Fesebbih bihamdi rabbike vestaġfirh(u)(c) innehu kâne tevvâbâ(n)
(1-3) Allah'ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O'ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.
Rabbini öğerek tesbih et, O'ndan bağışlanmanı dile, çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.
Bu ayet, zaferin ardından Allah'ı tesbih etme, O'na hamd etme ve O'ndan bağışlanma dileme emirlerini içermektedir. Kelimelerin kök anlamları, bu eylemlerin Allah'ın yüceliği ve bağışlayıcılığı ile olan derin ilişkisini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Se-be-ha (سبح) kelimesi, hızlı hareket etmek, yüzmek anlamlarına gelir. Allah'ı tesbih etmek ise, O'nu her türlü noksanlıktan uzak tutmak, O'nun yüceliğini ve kemalini ikrar etmek demektir. Ayetteki 'fesebbih' emri, zaferin ardından Allah'ın kudretini ve yüceliğini idrak ederek O'nu tenzih etmeyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tesbih (تَسْبِيح), Allah'ı yüceltmek ve O'nu her türlü eksiklikten arındırmak anlamına gelir. Bu ayetteki kullanımı, zaferin Allah'tan geldiğini kabul ederek O'na şükran ve tazim sunmayı mecazi olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hamd (حمد), bir nimete karşılık veya bir güzellikten dolayı yapılan övgüdür. Ayetteki 'bihamdi Rabbike' ifadesi, Allah'ı tesbih ederken aynı zamanda O'nun nimetlerine ve zaferine karşılık O'na şükür ve övgü sunmayı emreder. Bu, tesbihin hamd ile birlikte yapılmasının önemini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hamd (حمد), bir fiil veya sıfatın güzelliğinden dolayı yapılan övgüdür. Şükürden daha geneldir. Ayetteki bağlamda, zaferin Allah'ın bir lütfu olduğunu idrak ederek O'na minnet ve övgü sunmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rabb (رب), terbiye eden, bir şeyi kademe kademe kemale erdiren, sahip olan ve yöneten demektir. Ayetteki 'Rabbike' (senin Rabbin) ifadesi, Allah'ın müminler üzerindeki terbiye edici, koruyucu ve zafer verici sıfatlarına vurgu yaparak, O'na yönelmenin gerekliliğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rab (رب) kavramı, Kur'an'da Allah'ın yaratıcı, besleyici, koruyucu ve hükmedici rolünü ifade eden merkezi bir terimdir. Bu ayette 'Rabbike' olarak kullanılması, zaferin kaynağı olarak Allah'ın mutlak egemenliğini ve müminlerle olan özel ilişkisini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğafara (غفر) kelimesi, bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. İstiğfar (استغفار) ise, Allah'tan günahların örtülmesini, affedilmesini dilemektir. Ayetteki 've'stağfirhu' emri, zaferin ardından dahi müminlerin acziyetini ve Allah'ın mağfiretine olan ihtiyaçlarını hatırlatarak tevazu ve tövbeye yönelmelerini öğütler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İstiğfar (استغفار), Allah'tan günahların affını talep etmektir. Bu ayette, zaferin getirdiği gururdan uzak durarak, Allah'ın lütfuna şükranla birlikte kendi eksikliklerini itiraf edip bağışlanma dilemenin önemini vurgular. Bu, zaferin ardından dahi kulluk bilincinin devamlılığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tevbe (توبة), günahtan dönmek, pişman olmak demektir. Tevvâb (تواب) ise, Allah'ın sıfatlarından olup, kullarının tevbelerini çokça kabul eden, onlara tekrar tekrar yönelen anlamındadır. Ayetteki 'innehu kâne tevvâbâ' ifadesi, Allah'ın bağışlayıcılığının sonsuz olduğunu ve istiğfar edenleri mutlaka affedeceğini müjdeleyerek, istiğfar emrinin gerekçesini açıklar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tevvâb (تواب), mübalağa sıfatıdır ve Allah'ın tevbeleri çokça kabul edici olduğunu ifade eder. Bu ayette, Allah'ın kullarına karşı olan rahmetinin ve bağışlayıcılığının büyüklüğünü vurgular. İnsanların zaferin ardından dahi işleyebilecekleri hatalara karşı Allah'ın affediciliğinin her zaman açık olduğunu belirtir.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
(110-3) Fe sebbih bi hamdi rabbike vestagfirh, innehu kâne tevvâbâ.
“O zaman Rabb’ının hamdı ile tespih et. Ve O'ndan
mağfiret dile. Muhakkak ki O, tövbeleri kabul edendir.”
Bu hakîkâtlerin zâten beşer aklıyla idrâk edilmesi ve yaşanması mümkün değildir. Bu nedenle bu hamd beşeriyetten çıkan bir hamd ile olan tesbîh değil Rabb’inin hamdıyla olmaktadır. Bu tesbîh ise ef’âl mertebesinin bir üstü olan esmâ mertebesinin hamdı ile olan tesbîhtir.
Ef’âl mertebesi tesbîhini bilen bilmeyen her varlık zâten yapmaktadır, bu nedenle önemli olan bu mertebenin tesbîhi değil esmâ mertebesinin tesbîhidir.
Bu tesbîhin yanında geçmişte değerlendirilemeyip boşa geçen zamanlar için de istiğfar edilmektedir. Bizler bu istiğfarı edelim ki onlardan sorumlu olmayalım. Bu istiğfar ile kendi aczimizi idrâk ederek, Rabbi’mizden boşa geçirdiğimiz zamanlar için af dilemeliyiz.
Bu istiğfar karşılığında bize hemen cevap gelmekte ve O zâten tevbeleri kabûl edicidir yeter ki sen tevbe et denilmektedir. İfâdeye baktığımızda dilerse eder veya etmez gibi değil “O tevbeleri kabûl edicidir zâten” şeklindedir.
Bu nedenle bu sûre Hakk yolunda yürüyenlere çok büyük açıklık getirmektedir.
Hakk yolunda ilerleyen kişiler sürekli terakki halinde oldukları için bir makâmdan bir makâma geçtikten sonra daha önceki makâmına bakarak istiğfar etmektedirler. Efendimizin (s.a.v) günde yetmiş defa istiğfar etmesi de bu hakîkâte dayanmaktadır.
Kişi hâl ile yerini ve sınırını idrâk eder, ondan sonra oturup oraya yerleşir ve orası onun makâmı olur. Bundan sonra tekrar hâller ile bir üst makâma geçiş olur.
Bu mevzûların anlaşılabilmesi için belirli bir düşünce yapısının kişide oluşması da şarttır.
Bu âyeti kerîmede geçen “hamd” hakîkati aşağıda
belirtildiği üzere olan “hamd” mertebelerinden dördüncü sırada olandır.
Bu hususn daha iyi anlaşılabilmesi için. (35-1-Fatiha suresi) kitabımızdan ilgili bölümü faydalı olur düşüncesi ile aktarmayı uygun buldum. T.B.
Hamd mertebeleri, Birinci olarak Hamd;
İlk düşündüğümüz şey şeriat mertebesi îtibarıyla Ya Rabbi sana şükranlarımızı sunarız, şükür, yani teşekkür ifâdesinde, verdiğin nimetlere, hayata, çoluk çocuğa ne varsa bütün güzelliklere hamd ederiz teşekkür ederiz. Bu mertebe al gülüm ver gülüm yani karşılıklı olan bir davranış yeridir, bu anlayışta Hamd’ın ilk anlayışıdır, ilk faaliyete geçtiği yerdir, ki bu belirtilen Hamd’ın faaliyete geçmediği gönüller de vardır yani hiç Hamd etmeyen insânlar da vardır, tabi ki herkesin hâli kendini ilgilendirir fakat biz onları küçük görme değil de, tespit bab’ında belirtiyoruz, herbirerlerimiz halimizi tespit etmek ve değerlerimizi bilmek üzere bunları belirlemek zorundayız fakat onları hiç bir şekilde hâkir görmeden, kendi hallerine terketmek sûretiyle ve iyi bir temenni ile “İnşallah onlar da Hamd ederler, bu yola girerler ki, yaptıkları her Hamd kişinin kendisine döner ve ahirette kendisini karşılar” diyerek.
Böylece zâhir olarak yani şeriat mertebesi îtibarıyla bir kul Rabbine Hamd ettiği zaman “Ya Rabbi verdiğin nimetlere teşekkür ederim” mânâsıyla, o düşünce ile yapmış oluyor. Burada her ne kadar bir samimiyet var ise de karşılığında bir beklenti var ve bu durum karşılıklı bir alışveriş hükmüne giriyor yani burada mutlak muhabbet yok, varolan muhabbet beklentilidir.
İkinci olarak Hamd;
Bu mertebeyi tarikat ehli yapıyor ve Hamd’ın mânâsı burada açılmaya başlıyor. Hamd lügat mânâsı olarak “övme” dir, bu mertebe de maddi bir karşılık beklemeden Hamd’in kelime mânâsı îtibarıyla hakîkati söylenmeye başlanıyor, “Hamd Allah’a mahsustur”, dünyadan ve ahiretten bahsetmeden ve hiçbir şey de beklemeden ancak Hamd’ın gerçek ifâdesi ve şuuru ortaya çıkmış değildir, çünkü ötelerde olan bir Allah’a yönelmiş olarak Hamd’ını ifâde etmektedir ve bu da ikiliktir.
Üçüncü olarak Hamd;
Kelimenin biraz daha özüne inmemiz gerekiyor, “ElHamdu Lillâhi”derken buradaki “Lillâhi” nin ifâdesi değişiyor, birinci ve ikinci mertebelerde “Lillâhi” “ilâ” makamında iken burada “Hamd Allah içindir yani Hamd’ı Allah yapar” oluyor. Bir ve ikinci mertebeler de Hamd’ı kulluk mertebesinden kul yapıyor fakat üçüncü mertebeye geçildiği zaman Hamd’ı yapmaktan kul artık aciz kalıyor ve burada aczini anlıyor. Kişinin idrâki yükseldikçe “Lillâhi” yi anlamaya başladı ve baktı ki İlâhi varlık bu âlemlerdeki azameti îtibarıyla sonsuz ve sonsuzluğu îtibarıyla O’nu övemeyeceğini hissetti. Bir beşer aklı Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar geniş mânâ da ihata ederse etsin ne kadar geniş mânâ da anlarsa anlasın Cenâb-ı Hakk’ı gerçek yönüyle ifâde etmesi ve övmesi mümkün değildir, Efendimiz (s.a.v) burada bize yol gösteriyor ve “lâ uhsî senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike” yani “ben Seni övmekten acizim, Sen kendini nasıl övüyorsan, ben de öyle övüyorum” diyerek üçüncü mertebenin hakîkatini bize gösteriyor. Ezeli ve Ebedi olan, bütün âlemleri Zâhir ve Bâtın kaplamış olan ve aslının ne olduğunu anlayamadığımız o varlığı övmemiz mümkün değildir, O halde övgü O’na mahsustur.
Dördüncü olarak Hamd;
İnsân’ın şerefi o kadar çok ortaya çıkıyor ki, bu Âyetin bir bölümünü idrâk etmek bizi sonsuz ufuklara ve sonsuz değerlere yükseltmiş oluyor ve bu değer bize Cenâb-I
Hakk tarafından veriliyor ve bu halde Allah kulunu övmeye başlıyor, çünkü bir Hamd yani övgü var fakat bu kul “hiç” oldu, bıraktı övgü kesildi demek değil, esas övgü, Hamd ondan sonra başlıyor, Cenâb-ı Hakk insân’ın gerçek varlığını, gerçek kimliğini ortaya getirerek “Ben öyle bir varlık hâlkettimki onu size anlatıyorum” diyor,işte Kûr’ân-ı Kerim’in tamamı insân-ı insân’a anlatıyor.
“Halekal Âdeme alâ sûretihi” yani “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti” bir çok tefsirciler burada Âdem’i Âdem’lik sûreti üzere, yani Âdem’in kendi sûreti üzere hâlketti şeklinde belirtiyorlar oysa gerçekte “Cenâb-ı Hak Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti”dir burada Cenâb-ı Hakk’a bir sûret verilmiş olmuyor, bahsedilen sûretten kasıt O’nun Esmâ-i İlâhiyesinin, sıfatlarının, fiillerinin Âdem üzerinde mutlak tecellisidir yani külli tecellisidir dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar Esmâ-i İlâhiyesi varsa Âdem’de yani insând’a bunları zuhura getirmiştir ve bunların zuhura getirdiğinden dolayı onu övmesi çok tabii’dir.
Cuma namazlarında hutbeden önce ve hutbeden inerken okunan “İnnAllahe ve MelâiketeHU yusallune alen Nebiy ya eyyühelleziyne amenû sallu aleyhi ve sellimu tesliyma;” (Ahzab,33/56.Âyet) yani “Muhakkak ki Allah ve melekleri, Nebi'ye salât eder, Ey imân edenler, siz de O'na salât edin ve teslimiyet ile selâm verin!” buradaki övgü(s.a.v.) Efendimizin şahsında bütün insânlaradır, bizim sokakta gördüğümüz basit bir insân-ı, değer vermediğimiz bir insân-ı dahi Cenâb-ı Hakk yüceltir ona değer verir ve onu över, fakat şartlanmalarımız dolayısıyla şu çirkin, şu kötü, şu karanlık diyerek zâhiri görüntüye bakarak hüküm veririz, oysa Cenâb-ı Hakk orada herhangi bir varlığın olmasını murat etmeseydi o varlığı hâlketmezdi, bir yerde bir varlık varsa, hâlkedilmişse muhakkak Cenâb-ı Hakk’ın ona rağbeti vardır.
Kendi kıymetlerimizi iyi bilelim eğer ki ortada biz
varsak, ki var olduğumuz vücutlarımızla ıspatlanmış vaziyette, işte Cenâb-ı Hakk bize rağbet ettiği, övdüğü için varız ve bu yüzden de çok hoş olmamız lâzımdır yani Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olduğumuz için gönlümüzün hoş olması lâzımdır. Cenâb-ı Hakk’ın Rahmet’i biraz zorlukları içerisinde tabii ki hiç bir şey öyle kolay kazanılmıyor, dünya tamamen bir imtihan yeri “Feinne me'al'usri yüsra; İnne me'al'usri yüsra;”(İnşirah,94/5-6.Âyet) yani “Muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır, kesinlikle her zorlukla beraber kolaylık vardır” dikkat edelim aynı sûre içerinde iki defa tekrar ediliyor, eğer dünyanın tamamı kolaylık ve güzellik olsa ismi dünya olmaz cennet olur, eğer tamamı zorluk olsa ismi cehennem olur, dünya zorluk ve kolaylığın bir arada yaşandığı, Celâl ve Cemâl tecellisinin birlikte uygulandığı bir yer olması dolayısıyla anlaşılması gerçekten zor olan bir yerdir, zor bir sistemdir, her sistemin kendi içindeki uygulama yöntemine göre bir kolaylığı vardır o uygulandıktan sonra zorluk diye bir şey olmaz.
Dünya kötü bir yer de değil, çok güzel bir yer, sadece bizler günlük kısır çekişmelerle dünyanın güzelliğini kendimize karartıyoruz, biraz da ihtirasla ve sahip olma isteğiyle dünyada ahirete harcamamız lâzım gelen zamanımızı bu dünyada bu dünya için harcıyoruz. Efendimiz (s.a.v.) bir sohbet esnasında müflis kimdir diye sormuş, sahabeyi kiram içinden dünyaya dönük cevaplar gelmiş, bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) buyurmuş ki, “Müflis ona derler ki ahirete intikal ettiği zaman hesapları görülür, kendisinden alacaklı olanlar alacaklarını alırlar giderler ve amellerinden kendisine bir şey kalmaz” işte dünya da iflâs eden bir kişi yakınlarından borç alır telâfi eder fakat ahiretteki iflâsı geriye döndürmek mümkün değildir. İnsân’ın vakti, yani zaman eşittir hayattır, vakit öldürüyoruz dendiği an da kişi kendisini öldürüyor, başkasının artık onu öldürmesine gerek yok, yarın mahşerde “İkra' Kitabek kefa Bi nefsikel yevme
aleyke Hasiyba;” (İsra,17/14. Âyet) yani “elindeki kitabı oku bugün sana bu yeter” dediklerinde, boş geçirerek öldürdüğümüz zaman dilimlerimiz karanlık sayfalar olarak bize gelecek, onun için insân’a mânâ âleminin derinliklerinde en çok yol aldıran şey tefekkür’dür. Hadîs-i kudsîde: "Kulum Bana nâfilelerle yaklaşır. Tâ ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, işitmesi, yürümesi, tutması Ben olurum” diyor Cenâb-ı Hakk, insân’a verilen değere bakın ki Cenâb-ı Hakk “Ben olurum” diyor.
İnsân denilen şeyin hakîkatini anlamaya çalışalım, bu âlemlerin tamamının İnsân-ı Kâmil olduğu ifâde ediliyor, bu hakîkatleri idrâk eden kimseye de Kâmil İnsân deniliyor, Efendimiz(s.a.v) başta olmak üzere Gavsı A’zâm’lar Kâmil İnsân’lar oluyor. İnsân Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu âlemleri var ettikten sonra en son kendisinin elbisesidir, çünkü bütün bu âlemlerde tecelli üzere olan Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zat’ıdır, yalnız mertebelere riâyette şarttır.
Beşinci olarak Hamd;
“Ve minelleyli fetehecced Bihi nafileten leke, asâ en yeb'aseke Rabbüke Mekamen Mahmuda;” (İsra,17/79.Âyet) yani “Gecenin bir kısmında nafile ibadet olarak Kûr’ân’la teheccüde kalk. Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırır” Efendimiz(s.a.v) ne kadar nazik ve yumuşak olarak “Umulur ki o makam benim’dir” diyor, tabi ki onun olacak.
Makam-ı Mahmud denilen şey nedir, onu anlamamız lâzım. Makam-ı Mahmud Hamd edilen makamdır, Hâmid Hamdedici değil, Hamd olunan, ona yönenilen makamdır, bütün bu âlemlerin hakîkati, bu âlemlerdeki varlıkların zuhuru ve tecellisi Makam-ı Mahmud’tan yani Hakikat-i Muhammedi’den meydana geliyor, işte İnsân-ı Kâmil’in bir başka ismi de Hakikat-i Muhammedi’dir ve bütün âlemler bu Hamd, övgü sözünden, hakîkatinden meydana
gelmiştir. Makam-ı Mahmud bütün varlıkların yöneldiği merkez, bütün varlıkların kaynağını, feyzini, nur’unu aldığı yer, makamdır. Bütün âlem de en geniş mânâsıyla Efendimizin (s.a.v) olmakla birlikte, herbirerlerimizin kendi bünyemizde Makam-ı Mahmud vardır, çünkü “Ne var âlemde, o var Âdem’de” dendiğine göre Makam-ı Mahmud’tan bizde de vardır. Bizler gerçek anlamda kimliğimizi idrâk etmişsek yani kim gerçek Muhammed-ül meşreb üzere ve o kanaldan feyzi ve ilmi alıp bu hakîkatleri kendi bünyesinde idrâk etmiş ise kendi bünyesinde Makam-ı Mahmud o ve diğer Esmâ’lar ona yönelmiş oluyor, yani Cenâb-ı Hakk’ın Allah veya Câmi ismi merkez Makam-ı Mahmud, diğer isimlerde ona yönelmiş oluyor kendi bünyesi içerisinde, işte bunu idrâk etmek Hamd’ın beşinci mertebesidir.
Altıncı olarak Hamd;
(S.a.v) Efendimizin şahsı için dikilen “Livahil Hamd” sancağı "Efdalü'z-Zikri Lâ İlahe İllallah ve Efdalüd'Dua Elhamdülillah “denilerek bu mertebeden bahsediliyor.
Yedinci olarak Hamd;
Bütün âlemdeki varlıkların Hamd’ı “ve in min şey'in illâ yüsebbihu Bi hamdiHİ ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm” (İsra,17/44) “Hiçbir şey yok ki O’nun Hamdı olarak tespih etmesin fakat siz onların tespihlerini anlayamazsınız” kendi Hamdlarıyla değil Rab’larının Hamd’larıyla Hamd ediyorlar. Genel olarak bütün varlığın Hamd’ı bu Hamd hakîkatinin esasının bu kısmı oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk Hamd kelimesi içerisinde bu bahsettiğimiz bütün mertebeleri toplamıştır.
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a, burada Rabb kelimesinin de üstünde durmamız gerekiyor, âlemlerin Rabbi dediğine göre, bir Rabb var bir de âlemlerin Rabbi yani Rabbül Erbab Allahu Teala Hz.leri var. Cenâb-ı Hakk’ın Doksan dokuz Esmâ-i İlâhiyesinden birinin ismi de Rabb, Rububiyyet yani terbiye edicidir, bir çok tefsirlerde
Rabb hakkında çok açıklamalar yapılmıştır fakat kısaca “Terbiye edici” olarak alabiliriz. Âlemlerin Rabbi olması dolayısıyla bütün âlemde en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsini terbiyesinde tutan, bütün bu âlemleri idare eden, mutlak tasarruf sahibi olan Allahu Tealâ Hz. leridir.
Allah’ı tenzih mertebesi îtibarıyla bakarak ötelere atmak değil, zaman ve mekândan tenzih edilen bir Allah anlayışına zaman ve mekân-ı da dahil etmek gerektiğini Rabbül Âlemin ifâdesi açık olarak bize belirtiyor. Eğer su toprağın içerisine nüfuz etmemiş olsa oradan bitki meydana gelmez, biz suyu sadece bulutlarda düşünerek ayak altına inmekten tenzih edersek toprakta terbiye hâdisesi olmaz ve bir şey çıkmaz, işte suyun toprağa nufuz ettiği gibi, Cenâb-ı Hak’ta “vesia Kürsiyyühüs Semavati vel Ard” (Bakara,2/255) yani “O’nun Kürsi’si Semavat ve Arz’ı ihata etmiştir” hükmüyle içten ve dıştan sarmıştır. Sadece dıştan, kabuk olarak sarması değildir eğer sadece bu şekilde düşünürsek içerideki varlığa kendi kendimize ayrı bir varlık vermek zorunda kalırız, bütün âlemleri gerek fiiliyle gerek ilmiyle ihata etmiş olan bir Allah’ı ötelerde aramamız ne yazık ki çok yanlış bir hâdise oluyor ve oraya ulaşmamızda mümkün olmuyor.
Cenâb-ı Hakk ötelerde bir yerlerde oturuyor olsa ve Âdem (a.s.) dan îtibaren gelmiş bütün insânların ömürlerini versek ve tek bir insân olarak Hakk’ın huzuruna göndersek daha Samanyolu Galaksi’sinin dışına çıkamaz, işte daha sonunun nerede olduğunu bilemediğimiz bu yaşadığımız âlemin üstünde Arş’ta olan bir Allah’a nasıl ulaşır ki insânoğlu. Anlayışlarımız bizi çok başka yerlere götürüyor ne yazık ki, bir taraftan O’nu yüceltelim, Ulûhiyyet halini yükseltelim derken O’nu kendimizden uzaklaştırıyoruz. Bir hatip konuşmasında Cenâb-ı Hakk’ı tenzih etmeye başlamış, şundan tenzih ederiz, bundan tenzih ederiz diye devam ederken, cemaatin içinden bir ârif çıkmış “Neredeyse Allah yok diyeceksin ama ağzın varmıyor” demiş. Rabbül Âlemin dediğimiz zaman ve
Rabb’ta terbiye edici olduğundan ve âlemlerin Rabbi olduğundan hem kendisi terbiye ediyor ve bu şekilde de içinde olduğunu söylüyor, varlıkta mevcût olduğunu söylüyor.
Melekler vasıtasıyla işi görmesinde dikkat edelim hiç güç sahibinden ayrı olur mu? Değil tabi ki, Zâtının varlığının ifâdesi bu, sen ister melek de, ister Nur de, Zâtının tecellisi, zuhurudur ve o tecelli de Zâtından ayrı birşey değildir. Bütün âlemlerde terbiye edici ve âlemin varlığında her varlıkta her zerrede mevcût olan Zât-ı İlâhi’den başka hiç bir şey yoktur. Şurasını da iyi anlama-mız lâzımdır, Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmemiz için iki özelliğini ortaya koymalıyız, biri Zat-ı Mutlak yani a’maiyyet halinde olan Zât-ı Mutlak işte bunu tenzih ediyoruz, tenzih-i kadim, gerçek tenzih budur, bir de Cenâb-ı Hakk’ın Zat-ı Mukayyed yönü vardır, kayıtlı Zât, bütün bu âlemlerde belirli bir vasfa bürünerek zuhur ettiğinden Zât-ı Mukayyed yani tecelliler îtibarıyla kayıtlı oluyor. Kayıtlanmış olmakla o küçülmüyor daha çok büyüyor ve oradaki özel sanatı, özel nakşı ortaya çıkıyor. Cenâb-ı Hakk’ın ef’âli, esmâsı, sıfatıyla birlikte olan tecellileri bu âlemdeki yaşayışı düzenliyor ve buradaki tecellilerin aldığı sûret ve şekiller Zât-ı Mukayyed’tir. Kayıtlı Zât-ın arkasında yatan yine Zât-ı Mutlaktır, yani kayıtlasakta kayıtlamasakta orada bir Zât-ı Mutlak vardır. “Allah’ın Zât’ını tefekkür etmeyiniz” denildiği için oraya akıl yolu gidemiyor, tefekkür kapalı orada fakat Zât-ı Mukayyed yönüyle Cenâb-ı Hakk’ı en güzel şekilde anlayıp idrâk etmemiz gerekiyor. Zât-ı Mutlak yönü bize lâzım değil zâten, lâzım olsaydı eğer açardı Cenâb-ı Hakk ve Kûr’ân-ı Kerim’de onu da belirtirdi.
A’maiyet, burası dünya, buradan sonra inancımıza göre âhirete gideceğiz, kabir ise dünya ahiret arasında bir berzah, işte Allahu Alem Cenâb-ı Hakk’ın “Ben bir gizli hazineydim” diye belirtmekte olduğu a’maiyet hali Cenâb-ı Hakk’ın ondan evvel bir başka âlemlerde bir başka şekilde,
bir başka türlü yaşamı olduğu ve orasının berzah olduğu ondan sonraki hayatının bizim hayatımızı oluşturduğu şekliyle de düşünebiliriz, eğer a’ma’dan başlıyor dersek Cenâb-ı Hakk’ın varlığına bir başlangıç çizmiş oluruz, bu da mümkün olmadığına göre öyleyse a’ma evvel-î bir hayatın a’maiyetin berzah, bir geçiş ve berzah’tan sonra, nasıl ki biz ahirette bir hayat yaşayacağız bugün bilmiyorsak, işte onun gibi. İşte O Âlemlerin Rabbi olan öyle bir Allah’ki her an, her saniye, her yerde, mevcûttur.
Sekizinci olarak Hamd;
Sekizinci mertebede ise Hamd, ahirette oluşacak olan (livail hamd) “hamd sancağı” nın altına sığınmaktır. Kim ki, u hakîkatleri daha dünya da iken idrâk etmiş ise, daha bu günden bahsedilen “hamd sancağı” nın altına yani kapsamı içine girmiş demektir. Böylece Hamd hakîkatinin iki halini görmüş olduk Cenâb-ı Hakk idrâk ve yaşamını nasib eder İnşeallah. Daha birçok tarifleri olabilir. Anlayış ve müşahede halidir.
(13 ve Hakikat-i İlâhiye) kitabımızın sekizinci “Muhammed s.a.v.” bölümünden diğer bir hamd bölümünüde faydalı olur düşüncesiyle aktarmayı uygun buldum. T.B.
Bu bölümde ise O’na ait ve O’nun yüce şahsında ortaya çıkan İlâhi hakikatleri özet olarak incelemeye çalışaca- ğız. Daha evvelki sohbet ve yazılarımızda ve salât kitabımızda (Hamd) ın kevniyyet yani varoluş itibariyle bakıldığında (sekiz) mertebesi olduğunu beyan etmiştik. Burada ise İlâhi mânâ’da olan yönünü anlatmaya çalışacağız.
Bilindiği gibi Hz. Rasûlüllah’ın isimlerinin kaynak kö- kü (HAMD) dır. “Ahmed-Mahmud-Muhammed” gibi, daha birçok isimleri var ise’de en çok kullanılan isimleri bunlar-dır, ve en güzel bir şekilde bunlarla ifade edilmektedir.
( ح) “ha” ( م) “mim” ( ) “dal” sembol harflerinden meydana gelen bu muhteşem mânâ’da “ha” Hakikat-i (Ahad-ı “mim” Hakikat-i Muhammediyye’yi “dal” ise bütün bunlara (delil) delil-i İlâhi olduğunu ifade etmektedir.
Ahad-Ahmed-Mahmud-Muhammed. Bu kelimele-rin ifade ettiği mânâlar sadece yazıda ve zihinde birer şekil ve kelime değil, hakikatleri itibariyle birbirleriyle kaynaşma halinde ve her mertebe’de birbirlerine ayna olan, bütün âlemi kaplamış bulunan mânâlar deryasıdır.
Zat-ı Mutlak a’mâ’iyyet’te, kendi âleminde, gizli hazi- ne’de, gaybların gaybında, iken bilinmekliğini istedi ve bu halden ilk tecellisi, zâtından zâtına oldu. Buna da “Ahad” Ahadiyyet, Yani birlik tecellisi dendi.
Ancak bu “birlik tecellisi” beşeri mânâ’da anlaşılan sayısal mânâ’da bir birlik değil, bölünmez bir bütünlüğün bir-liği idi. Sadece ilmî bir şuurlanma idi. Ve burada kendi tekli-ğinde iki özelliği (İnniyyet-i ve Hüvviyyet-i) ile belirdi.
İşte bu ilk kendinden kendine olan belirginliği“Ahad” (1+8+4=13) sayısal mânâsını oluşturdu. Tabii ki aslında batınında olan bu hakikat diğer mertebelerin zuhurundan sonra idrâki mümkün oldu. Nasıl ki, “Ahad” kendi varlığında kendisi ile idi, işte o mertebe’de mânâ değer ifadesi (Ahad) sayısal değer ifadesi ise (13) idi.
Daha evvelcede belirttiğimiz gibi nasıl ki, elif (13) olarakta bütün harflerin varlığına işlemiş olarak onlara nüfuz ettiği gibi (Ahad) da bütün varlığın özüne işlemiş onlara nüfuz ederek varlık sebebleri olduğu gibi, (13)sayısal değe-ride bütün mânevi değerlerin kaynak varlık değeri olmuştur.
Buda Hakikat-i Muhammed-i yoluyla tesirini bütün âlemlere (14) Nûr-u Muhammed-i yönüyle ulaştırmıştır.
Ahad olan O İlâhi zât gönlüne bir (م) (mim) yer leştirdi, zuhur ismine (احمد) (Ahmed) dedi ve (Ahad)ı Ahmed ile gizledi. Ahmed-i “Mahmud” ile Mahmud-u “Hamd” ile Hamd-ı da “Muhammed” ile gizledi ve aynı şekilde bunlarıda yine, “Muhammed” ile açığa çıkardı ve bütün bunları (Mustafa) ile seçti.
Ona baktığında ister Ahad de, ister Ahmed de, ister Mahmud de, ister Hamd de, ister Muhammed de, ister Mustafa de, hangi ismi söylersen söyle eğer biraz irfaniyetin var ise aynı zamanda bunların hepsini de söylemiş ve bu mânâları idrâk ederek yaşamış olursun.
İlâhi olan Zât-ı Ahadiyyet gönlüne O (mim) i yerleş-tirince yani Ahmed olunca daha evvelce Ahad’da bulunan (ل) (لا) (ha) ve (dal) ın arasına giren (م) (mim) ile bu def’a (elif) i ilâve etmeden okunduğunda (حمد) “hamd” oldu, işte (hamd) ın gerçek İlâhi kaynak mertebesi burasıdır.
Ahad “mim” siz okunduğu zaman (Ahad) tır. (mim) li okunduğu zaman, Ahmed’tir, “elif” siz okunduğu zaman da “hamd” tır. İşte görüldüğü gibi, “Ahad-Ahmed-
İşte bu anlayış, öncelik ve idrâkiyle meseleye baktığımızda (Hamd) ın, sadece bir kelime ve dilde söyle-nen tekerleme değil, bütün âlemleri kuşatan ve “Ahad”ı öven müthiş bir yaşam sistemi olduğunu bilmektir. Bundan hiçbir varlığın kendini istisna- ayıramıyacağını ve özünde var olan ve kendinin varoluş sebebi olan (Hamd) ı kendi mertebesinden olabildiğince, daha evvelce bildirilen (Hamd) ın (8) mertebesinden biriyle mutlak yapması gerekmektedir. Taaki; onda (Hakk) hamde de. İşte bu
(Hamd) o’nun varlık sebebidir. Varlık sebebini anmamak ise vefasızlıktır.
Ahad gönlüne koyduğu ve kucakladığı (م) (mim) i ne (Habib) dediki, sayılarını tek tek toplarsak (8+2+1+2= 13) tür. Ahad olan (13) yine (13) ve mim o dahi (13) olan Habib’ i nde bütün İlâhi muhabbetini toplamış ve ondan zuhur ettirmiştir. İşte bu yüzden de âlemlere rahmet Peygamberi olarak gönderilmiştir.
“Levlâke levlâk lemâ halâktül eflâk” yani “eğer sen olmasaydın, olmasaydın, bu âlemleri halk etmezdim.” Diyen zât-ı Ahadiyye işte bu hitabını (13) ten (13) e yani gönlünde-kucağında, zuhura getirdiği (mim) i Muhammed-iyye ye yapmıştır. Ve bütün âlemlere bu (mim)i Muhammed-înin ve (Hamd) hakikati’nin oluşumu (Hakikat-i Muhammed-î) tabiriyle ifade edilmiştir.
Ey güzel kardeşim: Mekke’li ve Medine’li Muhammedi sadece bir beşer şeklinde ve öyle algılarsan çok iyi bilesin ki; O’nu hiçmi hiç tanımamışsın demektir. Sanada rahmet olan o İlâhi mânâyı-Muhammed-i (s.a.v.) bu dünyadan gitmeden çok iyi anlamağa çalış, çalışta! Oyüceliğin hakika-tine hayran ve beşeri hamdından aciz kalıpta O’na teslim ol ki; gerçek Hamd-ı O’nun yaptığnı ve O’nun zâtında yapıldığını müşahede ile idrak edebilesin.
İşte bütün bunlar, ayrıca Hamd-ın hakikatleridir. Hamd-ı ancak Allah (c.c.) lühü yapar. (Elhamdü lillâhi) “Hamd Allah’a mahsustur.” (ْلِلَّهِ) (Lillâhi) sayısal değeri (30+30+30+4=94) tür toplarsak, (9+4=13) eder ki; (13) hakikatinin (13) hakikatine olan (Hamd-ı) yani övgüsüdür.
İşte bütün bu âlemlerde ortaya çıkan sevgi muhab-bet ve İlâhi oluşumlar, övgüye ve övülmeye lâyık olduğun-dan bu âlemlerin en doyurucu iki aslî güzelliği (sevgi ve öv-
gü) olduğundan, ayrıca da mânâ ve yaşam kaynağı olduklarından bütün mükevvenâtı-yani âlemleri kaplamış-lardır.
İşte bu iki kelimeye beşeri anlamda dar çerçeveleri içerisinde değil de, İlâhî mânâ da geniş ve gerçek ifadeleriyle baktığımızda bizler de, o geniş ufuklarda seyrimizi sürdürmeğe başlamış oluruz demektir. İnşeallah:
Görüldüğü gibi Hamd ve Muhabbet bu iki ilâhi keli-me Muhammed ismi olarak birleştirilmiş ve âlem-i ecsam-a yani cisimler âlemine gönderilmiştir. Daha evvelce de belirt-tiğimiz gibi. (Enbiya 21/107) Meâlen: “Biz seni gönderme-medik; ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Diye ifade edilmiştir.
Sûre ve Âyet sayı değerleri (21+107=128) dir top-larsak (1+2+8=11) zâhir zuhur mahalli olan Hz. Muham-med’ tir. Her sevgi, özlem ve şiddetli isteğin başında (Ahhh) vardır. O’nun arkasında, bâtının da gizli duran deva-mı ise (medd) dir. Med-in lügat mânâsı ise “uzatma, çıkma, yayma ve döşeme dir.” Medd ile Ahhh….birleşince, Ahhh…med olur ki; Ahad-ın muhabbetinin bütün âlemlere medd ile yayılması ve döşenmesidir ki, Hakikat-i Muhammed-i dir. Medd hecesine Hakikat-i Muhammed-i nin (لا) (ha) sını ekledi-ğimizde (Medh) olur ki, (Hamd) övgü ve övme’dir.
İşte bütün bu hakikatleri itibariyle gerçek mânâda ki (Hamd) “övgü”yü ancak Allah (c.c.) lühü yapar. Kullar ise kendi merteblerinden bu (hamd)ı takliden yaparlar ki; o mertebeleri itibariyle bu oluşum da yerli yerincedir.
“Elhamdü lillâhi Rabbil âlemiyn” Her iki âlemin’de aslı ve özü budur ve (Ahad) ın (Ah…….med……teki dayanılmaz İlâhi zuhuru muhabbet-i ve câzibesidir. İşte bütün bunlar seçilmiş yani (Mustafa) olmuş oldu. Ve bunların hepsi yukarıda da bahsedildiği gibi, “MAKAM-I MAHMUD” un hakikatlerindendir
Yeri gelmiş iken Mu…Ca… oğlumuzun HAMD - MAKAM-I MAHMUD isimli çalışmasını da ilâve etmeyi uygun buldum. Ellerine gönlüne sağlık. T.B.
Efendi Babam Necdet ARDIÇ’ın tercüme ettiği Muhyiddin Arabi Hazretlerinin “Fütühat-i Mekkiyye” adlı eserinden bazı bölümleri alıntılanan “Lübb-ül Lü’b ve Sırr-üs Sırr eserinin takdim bölümünün başında şu ifadeler vardır.
Hamd O’nun Dostluğuna... Salat, O’nun Resülüne... Bu risalenin yazılmasının, ihyasının, vücuda gelmesinin sebebi şu olmuştur: Hazreti Kutb-el ve Şeyhi alelıtlak Muhyiddin-i A’rabi “Fütühat-ı Mekkiyye” isimli kitabında, Hakikate ve Marifete dair bazı meselelerin özünü etraflıca anlatmıştır. Ancak eser Arab diliyle yazılmış olduğundan, bu dilden mana çıkartamayan kardeşlerim için o hakikatler “gizli bir hazine” olmaktan ileri gitmemiştir. Muhalefet etmeye gücümün yetmediği, Efendimiz Hazretleri Aleyhisselam, eserin Türkçeye tercüme edilip, “gizli hazine”nin zahire çıkartılmasını emrettiler.
Bizde acizane bu kısa ama manası sonsuz olan bölüm hakkında acizane oluşan tecelli ve araştırmalarımızı yazmaya çalışalım.
Aslında bu yazıyı yazmak fakir’in haddi değil, ama görülen bazı tecelliler neticesinde yazılmıştır. Cenab-ı Hakk’tan bu yazı için kolaylıklar dilerken, önünden geçtiğim temizliğin saflığının cem kapısının önderi, minaresinden anlayış ve kavrayışımı akşam ezanın ilk Allahüekber’ini nida ederek Tek-bir’e yani fenafillah’tan, anlayış ve idrakimi Vahidiyet ve Ahadiyet mertebelerine yöneltmemi isterken, karşısındaki Celal evinin kapısından ince manalı sözlerle oturan Efendi Babam “Necdet ARDIÇ” hapşırdı. Hapşırmak ne alaka denirse “Fütühat-ı
Mekkiyye” bölümü alıntısında anlaşılacaktır. Gönül evime dönüyordum, Ahmed’in Ahadiyetinden Nefes-i Rahmani Hu-Zan ile Esma-i ilahiyyeyi Nuru Muhammedi ile birlikte zuhura getirerek “Bir batında doğan ikiz kardeşler İnsan ve Kûr’an’ın yüceliğine bak diye hapşırdı…
28-05-2016 günü Futuhat-ı Mekkiye’den “Bismillahirrahmanirahim” bölümünü okurken Hz. Şehyi Ekber bu kısma bir doğuş’atını almıştı. Farkettim ki hamdın en üst mertebesi olan Makam-ı Mahmud’u hakkında ledünni bilgi veriyordu. Oluşan tecelliler üzerine bu yazıyı yazmanın gerekli olduğunu anladım…
Sözü Şeyhi Ekberin anlattıklarına bırakalım…
Büyüklerden birisi hapşıran bir insanın “Allah’a hamd olsun” dediğini duyunca hapşırana şöyle demiş; “Sözünü Allah’ın söylediği gibi hamd âlemlerin rabbi Allah’adır diye tamamla!” Hapşıran karşılık vermiş. “Âlem nedir ki? Allah ile beraber zikredilsin” Efendi hazretleri şöyle cevap vermiş: “Kardeşim şimdilik şöyle! Çünkü yaratılmış (halkedilmiş) kadime birleştirdiğinizde ondan geriye iz kalmaz.” İşte bu vuslat makamı ve fena sahiplerinin kendile-rinden geçme halidir. Hal sahibi, fena halinden fani olursa elhamdülilah da demez. Çünkü kulun el-hamd deyişinde, bazı kimselerce örtü, bazı kimselerce elbise diye ifade edilen kul ispat edilir. Hal sahibi, âlemlerin rabbi derse içinde bulunduğu makamdan daha yüksek bir makam yoktur.
İşte bu varislerin makamıdır ve ondan daha üstün makam yoktur. Bu makam, karşısında dilin dönmediği ve gönlün mustarip bir makamıdır. Bu makam ehli hallerinden fani olmuş, (müşahadelerini anlatmada ağzı kapanmıştır). Zat nurları onlara egemen olmuş, sıfatların belirtileri, üzerlerinde görülmüştür. Söz konusu insanlar Allah katında bekleyen ve onun katında gizlenmiş Allah’ın
gelinleridir (arâisü’l-hak). Onlar Allah’tan başkası bilmediği gibi kendilerini de Allah’tan başkası bilemez. Allah onları övünç tacı ile taçlandırmış, ünsiyet yaygısında fena minberleri üzerinde oturtmuştur. Onlara bunu kazandıran şey “namazlarında daimi olmaları” (el-mearic 70/34) ve şahitliklerini doğru yapmalarıdır (el-mearic 70/33).
İlahi kuvvet onlara sürekli müşahade ile yardım eder. Onlar da iki ayağın konulduğu yerde sıfatlarla gözükür. Onların şaşkınlığı uyma yönündendir. Zikretmeleri ise bir sünnet veya farzı yerine getirmekten ibarettir. Onlar dost doğru yoldan ayrılmaz halk ile iç içe yaşasa ve onlarla haşır neşir olsalar bile bu esnada gerçekte onlarla beraber değillerdir. İnsanlar kendilerini görseydi, onları görmüş olmazlardı. Çünkü onları ancak Allah’ın fiillerinden birisi olmaları yönünden görürler. Dolayısı ile onlar fiili ve yapıcısını müşahade eder. Ne ömür makam! Onların durumunu misal olarak sandık yapan bir marangozun yanında oturan kişiyi verebiliriz. Marangozun yanında oturan kişi, hem yapımı hem yapanı görür ve işin yapımı kendisini yapıcısından perdelemez. Gerçi o esnada kalbini fiilinin güzelliğini meşgul edebilir. Çünkü dünya Hz. Peygamberin buyurduğu gibi gübrenin yetiştirdiği gibi gübrenin yetiştirdiği tatlı bir meyve ya da kötü yataktaki güzel bir cariyedir. Ona iyilik yapıp onu seven kişiye cariye kötülük yapar ve ahretini ona haram eder. Şair ne güzel söylemiş;
Akıllı kişi dünyayı sınadığında Dost kisvesinde bir düşman olarak kendine açılır.
İşte bu taife, özü sözü bir eminlerdir. Allah onları ilahi kuvvet ile desteklemiş. Dolayısıyla Onlar bu nispet sayesinde Allah ile beraberdiler.
İşte bu, çıkılacak en yüksek makamdır. Varılabilecek en değerli gaye, bu yüce gayedir. Çünkü gaye, bilgi tecelliler yönünden değil, ancak tevhit yönünden olabilir. Söz konusu makam, istiva yeridir. İstiva, ancak en yüce
dostun bulunduğu yerde olabilir. Binaenaleyh ermiş oldukları müşahadenin hakikatı nedeniyle bu gruba ne mutlu!
Onları, kendilerine katılarak ve söyledikleri mümkün bulunarak, onaylamamız ve kabul etmemiz nedeniyle ne mutlu bize!
Dil Küheylânı bizi söz meydanında sürükledi (sözü uzattık) Fütühatı Mekkiye Cilt 1 Sayfa 286-287
Hapşırma hakkında internetten kısa bilgi;
Hapşırma, aslında nefes vermektir. Nefes vermekten tek farkı istem dışı olmasıdır. Burun içindeki sinirlerin çeşitli sebeplerle uyarılması sonucunda gerçekleşir. İnsanın nefes alışverişi yapması için gerekli olan organlardan bir tanesi burundur.
Hapşırmak son derece önemli bir reflekstir. Eğer hapşırma esnasında ağız kapalı tutulursa beyne giden fazla basıncın etkisiyle beyin kanaması, buna bağlı olarak anevrizma, hipertansif hastalıklar ve vaskülit gibi sağlık problemleri ortaya çıkmaktadır. Beyin kanaması sırasında ise ölümle sonuçlanan vakaların sayısı hiç de az değildir.