Kâle yâkavmi eraeytum in kuntu ‘alâ beyyinetin min rabbî veâtânî minhu rahmeten femen yensurunî mina(A)llâhi in ‘asaytuh(u)(s) femâ tezîdûnenî ġayra taḣsîr(in)
Salih, dedi ki: "Ey kavmim! Söyleyin bakayım, eğer ben Rabbim tarafından apaçık bir delil üzerinde isem ve bana tarafından bir rahmet (peygamberlik) vermişse, O'na karşı geldiğim takdirde beni Allah'tan kim koruyabilir? Demek ki, zarara uğratmaktan başka bana katkınız olmaz."
Salih dedi: "Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden açık bir mucize üzerinde isem ve o bana tarafından bir rahmet bahşetmiş ise, ben Allah'a isyan ettiğim takdirde beni O'ndan kim kurtarabilir? Demek ki, siz bana zarar vermekten başka bir şey yapmıyorsunuz."
Hûd Suresi 63. ayet, peygamberin tebliğindeki kesinliği, ilahi rahmetin önemini ve isyanın sonuçlarını vurgulayan temel kavramlar etrafında şekillenmektedir. Ayet, peygamberin Rabbinden aldığı 'beyyine' ve 'rahmet' ile tebliğ görevini yerine getirdiğini, bu ilahi desteğe rağmen isyan etmesi durumunda karşılaşacağı ilahi azaptan kimsenin kendisini koruyamayacağını ve muhataplarının kendisine ancak 'tahsîr' (zarar) verebileceğini ifade etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beyyine' kelimesini 'açık delil, hüccet' olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, peygamberin Rabbinden aldığı ve tebliğ ettiği şeyin doğruluğunu gösteren, şüpheye yer bırakmayan ilahi bir kanıt ve mucizevi bir belgeyi ifade eder. Bu, sadece bir bilgi değil, aynı zamanda ilahi bir tasdik ve güçtür.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'beyyine'yi 'hüccet' (delil) olarak açıklar. Hûd (a.s.)'ın kavmine karşı sunduğu, Allah'tan gelen ve doğruluğunu ispatlayan açık bir delil, bir mucize veya vahiy anlamındadır. Bu, peygamberin sözlerinin sıradan iddialar olmadığını, aksine ilahi bir kaynağa dayandığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'beyyine'yi Kur'an'ın temel kavramlarından biri olarak ele alır ve 'açık kanıt, delil, mucize' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, peygamberin tebliğinin sadece kendi düşüncesi olmadığını, aksine Allah tarafından kendisine verilen ve doğruluğu apaçık olan bir hakikat olduğunu vurgular. Bu, muhatapların inkârını imkansız kılacak nitelikte bir delildir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet'i 'incelik, şefkat ve ihsan' olarak tanımlar. Ayetteki 'rahmet', Allah'ın peygamberine özel bir lütfu, onu peygamberlikle görevlendirmesi, vahiy ile desteklemesi ve kavminin eziyetlerine karşı koruması gibi ilahi ihsanları ifade eder. Bu, peygamberin tebliğ görevini yerine getirmesini sağlayan manevi bir destektir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rahmet'in Allah'tan geldiğinde 'ihsan ve nimet' anlamına geldiğini belirtir. Hûd (a.s.)'ın ifadesindeki 'rahmet', Allah'ın kendisine peygamberlik vermesi, vahiy ile onu şereflendirmesi ve kavmine karşı onu desteklemesi gibi özel lütufları kapsar. Bu, peygamberin ilahi himaye altında olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rahmet'in Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu ve Allah'a nispet edildiğinde 'lütuf, ihsan, bağışlama, yardım' gibi anlamlara geldiğini ifade eder. Ayetteki 'rahmet', peygamberin ilahi bir seçkinlikle donatıldığını, Allah tarafından özel olarak desteklendiğini ve bu desteğin tebliğ görevini yerine getirmesinde hayati bir rol oynadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ısyân'ı 'emre muhalefet etmek, itaatsizlik' olarak açıklar. Ayetteki 'asaytuhu', peygamberin, kendisine verilen 'beyyine' ve 'rahmet'e rağmen Allah'ın emirlerine karşı gelmesi, O'na isyan etmesi durumunu varsayımsal olarak ifade eder. Bu, peygamberin dahi ilahi emirlere uymak zorunda olduğunu ve isyanın sonuçlarının kaçınılmaz olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ısyân'ı 'haddini aşmak, emre karşı gelmek' olarak tanımlar. Ayetteki kullanım, peygamberin, Allah'ın kendisine bahşettiği nimetlere rağmen O'na karşı gelmesi durumunda, bu isyanın ilahi azabı gerektireceğini ve kimsenin onu bu azaptan koruyamayacağını belirtir. Bu, ilahi otoritenin mutlaklığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ziyâde'yi 'bir şeyin aslına eklenen fazlalık' olarak açıklar. Ayetteki 'tezîdûnenî', kavminin peygambere karşı tutumlarının, ona ancak 'tahsîr' (zarar) artıracağını ifade eder. Yani, onların inkâr ve düşmanlıkları, peygamberin tebliğine zarar vermez, aksine kendi zararlarını artırır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zâde' fiilinin 'artırmak, çoğaltmak' anlamını vurgular. Ayetteki 'fema tezîdûnenî gayra tahsîr' ifadesi, kavminin peygambere karşı gösterdiği olumsuz tepkilerin, peygamberin davasına bir eksiklik getirmeyeceğini, aksine onların kendilerine yönelik zararlarını ve kayıplarını artıracağını belirtir. Bu, tebliğin gücünü ve inkârcıların acizliğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'husran'ı 'sermayeyi kaybetmek, zarara uğramak' olarak tanımlar. Ayetteki 'tahsîr', kavminin peygambere karşı gösterdiği düşmanlığın, peygambere bir zarar veremeyeceğini, aksine onların kendi ahiretlerini ve dünya hayatlarını zarara uğratacağını ifade eder. Onların eylemleri, peygamberin davasına değil, kendi akıbetlerine zarar verir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tahsîr' kelimesini 'zarara uğratma, kayba düşürme' olarak açıklar. Hûd (a.s.)'ın kavmine hitaben söylediği bu söz, onların peygambere karşı direnişlerinin, peygamberin tebliğine bir eksiklik getirmeyeceğini, aksine onların kendilerini helake ve zarara sürükleyeceğini vurgular. Bu, ilahi uyarının ciddiyetini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'husrân'ı 'kayıp, zarar' olarak açıklar. Ayetteki 'gayra tahsîr' ifadesi, kavminin peygambere karşı gösterdiği muhalefetin, peygamberin davasına bir zarar veremeyeceğini, aksine onların kendi kendilerine zarar verdiklerini ve kayba uğradıklarını belirtir. Bu, inkârcıların eylemlerinin nihai sonucunun kendileri için olumsuz olduğunu gösterir.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.63~
قَالَ يَا قَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّٖى وَاٰتٰینٖى مِنْهُ رَحْمَةً فَمَنْ يَنْصُرُنٖى مِنَ اللّٰهِ اِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَزٖيدُونَنٖى غَيْرَ تَخْسٖيرٍ
~ ~ ~
11.63 - Kâle yâ Kavmi eraeytum in kuntu alâ beyyinetim mir rabbî ve âtânî minhu rahmeten femey yensurunî minallâhi in asaytuhû femâ tezîdûnenî ğayra tahsîr.
Diyanet Meali:
11.63- Salih, dedi ki: "Ey kavmim! Söyleyin bakayım, eğer ben Rabbim tarafından apaçık bir delil üzerinde isem ve bana tarafından bir rahmet (peygamberlik) vermişse, O'na karşı geldiğim takdirde beni Allah'tan kim koruyabilir? Demek ki, zarara uğratmaktan başka bana katkınız olmaz."
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.63- Ey kavmim, dedi: söyleyin bakayım reyiniz nedir? Eğer ben rabbimden bir beyyine üzerinde isem ve bana tarafından bir rahmet bahşetmiş ise ben Allaha isyan ettiğim taktirde beni ondan kim kurtarabilir? Demek ki siz bana hasar etmekten başka bir şey yapmayacaksınız
“Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi helâk eder ve yerinize, günah işleyecek mağfiret edeceği bir kavim getirirdi.” buyrulur. Ve bu hadisi şerifin yüksek mealine uygun olarak Şeyh Nazif Mevlevî buyurmuştur:
Beyt:
Ayna-i mağfiret suret-i isyanadır Halk günah etmese, halk eder İlah
YANİ
Salih peygamberin ve diğer peygamberlerin ikna etme çabaları buna benzer aynı sözlerle olmuştur. Çünkü hakikat tektir.
“Resulün üzerine tebliğden başka bir şey yoktur” (Maide, 99) Üstteki beyit gibi peygamberler hep tebliğ edecekler, insanların bir kısmı da itiraz edip şirke düşeceklerdir.
Davetin faydası, peygamber gelip Celal ehlini davet etmese, onların küfür ve dalaletleri kuvvede kalıp fiile gelmezdi. Adl ve Hakem isimleri de.
“Şimdi dâvet edilmiş olan kimselerde dört suret tasavvur edilir:
Birincisi: Aslında bir Cemâl isminin görünme yeri olup, peygamberin dâvetine icabetle Salih ameller işler. Bu kimse zahiren ve batınen Cemâl isminin terbiyesi altındadır.
İkincisi: Aslında bir Celâl isminin görünme yeridir. Fakat peygamberin dâvetine icabetle, görünüşte şeriat üzere iş yapar olmakla beraber, has rabbi olan o Celâl isminin zevki ve sırât-ı müstakimi üzeredir. Örneğin namaz kılar, oruç tutar, hacca gider; velâkin konuştuğu zaman yalan konuşur, vadettiği zaman sözünde durmaz, emanete hıyanet eder ve bunları yapmaktan zevk duyar, asla pişmanlık duymaz. İşte bunlar nifak alâmetidir. Bundan dolayı geçici olarak cemâli isimlerin terbiyesi altında bulunsa bile fayda vermez. Çünkü ayn-ı sabitesinin istidadı budur. Netice has rabbi olan isim, onu sırât-ı müstakiminin en son derecesine, yani kemâline götürür.
Üçüncüsü: Aslında bir Celâl isminin görünme yeri olmakla beraber, bu şehadet âleminde dahi, zahiren kendisini dâvet eden nebiye tâbî olmayıp inkâr eder. Kâfirler bu zümredendir. Bu kimse batınen ve zahiren Celâl isminin terbiyesi altındadır.
Dördüncüsü: Aslında bir Cemâl isminin görünme yeri olup zahirde tabiat perdeleriyle ve çevresinin etkileriyle kendisini dâvet eden nebiyi yalanlar ve geçici olarak celâli isimlerin tesiri altında vakitlerini geçirici olur. Fakat bu küfür günleri içinde dahi has rabbi olan ismin zevki üzere bulunur. Örneğin küfretmekle beraber yalandan nefret eder; emanete hıyanet etmez, halka zulümden çekinir; nihâyet hidâyet rüzgârı erişip birgün ezelî imanı açığa çıkar. İşte böyle bir kimse batınen Cemâl isminin ve zahiren Celâl isminin terbiyesi altında bulunur. Şimdi peygamberin dâvetiyle herkesin istidadının icabı ne ise o açığa çıkar ve ilâhî irade ne suretle bağlanmış ise o gerçekleşir. “ N.M.
(Fusus’ul Hikem, sh.267)
----------------------- rtfSndPly*11.64*
11- Hud Suresi- Ayet 64