde idrâk etmiş ise kendi bünyesinde Makam-ı Mahmud o ve diğer Esmâ’lar ona yönelmiş oluyor, yani Cenâb-ı Hakk’ın Allah veya Câmi ismi merkez Makam-ı Mahmud, diğer isimlerde ona yönelmiş oluyor kendi bünyesi içerisinde, işte bunu idrâk etmek Hamd’ın beşinci mertebesidir.
Altıncı olarak Hamd;
(S.a.v) Efendimizin şahsı için dikilen “Livahil Hamd” sancağı "Efdalü'z-Zikri Lâ İlahe İllallah ve Efdalüd'Dua Elhamdülillah “denilerek bu mertebeden bahsediliyor.
Yedinci olarak Hamd;
Bütün âlemdeki varlıkların Hamd’ı “ve in min şey'in illâ yüsebbihu Bi hamdiHİ ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm” (İsra,17/44) “Hiçbir şey yok ki O’nun Hamdı olarak tespih etmesin fakat siz onların tespihlerini anlayamazsınız” kendi Hamdlarıyla değil Rab’larının Hamd’larıyla Hamd ediyorlar. Genel olarak bütün varlığın Hamd’ı bu Hamd hakîkatinin esasının bu kısmı oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk Hamd kelimesi içerisinde bu bahsettiğimiz bütün mertebeleri toplamıştır.
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a, burada Rabb kelimesinin de üstünde durmamız gerekiyor, âlemlerin Rabbi dediğine göre, bir Rabb var bir de âlemlerin Rabbi yani Rabbül Erbab Allahu Teala Hz.leri var. Cenâb-ı Hakk’ın Doksan dokuz Esmâ-i İlâhiyesinden birinin ismi de Rabb, Rububiyyet yani terbiye edicidir, bir çok tefsirlerde
Rabb hakkında çok açıklamalar yapılmıştır fakat kısaca “Terbiye edici” olarak alabiliriz. Âlemlerin Rabbi olması dolayısıyla bütün âlemde en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsini terbiyesinde tutan, bütün bu âlemleri idare eden, mutlak tasarruf sahibi olan Allahu Tealâ Hz. leridir.
Allah’ı tenzih mertebesi îtibarıyla bakarak ötelere atmak değil, zaman ve mekândan tenzih edilen bir Allah anlayışına zaman ve mekân-ı da dahil etmek gerektiğini Rabbül Âlemin ifâdesi açık olarak bize belirtiyor. Eğer su toprağın içerisine nüfuz etmemiş olsa oradan bitki meydana gelmez, biz suyu sadece bulutlarda düşünerek ayak altına inmekten tenzih edersek toprakta terbiye hâdisesi olmaz ve bir şey çıkmaz, işte suyun toprağa nufuz ettiği gibi, Cenâb-ı Hak’ta “vesia Kürsiyyühüs Semavati vel Ard” (Bakara,2/255) yani “O’nun Kürsi’si Semavat ve Arz’ı ihata etmiştir” hükmüyle içten ve dıştan sarmıştır. Sadece dıştan, kabuk olarak sarması değildir eğer sadece bu şekilde düşünürsek içerideki varlığa kendi kendimize ayrı bir varlık vermek zorunda kalırız, bütün âlemleri gerek fiiliyle gerek ilmiyle ihata etmiş olan bir Allah’ı ötelerde aramamız ne yazık ki çok yanlış bir hâdise oluyor ve oraya ulaşmamızda mümkün olmuyor.
Cenâb-ı Hakk ötelerde bir yerlerde oturuyor olsa ve Âdem (a.s.) dan îtibaren gelmiş bütün insânların ömürlerini versek ve tek bir insân olarak Hakk’ın huzuruna göndersek daha Samanyolu Galaksi’sinin dışına çıkamaz, işte daha sonunun nerede olduğunu bilemediğimiz bu yaşadığımız âlemin üstünde Arş’ta olan bir Allah’a nasıl ulaşır ki insânoğlu. Anlayışlarımız bizi çok başka yerlere götürüyor ne yazık ki, bir taraftan O’nu yüceltelim, Ulûhiyyet halini yükseltelim derken O’nu kendimizden uzaklaştırıyoruz. Bir hatip konuşmasında Cenâb-ı Hakk’ı tenzih etmeye başlamış, şundan tenzih ederiz, bundan tenzih ederiz diye devam ederken, cemaatin içinden bir ârif çıkmış “Neredeyse Allah yok diyeceksin ama ağzın varmıyor” demiş. Rabbül Âlemin dediğimiz zaman ve
Rabb’ta terbiye edici olduğundan ve âlemlerin Rabbi olduğundan hem kendisi terbiye ediyor ve bu şekilde de içinde olduğunu söylüyor, varlıkta mevcût olduğunu söylüyor.
Melekler vasıtasıyla işi görmesinde dikkat edelim hiç güç sahibinden ayrı olur mu? Değil tabi ki, Zâtının varlığının ifâdesi bu, sen ister melek de, ister Nur de, Zâtının tecellisi, zuhurudur ve o tecelli de Zâtından ayrı birşey değildir. Bütün âlemlerde terbiye edici ve âlemin varlığında her varlıkta her zerrede mevcût olan Zât-ı İlâhi’den başka hiç bir şey yoktur. Şurasını da iyi anlama-mız lâzımdır, Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmemiz için iki özelliğini ortaya koymalıyız, biri Zat-ı Mutlak yani a’maiyyet halinde olan Zât-ı Mutlak işte bunu tenzih ediyoruz, tenzih-i kadim, gerçek tenzih budur, bir de Cenâb-ı Hakk’ın Zat-ı Mukayyed yönü vardır, kayıtlı Zât, bütün bu âlemlerde belirli bir vasfa bürünerek zuhur ettiğinden Zât-ı Mukayyed yani tecelliler îtibarıyla kayıtlı oluyor. Kayıtlanmış olmakla o küçülmüyor daha çok büyüyor ve oradaki özel sanatı, özel nakşı ortaya çıkıyor. Cenâb-ı Hakk’ın ef’âli, esmâsı, sıfatıyla birlikte olan tecellileri bu âlemdeki yaşayışı düzenliyor ve buradaki tecellilerin aldığı sûret ve şekiller Zât-ı Mukayyed’tir. Kayıtlı Zât-ın arkasında yatan yine Zât-ı Mutlaktır, yani kayıtlasakta kayıtlamasakta orada bir Zât-ı Mutlak vardır. “Allah’ın Zât’ını tefekkür etmeyiniz” denildiği için oraya akıl yolu gidemiyor, tefekkür kapalı orada fakat Zât-ı Mukayyed yönüyle Cenâb-ı Hakk’ı en güzel şekilde anlayıp idrâk etmemiz gerekiyor. Zât-ı Mutlak yönü bize lâzım değil zâten, lâzım olsaydı eğer açardı Cenâb-ı Hakk ve Kûr’ân-ı Kerim’de onu da belirtirdi.
A’maiyet, burası dünya, buradan sonra inancımıza göre âhirete gideceğiz, kabir ise dünya ahiret arasında bir berzah, işte Allahu Alem Cenâb-ı Hakk’ın “Ben bir gizli hazineydim” diye belirtmekte olduğu a’maiyet hali Cenâb-ı Hakk’ın ondan evvel bir başka âlemlerde bir başka şekilde,
bir başka türlü yaşamı olduğu ve orasının berzah olduğu ondan sonraki hayatının bizim hayatımızı oluşturduğu şekliyle de düşünebiliriz, eğer a’ma’dan başlıyor dersek Cenâb-ı Hakk’ın varlığına bir başlangıç çizmiş oluruz, bu da mümkün olmadığına göre öyleyse a’ma evvel-î bir hayatın a’maiyetin berzah, bir geçiş ve berzah’tan sonra, nasıl ki biz ahirette bir hayat yaşayacağız bugün bilmiyorsak, işte onun gibi. İşte O Âlemlerin Rabbi olan öyle bir Allah’ki her an, her saniye, her yerde, mevcûttur.
Sekizinci olarak Hamd;
Sekizinci mertebede ise Hamd, ahirette oluşacak olan (livail hamd) “hamd sancağı” nın altına sığınmaktır. Kim ki, u hakîkatleri daha dünya da iken idrâk etmiş ise, daha bu günden bahsedilen “hamd sancağı” nın altına yani kapsamı içine girmiş demektir. Böylece Hamd hakîkatinin iki halini görmüş olduk Cenâb-ı Hakk idrâk ve yaşamını nasib eder İnşeallah. Daha birçok tarifleri olabilir. Anlayış ve müşahede halidir.
(13 ve Hakikat-i İlâhiye) kitabımızın sekizinci “Muhammed s.a.v.” bölümünden diğer bir hamd bölümünüde faydalı olur düşüncesiyle aktarmayı uygun buldum. T.B.
Bu bölümde ise O’na ait ve O’nun yüce şahsında ortaya çıkan İlâhi hakikatleri özet olarak incelemeye çalışaca- ğız. Daha evvelki sohbet ve yazılarımızda ve salât kitabımızda (Hamd) ın kevniyyet yani varoluş itibariyle bakıldığında (sekiz) mertebesi olduğunu beyan etmiştik. Burada ise İlâhi mânâ’da olan yönünü anlatmaya çalışacağız.
Bilindiği gibi Hz. Rasûlüllah’ın isimlerinin kaynak kö- kü (HAMD) dır. “Ahmed-Mahmud-Muhammed” gibi, daha birçok isimleri var ise’de en çok kullanılan isimleri bunlar-dır, ve en güzel bir şekilde bunlarla ifade edilmektedir.
( ح) “ha” ( م) “mim” ( ) “dal” sembol harflerinden meydana gelen bu muhteşem mânâ’da “ha” Hakikat-i (Ahad-ı “mim” Hakikat-i Muhammediyye’yi “dal” ise bütün bunlara (delil) delil-i İlâhi olduğunu ifade etmektedir.
Ahad-Ahmed-Mahmud-Muhammed. Bu kelimele-rin ifade ettiği mânâlar sadece yazıda ve zihinde birer şekil ve kelime değil, hakikatleri itibariyle birbirleriyle kaynaşma halinde ve her mertebe’de birbirlerine ayna olan, bütün âlemi kaplamış bulunan mânâlar deryasıdır.
Zat-ı Mutlak a’mâ’iyyet’te, kendi âleminde, gizli hazi- ne’de, gaybların gaybında, iken bilinmekliğini istedi ve bu halden ilk tecellisi, zâtından zâtına oldu. Buna da “Ahad” Ahadiyyet, Yani birlik tecellisi dendi.
Ancak bu “birlik tecellisi” beşeri mânâ’da anlaşılan sayısal mânâ’da bir birlik değil, bölünmez bir bütünlüğün bir-liği idi. Sadece ilmî bir şuurlanma idi. Ve burada kendi tekli-ğinde iki özelliği (İnniyyet-i ve Hüvviyyet-i) ile belirdi.
İşte bu ilk kendinden kendine olan belirginliği“Ahad” (1+8+4=13) sayısal mânâsını oluşturdu. Tabii ki aslında batınında olan bu hakikat diğer mertebelerin zuhurundan sonra idrâki mümkün oldu. Nasıl ki, “Ahad” kendi varlığında kendisi ile idi, işte o mertebe’de mânâ değer ifadesi (Ahad) sayısal değer ifadesi ise (13) idi.
Daha evvelcede belirttiğimiz gibi nasıl ki, elif (13) olarakta bütün harflerin varlığına işlemiş olarak onlara nüfuz ettiği gibi (Ahad) da bütün varlığın özüne işlemiş onlara nüfuz ederek varlık sebebleri olduğu gibi, (13)sayısal değe-ride bütün mânevi değerlerin kaynak varlık değeri olmuştur.
Buda Hakikat-i Muhammed-i yoluyla tesirini bütün âlemlere (14) Nûr-u Muhammed-i yönüyle ulaştırmıştır.
Ahad olan O İlâhi zât gönlüne bir (م) (mim) yer leştirdi, zuhur ismine (احمد) (Ahmed) dedi ve (Ahad)ı Ahmed ile gizledi. Ahmed-i “Mahmud” ile Mahmud-u “Hamd” ile Hamd-ı da “Muhammed” ile gizledi ve aynı şekilde bunlarıda yine, “Muhammed” ile açığa çıkardı ve bütün bunları (Mustafa) ile seçti.
Ona baktığında ister Ahad de, ister Ahmed de, ister Mahmud de, ister Hamd de, ister Muhammed de, ister Mustafa de, hangi ismi söylersen söyle eğer biraz irfaniyetin var ise aynı zamanda bunların hepsini de söylemiş ve bu mânâları idrâk ederek yaşamış olursun.
İlâhi olan Zât-ı Ahadiyyet gönlüne O (mim) i yerleş-tirince yani Ahmed olunca daha evvelce Ahad’da bulunan (ل) (لا) (ha) ve (dal) ın arasına giren (م) (mim) ile bu def’a (elif) i ilâve etmeden okunduğunda (حمد) “hamd” oldu, işte (hamd) ın gerçek İlâhi kaynak mertebesi burasıdır.
Ahad “mim” siz okunduğu zaman (Ahad) tır. (mim) li okunduğu zaman, Ahmed’tir, “elif” siz okunduğu zaman da “hamd” tır. İşte görüldüğü gibi, “Ahad-Ahmed-
İşte bu anlayış, öncelik ve idrâkiyle meseleye baktığımızda (Hamd) ın, sadece bir kelime ve dilde söyle-nen tekerleme değil, bütün âlemleri kuşatan ve “Ahad”ı öven müthiş bir yaşam sistemi olduğunu bilmektir. Bundan hiçbir varlığın kendini istisna- ayıramıyacağını ve özünde var olan ve kendinin varoluş sebebi olan (Hamd) ı kendi mertebesinden olabildiğince, daha evvelce bildirilen (Hamd) ın (8) mertebesinden biriyle mutlak yapması gerekmektedir. Taaki; onda (Hakk) hamde de. İşte bu
(Hamd) o’nun varlık sebebidir. Varlık sebebini anmamak ise vefasızlıktır.
Ahad gönlüne koyduğu ve kucakladığı (م) (mim) i ne (Habib) dediki, sayılarını tek tek toplarsak (8+2+1+2= 13) tür. Ahad olan (13) yine (13) ve mim o dahi (13) olan Habib’ i nde bütün İlâhi muhabbetini toplamış ve ondan zuhur ettirmiştir. İşte bu yüzden de âlemlere rahmet Peygamberi olarak gönderilmiştir.
“Levlâke levlâk lemâ halâktül eflâk” yani “eğer sen olmasaydın, olmasaydın, bu âlemleri halk etmezdim.” Diyen zât-ı Ahadiyye işte bu hitabını (13) ten (13) e yani gönlünde-kucağında, zuhura getirdiği (mim) i Muhammed-iyye ye yapmıştır. Ve bütün âlemlere bu (mim)i Muhammed-înin ve (Hamd) hakikati’nin oluşumu (Hakikat-i Muhammed-î) tabiriyle ifade edilmiştir.
Ey güzel kardeşim: Mekke’li ve Medine’li Muhammedi sadece bir beşer şeklinde ve öyle algılarsan çok iyi bilesin ki; O’nu hiçmi hiç tanımamışsın demektir. Sanada rahmet olan o İlâhi mânâyı-Muhammed-i (s.a.v.) bu dünyadan gitmeden çok iyi anlamağa çalış, çalışta! Oyüceliğin hakika-tine hayran ve beşeri hamdından aciz kalıpta O’na teslim ol ki; gerçek Hamd-ı O’nun yaptığnı ve O’nun zâtında yapıldığını müşahede ile idrak edebilesin.
İşte bütün bunlar, ayrıca Hamd-ın hakikatleridir. Hamd-ı ancak Allah (c.c.) lühü yapar. (Elhamdü lillâhi) “Hamd Allah’a mahsustur.” (ْلِلَّهِ) (Lillâhi) sayısal değeri (30+30+30+4=94) tür toplarsak, (9+4=13) eder ki; (13) hakikatinin (13) hakikatine olan (Hamd-ı) yani övgüsüdür.
İşte bütün bu âlemlerde ortaya çıkan sevgi muhab-bet ve İlâhi oluşumlar, övgüye ve övülmeye lâyık olduğun-dan bu âlemlerin en doyurucu iki aslî güzelliği (sevgi ve öv-
gü) olduğundan, ayrıca da mânâ ve yaşam kaynağı olduklarından bütün mükevvenâtı-yani âlemleri kaplamış-lardır.