Kâlû yâ şu'aybu esalâtuke te/muruke en netruke mâ ya'budu âbâunâ ev en nef'ale fî emvâlinâ mâ neşâ(u)(s) inneke leente-lhalîmu-rraşîd(u)
Dediler ki: "Ey Şu'ayb! Babalarımızın taptığını, yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor. Oysa sen gerçekten yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın."
Dediler ki; "Ey Şu'ayb, atalarımızın taptıklarını terketmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa ki sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın."
Hûd Suresi 87. ayet, Hz. Şuayb'ın kavminin ona yönelttiği eleştirileri ve alaycı ifadeleri içermektedir. Kavim, ibadetlerinin ve ekonomik özgürlüklerinin kısıtlanmasını 'namazına' bağlayarak, onun 'halim' ve 'reşid' vasıflarını ironik bir şekilde sorgulamaktadır. Ayet, peygamberlerin tebliğ mücadelesinde karşılaştıkları direnci ve kavimlerin geleneksel değerlere bağlılığını dilbilimsel olarak gözler önüne sermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salât' kelimesinin asıl anlamının 'duâ' olduğunu, namazın ise belirli rükünleri olan bir ibadet şekli olduğunu belirtir. Ayetteki 'salavâtuke' ifadesi, kavmin Hz. Şuayb'ın ibadetini küçümseyerek, onun tebliğini bu ibadetin bir sonucu olarak gördüğünü ve bu ibadetin kendilerine dayatılan yasakların kaynağı olduğunu ima ettiğini açıklar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'salât' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını, bu ayette ise 'din' veya 'ibadet' anlamında mecazi bir kullanım olduğunu ifade eder. Kavim, Hz. Şuayb'ın dininin veya ibadetinin kendilerine bu tür kısıtlamalar getirmesini sorgulayarak, onun tebliğini alay konusu yapmaktadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'salât' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve Allah ile kul arasındaki bağı temsil ettiğini vurgular. Bu ayette ise kavmin, Hz. Şuayb'ın 'salât'ını, yani onun Allah ile olan özel ilişkisini ve bu ilişkiden kaynaklandığını düşündükleri emirleri, kendi geleneksel yaşam tarzlarına bir tehdit olarak algıladığını ve bu algıyı alaycı bir dille ifade ettiğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'terk' kelimesinin 'bırakmak, vazgeçmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'en netruke' ifadesi, kavmin atalarının inanç ve ibadetlerini terk etme fikrine şiddetle karşı çıktığını, bunun kendileri için kabul edilemez bir talep olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'terk' fiilinin bir şeyi tamamen bırakma, ondan yüz çevirme anlamını taşıdığını açıklar. Kavmin bu fiili kullanması, Hz. Şuayb'ın tebliğinin sadece yeni bir ibadet şekli değil, aynı zamanda köklü bir inanç sisteminden vazgeçmeyi gerektirdiğini ve bu durumun kavim tarafından büyük bir dirençle karşılandığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fa'ale' fiilinin genel olarak 'yapmak, etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'en nef'ale fî emvâlinâ mâ neşâ'u' ifadesi, kavmin kendi malları üzerinde tam bir tasarruf hakkına sahip olduklarını düşündüğünü ve Hz. Şuayb'ın bu konudaki uyarılarını kendi özgürlüklerine bir müdahale olarak gördüğünü gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fiil' kavramının bir iradeye dayalı eylemi ifade ettiğini açıklar. Bu bağlamda kavmin 'mallarımızda istediğimizi yapma' ifadesi, onların ekonomik özgürlüklerini ve mülkiyet haklarını mutlak gördüklerini, bu konuda herhangi bir ilahi veya ahlaki sınırlamayı kabul etmediklerini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hilm' kelimesinin 'öfke anında kendini tutma, ağırbaşlılık' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'inneke le ente'l-halîm' ifadesi, kavmin Hz. Şuayb'ın bu özelliğini ironik bir şekilde kullanarak, onun tebliğinin bu vasfıyla çeliştiğini ima ettiğini, yani 'eğer gerçekten halimsen, neden bize bu zorlukları dayatıyorsun?' demeye getirdiğini açıklar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hilm'in akıl ve sabırla ilişkili bir erdem olduğunu vurgular. Kavmin bu kelimeyi kullanması, Hz. Şuayb'ın tebliğini 'hilm' vasfıyla bağdaştıramadıklarını, onun kendilerine dayattığı şeylerin 'hilm' sahibi birinden beklenmeyecek kadar sert olduğunu düşündüklerini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rüşd' kelimesinin 'doğru yolu bulmak, olgunlaşmak' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'er-reşîd' ifadesi, kavmin Hz. Şuayb'ın 'reşid' vasfını sorgulayarak, onun tebliğinin kendileri için doğru ve akla uygun olmadığını ima ettiğini, yani 'eğer gerçekten doğru yolu bulmuşsan, neden bize bu yanlış şeyleri söylüyorsun?' şeklinde bir alay içerdiğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'rüşd' kavramının Kur'an'da genellikle hidayet ve doğru yolu bulma anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise kavmin, Hz. Şuayb'ın 'reşid'liğini, yani onun doğru yolda olduğunu ve akıllıca davrandığını ironik bir şekilde sorguladığını, kendi geleneksel inanç ve uygulamalarını terk etme çağrısını 'reşid' bir davranış olarak görmediklerini açıklar.
Hûd Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
~~11.87~
قَالُوا يَا شُعَيْبُ اَصَلٰوتُكَ تَاْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَاؤُنَا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ فٖى اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٶُا اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَلٖيمُ الرَّشٖيدُ
~ ~ ~
11.87 - Gâlû yâ şuaybu esalâtuke teé'muruke en netruke mâ yağbudu âbâunâ ev en nef'ale fî emvâlinâ mâ neşâé', inneke le entel halîmur raşîd.
Diyanet Meali:
11.87- Dediler ki: "Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor. Oysa sen gerçekten yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın."
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
11.87- Ya Şuayb, dediler: atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmamızı sana namazın mı emrediyor? Her halde sen, çok uslu akıllısın
Peygamberlerin getirdiği hakikate, Allah’a kulluk edip güzel amelde bulunmalarını karşılık müşrikler “atalarından gördüklerini” gerekçe göstermeleri Kur’an’ı Kerim’de 25 yerde geçer.
Babalarının yaptıklarını yapmak, taklit anlayışından doğar. Düşünmeden edilen taklittir. Ya da insanların aklı hiç kullanmayarak düşünme kabiliyetlerini kaybetmesidir. Düşünmeme daha çok bizim yerimize düşünen kimselerin olduğunu bilmekten doğar ve zamanla körelir. Sorar öğreniriz hep.
Şuayb as’ın sözleri, kavminin nefislerine ağır gelmiştir.
Bu olaylar sadece tarihte kalmış değildir. Bizlerin de “ana-babamızdan böyle gördük” adetlerimiz, gelenek- görenekle- rimiz vardır. Bunların akla ve mantığa uygun olup olmadıklarını anlamak için tek delilimiz Kur’an ve Sünnettir.
İslam öncesi Cahiliye devrindeki Araplara bakacak olursak asabiyet yani atalara bağlılık duygusu vicdanlarıyla ilgilidir. Onların yolunu terk etmek kutsallarını terk etmiş gibi azab verir.
Kur’an; ataların yolları insanların akıllarını kullanma ve güzel iş yapma hürriyetini ellerinden aldığını göstermek amacını güder. Anlaşılıyor ki bu mesele sosyolojik ve çevresel koşullardan ziyade psikolojik etmenlerin çok önemli olduğu bir konudur! N.M
----------------------
rtfSndPly*11.88*
11- Hud Suresi- Ayet 88