Fesebbih bihamdi rabbike vestaġfirh(u)(c) innehu kâne tevvâbâ(n)
(1-3) Allah'ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O'ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.
Rabbini öğerek tesbih et, O'ndan bağışlanmanı dile, çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.
Bu ayet, zaferin ardından Allah'ı tesbih etme, O'na hamd etme ve O'ndan bağışlanma dileme emirlerini içermektedir. Kelimelerin kök anlamları, bu eylemlerin Allah'ın yüceliği ve bağışlayıcılığı ile olan derin ilişkisini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Se-be-ha (سبح) kelimesi, hızlı hareket etmek, yüzmek anlamlarına gelir. Allah'ı tesbih etmek ise, O'nu her türlü noksanlıktan uzak tutmak, O'nun yüceliğini ve kemalini ikrar etmek demektir. Ayetteki 'fesebbih' emri, zaferin ardından Allah'ın kudretini ve yüceliğini idrak ederek O'nu tenzih etmeyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tesbih (تَسْبِيح), Allah'ı yüceltmek ve O'nu her türlü eksiklikten arındırmak anlamına gelir. Bu ayetteki kullanımı, zaferin Allah'tan geldiğini kabul ederek O'na şükran ve tazim sunmayı mecazi olarak ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hamd (حمد), bir nimete karşılık veya bir güzellikten dolayı yapılan övgüdür. Ayetteki 'bihamdi Rabbike' ifadesi, Allah'ı tesbih ederken aynı zamanda O'nun nimetlerine ve zaferine karşılık O'na şükür ve övgü sunmayı emreder. Bu, tesbihin hamd ile birlikte yapılmasının önemini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hamd (حمد), bir fiil veya sıfatın güzelliğinden dolayı yapılan övgüdür. Şükürden daha geneldir. Ayetteki bağlamda, zaferin Allah'ın bir lütfu olduğunu idrak ederek O'na minnet ve övgü sunmayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rabb (رب), terbiye eden, bir şeyi kademe kademe kemale erdiren, sahip olan ve yöneten demektir. Ayetteki 'Rabbike' (senin Rabbin) ifadesi, Allah'ın müminler üzerindeki terbiye edici, koruyucu ve zafer verici sıfatlarına vurgu yaparak, O'na yönelmenin gerekliliğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rab (رب) kavramı, Kur'an'da Allah'ın yaratıcı, besleyici, koruyucu ve hükmedici rolünü ifade eden merkezi bir terimdir. Bu ayette 'Rabbike' olarak kullanılması, zaferin kaynağı olarak Allah'ın mutlak egemenliğini ve müminlerle olan özel ilişkisini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğafara (غفر) kelimesi, bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. İstiğfar (استغفار) ise, Allah'tan günahların örtülmesini, affedilmesini dilemektir. Ayetteki 've'stağfirhu' emri, zaferin ardından dahi müminlerin acziyetini ve Allah'ın mağfiretine olan ihtiyaçlarını hatırlatarak tevazu ve tövbeye yönelmelerini öğütler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İstiğfar (استغفار), Allah'tan günahların affını talep etmektir. Bu ayette, zaferin getirdiği gururdan uzak durarak, Allah'ın lütfuna şükranla birlikte kendi eksikliklerini itiraf edip bağışlanma dilemenin önemini vurgular. Bu, zaferin ardından dahi kulluk bilincinin devamlılığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tevbe (توبة), günahtan dönmek, pişman olmak demektir. Tevvâb (تواب) ise, Allah'ın sıfatlarından olup, kullarının tevbelerini çokça kabul eden, onlara tekrar tekrar yönelen anlamındadır. Ayetteki 'innehu kâne tevvâbâ' ifadesi, Allah'ın bağışlayıcılığının sonsuz olduğunu ve istiğfar edenleri mutlaka affedeceğini müjdeleyerek, istiğfar emrinin gerekçesini açıklar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tevvâb (تواب), mübalağa sıfatıdır ve Allah'ın tevbeleri çokça kabul edici olduğunu ifade eder. Bu ayette, Allah'ın kullarına karşı olan rahmetinin ve bağışlayıcılığının büyüklüğünü vurgular. İnsanların zaferin ardından dahi işleyebilecekleri hatalara karşı Allah'ın affediciliğinin her zaman açık olduğunu belirtir.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu hakîkâtlerin zâten beşer aklıyla idrâk edilmesi ve yaşanması mümkün değildir. Bu nedenle bu hamd beşeriyetten çıkan bir hamd ile olan tesbîh değil Rabb’inin hamdıyla olmaktadır. Bu tesbîh ise ef’âl mertebesinin bir üstü olan esmâ mertebesinin hamdı ile olan tesbîhtir.
Ef’âl mertebesi tesbîhini bilen bilmeyen her varlık zâten yapmaktadır, bu nedenle önemli olan bu mertebenin tesbîhi değil esmâ mertebesinin tesbîhidir.
Bu tesbîhin yanında geçmişte değerlendirilemeyip boşa geçen zamanlar için de istiğfar edilmektedir. Bizler bu istiğfarı edelim ki onlardan sorumlu olmayalım. Bu istiğfar ile kendi aczimizi idrâk ederek, Rabbi’mizden boşa geçirdiğimiz zamanlar için af dilemeliyiz.
Bu istiğfar karşılığında bize hemen cevap gelmekte ve O zâten tevbeleri kabûl edicidir yeter ki sen tevbe et denilmektedir. İfâdeye baktığımızda dilerse eder veya etmez gibi değil “O tevbeleri kabûl edicidir zâten” şeklindedir.
Bu nedenle bu sûre Hakk yolunda yürüyenlere çok büyük açıklık getirmektedir.
Hakk yolunda ilerleyen kişiler sürekli terakki halinde oldukları için bir makâmdan bir makâma geçtikten sonra daha önceki makâmına bakarak istiğfar etmektedirler. Efendimizin (s.a.v) günde yetmiş defa istiğfar etmesi de bu hakîkâte dayanmaktadır.
Kişi hâl ile yerini ve sınırını idrâk eder, ondan sonra oturup oraya yerleşir ve orası onun makâmı olur. Bundan sonra tekrar hâller ile bir üst makâma geçiş olur.
Bu mevzûların anlaşılabilmesi için belirli bir düşünce yapısının kişide oluşması da şarttır.
Bu âyeti kerîmede geçen “hamd” hakîkati aşağıda
belirtildiği üzere olan “hamd” mertebelerinden dördüncü sırada olandır.
Bu hususn daha iyi anlaşılabilmesi için. (35-1-Fatiha suresi) kitabımızdan ilgili bölümü faydalı olur düşüncesi ile aktarmayı uygun buldum. T.B.
Hamd mertebeleri, Birinci olarak Hamd;
İlk düşündüğümüz şey şeriat mertebesi îtibarıyla Ya Rabbi sana şükranlarımızı sunarız, şükür, yani teşekkür ifâdesinde, verdiğin nimetlere, hayata, çoluk çocuğa ne varsa bütün güzelliklere hamd ederiz teşekkür ederiz. Bu mertebe al gülüm ver gülüm yani karşılıklı olan bir davranış yeridir, bu anlayışta Hamd’ın ilk anlayışıdır, ilk faaliyete geçtiği yerdir, ki bu belirtilen Hamd’ın faaliyete geçmediği gönüller de vardır yani hiç Hamd etmeyen insânlar da vardır, tabi ki herkesin hâli kendini ilgilendirir fakat biz onları küçük görme değil de, tespit bab’ında belirtiyoruz, herbirerlerimiz halimizi tespit etmek ve değerlerimizi bilmek üzere bunları belirlemek zorundayız fakat onları hiç bir şekilde hâkir görmeden, kendi hallerine terketmek sûretiyle ve iyi bir temenni ile “İnşallah onlar da Hamd ederler, bu yola girerler ki, yaptıkları her Hamd kişinin kendisine döner ve ahirette kendisini karşılar” diyerek.
Böylece zâhir olarak yani şeriat mertebesi îtibarıyla bir kul Rabbine Hamd ettiği zaman “Ya Rabbi verdiğin nimetlere teşekkür ederim” mânâsıyla, o düşünce ile yapmış oluyor. Burada her ne kadar bir samimiyet var ise de karşılığında bir beklenti var ve bu durum karşılıklı bir alışveriş hükmüne giriyor yani burada mutlak muhabbet yok, varolan muhabbet beklentilidir.
İkinci olarak Hamd;
Bu mertebeyi tarikat ehli yapıyor ve Hamd’ın mânâsı burada açılmaya başlıyor. Hamd lügat mânâsı olarak “övme” dir, bu mertebe de maddi bir karşılık beklemeden Hamd’in kelime mânâsı îtibarıyla hakîkati söylenmeye başlanıyor, “Hamd Allah’a mahsustur”, dünyadan ve ahiretten bahsetmeden ve hiçbir şey de beklemeden ancak Hamd’ın gerçek ifâdesi ve şuuru ortaya çıkmış değildir, çünkü ötelerde olan bir Allah’a yönelmiş olarak Hamd’ını ifâde etmektedir ve bu da ikiliktir.
Üçüncü olarak Hamd;
Kelimenin biraz daha özüne inmemiz gerekiyor, “ElHamdu Lillâhi”derken buradaki “Lillâhi” nin ifâdesi değişiyor, birinci ve ikinci mertebelerde “Lillâhi” “ilâ” makamında iken burada “Hamd Allah içindir yani Hamd’ı Allah yapar” oluyor. Bir ve ikinci mertebeler de Hamd’ı kulluk mertebesinden kul yapıyor fakat üçüncü mertebeye geçildiği zaman Hamd’ı yapmaktan kul artık aciz kalıyor ve burada aczini anlıyor. Kişinin idrâki yükseldikçe “Lillâhi” yi anlamaya başladı ve baktı ki İlâhi varlık bu âlemlerdeki azameti îtibarıyla sonsuz ve sonsuzluğu îtibarıyla O’nu övemeyeceğini hissetti. Bir beşer aklı Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar geniş mânâ da ihata ederse etsin ne kadar geniş mânâ da anlarsa anlasın Cenâb-ı Hakk’ı gerçek yönüyle ifâde etmesi ve övmesi mümkün değildir, Efendimiz (s.a.v) burada bize yol gösteriyor ve “lâ uhsî senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike” yani “ben Seni övmekten acizim, Sen kendini nasıl övüyorsan, ben de öyle övüyorum” diyerek üçüncü mertebenin hakîkatini bize gösteriyor. Ezeli ve Ebedi olan, bütün âlemleri Zâhir ve Bâtın kaplamış olan ve aslının ne olduğunu anlayamadığımız o varlığı övmemiz mümkün değildir, O halde övgü O’na mahsustur.
Dördüncü olarak Hamd;
İnsân’ın şerefi o kadar çok ortaya çıkıyor ki, bu Âyetin bir bölümünü idrâk etmek bizi sonsuz ufuklara ve sonsuz değerlere yükseltmiş oluyor ve bu değer bize Cenâb-I
Hakk tarafından veriliyor ve bu halde Allah kulunu övmeye başlıyor, çünkü bir Hamd yani övgü var fakat bu kul “hiç” oldu, bıraktı övgü kesildi demek değil, esas övgü, Hamd ondan sonra başlıyor, Cenâb-ı Hakk insân’ın gerçek varlığını, gerçek kimliğini ortaya getirerek “Ben öyle bir varlık hâlkettimki onu size anlatıyorum” diyor,işte Kûr’ân-ı Kerim’in tamamı insân-ı insân’a anlatıyor.
“Halekal Âdeme alâ sûretihi” yani “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti” bir çok tefsirciler burada Âdem’i Âdem’lik sûreti üzere, yani Âdem’in kendi sûreti üzere hâlketti şeklinde belirtiyorlar oysa gerçekte “Cenâb-ı Hak Âdem’i kendi sûreti üzere hâlketti”dir burada Cenâb-ı Hakk’a bir sûret verilmiş olmuyor, bahsedilen sûretten kasıt O’nun Esmâ-i İlâhiyesinin, sıfatlarının, fiillerinin Âdem üzerinde mutlak tecellisidir yani külli tecellisidir dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar Esmâ-i İlâhiyesi varsa Âdem’de yani insând’a bunları zuhura getirmiştir ve bunların zuhura getirdiğinden dolayı onu övmesi çok tabii’dir.
Cuma namazlarında hutbeden önce ve hutbeden inerken okunan “İnnAllahe ve MelâiketeHU yusallune alen Nebiy ya eyyühelleziyne amenû sallu aleyhi ve sellimu tesliyma;” (Ahzab,33/56.Âyet) yani “Muhakkak ki Allah ve melekleri, Nebi'ye salât eder, Ey imân edenler, siz de O'na salât edin ve teslimiyet ile selâm verin!” buradaki övgü(s.a.v.) Efendimizin şahsında bütün insânlaradır, bizim sokakta gördüğümüz basit bir insân-ı, değer vermediğimiz bir insân-ı dahi Cenâb-ı Hakk yüceltir ona değer verir ve onu över, fakat şartlanmalarımız dolayısıyla şu çirkin, şu kötü, şu karanlık diyerek zâhiri görüntüye bakarak hüküm veririz, oysa Cenâb-ı Hakk orada herhangi bir varlığın olmasını murat etmeseydi o varlığı hâlketmezdi, bir yerde bir varlık varsa, hâlkedilmişse muhakkak Cenâb-ı Hakk’ın ona rağbeti vardır.
Kendi kıymetlerimizi iyi bilelim eğer ki ortada biz
varsak, ki var olduğumuz vücutlarımızla ıspatlanmış vaziyette, işte Cenâb-ı Hakk bize rağbet ettiği, övdüğü için varız ve bu yüzden de çok hoş olmamız lâzımdır yani Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olduğumuz için gönlümüzün hoş olması lâzımdır. Cenâb-ı Hakk’ın Rahmet’i biraz zorlukları içerisinde tabii ki hiç bir şey öyle kolay kazanılmıyor, dünya tamamen bir imtihan yeri “Feinne me'al'usri yüsra; İnne me'al'usri yüsra;”(İnşirah,94/5-6.Âyet) yani “Muhakkak zorlukla beraber kolaylık vardır, kesinlikle her zorlukla beraber kolaylık vardır” dikkat edelim aynı sûre içerinde iki defa tekrar ediliyor, eğer dünyanın tamamı kolaylık ve güzellik olsa ismi dünya olmaz cennet olur, eğer tamamı zorluk olsa ismi cehennem olur, dünya zorluk ve kolaylığın bir arada yaşandığı, Celâl ve Cemâl tecellisinin birlikte uygulandığı bir yer olması dolayısıyla anlaşılması gerçekten zor olan bir yerdir, zor bir sistemdir, her sistemin kendi içindeki uygulama yöntemine göre bir kolaylığı vardır o uygulandıktan sonra zorluk diye bir şey olmaz.
Dünya kötü bir yer de değil, çok güzel bir yer, sadece bizler günlük kısır çekişmelerle dünyanın güzelliğini kendimize karartıyoruz, biraz da ihtirasla ve sahip olma isteğiyle dünyada ahirete harcamamız lâzım gelen zamanımızı bu dünyada bu dünya için harcıyoruz. Efendimiz (s.a.v.) bir sohbet esnasında müflis kimdir diye sormuş, sahabeyi kiram içinden dünyaya dönük cevaplar gelmiş, bunun üzerine Efendimiz (s.a.v) buyurmuş ki, “Müflis ona derler ki ahirete intikal ettiği zaman hesapları görülür, kendisinden alacaklı olanlar alacaklarını alırlar giderler ve amellerinden kendisine bir şey kalmaz” işte dünya da iflâs eden bir kişi yakınlarından borç alır telâfi eder fakat ahiretteki iflâsı geriye döndürmek mümkün değildir. İnsân’ın vakti, yani zaman eşittir hayattır, vakit öldürüyoruz dendiği an da kişi kendisini öldürüyor, başkasının artık onu öldürmesine gerek yok, yarın mahşerde “İkra' Kitabek kefa Bi nefsikel yevme
aleyke Hasiyba;” (İsra,17/14. Âyet) yani “elindeki kitabı oku bugün sana bu yeter” dediklerinde, boş geçirerek öldürdüğümüz zaman dilimlerimiz karanlık sayfalar olarak bize gelecek, onun için insân’a mânâ âleminin derinliklerinde en çok yol aldıran şey tefekkür’dür. Hadîs-i kudsîde: "Kulum Bana nâfilelerle yaklaşır. Tâ ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, işitmesi, yürümesi, tutması Ben olurum” diyor Cenâb-ı Hakk, insân’a verilen değere bakın ki Cenâb-ı Hakk “Ben olurum” diyor.
İnsân denilen şeyin hakîkatini anlamaya çalışalım, bu âlemlerin tamamının İnsân-ı Kâmil olduğu ifâde ediliyor, bu hakîkatleri idrâk eden kimseye de Kâmil İnsân deniliyor, Efendimiz(s.a.v) başta olmak üzere Gavsı A’zâm’lar Kâmil İnsân’lar oluyor. İnsân Cenâb-ı Hakk’ın bütün bu âlemleri var ettikten sonra en son kendisinin elbisesidir, çünkü bütün bu âlemlerde tecelli üzere olan Cenâb-ı Hakk’ın kendi Zat’ıdır, yalnız mertebelere riâyette şarttır.
Beşinci olarak Hamd;
“Ve minelleyli fetehecced Bihi nafileten leke, asâ en yeb'aseke Rabbüke Mekamen Mahmuda;” (İsra,17/79.Âyet) yani “Gecenin bir kısmında nafile ibadet olarak Kûr’ân’la teheccüde kalk. Umulur ki Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırır” Efendimiz(s.a.v) ne kadar nazik ve yumuşak olarak “Umulur ki o makam benim’dir” diyor, tabi ki onun olacak.
Makam-ı Mahmud denilen şey nedir, onu anlamamız lâzım. Makam-ı Mahmud Hamd edilen makamdır, Hâmid Hamdedici değil, Hamd olunan, ona yönenilen makamdır, bütün bu âlemlerin hakîkati, bu âlemlerdeki varlıkların zuhuru ve tecellisi Makam-ı Mahmud’tan yani Hakikat-i Muhammedi’den meydana geliyor, işte İnsân-ı Kâmil’in bir başka ismi de Hakikat-i Muhammedi’dir ve bütün âlemler bu Hamd, övgü sözünden, hakîkatinden meydana
gelmiştir. Makam-ı Mahmud bütün varlıkların yöneldiği merkez, bütün varlıkların kaynağını, feyzini, nur’unu aldığı yer, makamdır. Bütün âlem de en geniş mânâsıyla Efendimizin (s.a.v) olmakla birlikte, herbirerlerimizin kendi bünyemizde Makam-ı Mahmud vardır, çünkü “Ne var âlemde, o var Âdem’de” dendiğine göre Makam-ı Mahmud’tan bizde de vardır. Bizler gerçek anlamda kimliğimizi idrâk etmişsek yani kim gerçek Muhammed-ül meşreb üzere ve o kanaldan feyzi ve ilmi alıp bu hakîkatleri kendi bünyesinde idrâk etmiş ise kendi bünyesinde Makam-ı Mahmud o ve diğer Esmâ’lar ona yönelmiş oluyor, yani Cenâb-ı Hakk’ın Allah veya Câmi ismi merkez Makam-ı Mahmud, diğer isimlerde ona yönelmiş oluyor kendi bünyesi içerisinde, işte bunu idrâk etmek Hamd’ın beşinci mertebesidir.
Altıncı olarak Hamd;
(S.a.v) Efendimizin şahsı için dikilen “Livahil Hamd” sancağı "Efdalü'z-Zikri Lâ İlahe İllallah ve Efdalüd'Dua Elhamdülillah “denilerek bu mertebeden bahsediliyor.
Yedinci olarak Hamd;
Bütün âlemdeki varlıkların Hamd’ı “ve in min şey'in illâ yüsebbihu Bi hamdiHİ ve lâkin la tefkahune tesbiyhahüm” (İsra,17/44) “Hiçbir şey yok ki O’nun Hamdı olarak tespih etmesin fakat siz onların tespihlerini anlayamazsınız” kendi Hamdlarıyla değil Rab’larının Hamd’larıyla Hamd ediyorlar. Genel olarak bütün varlığın Hamd’ı bu Hamd hakîkatinin esasının bu kısmı oluyor. İşte Cenâb-ı Hakk Hamd kelimesi içerisinde bu bahsettiğimiz bütün mertebeleri toplamıştır.
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a, burada Rabb kelimesinin de üstünde durmamız gerekiyor, âlemlerin Rabbi dediğine göre, bir Rabb var bir de âlemlerin Rabbi yani Rabbül Erbab Allahu Teala Hz.leri var. Cenâb-ı Hakk’ın Doksan dokuz Esmâ-i İlâhiyesinden birinin ismi de Rabb, Rububiyyet yani terbiye edicidir, bir çok tefsirlerde
Rabb hakkında çok açıklamalar yapılmıştır fakat kısaca “Terbiye edici” olarak alabiliriz. Âlemlerin Rabbi olması dolayısıyla bütün âlemde en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsini terbiyesinde tutan, bütün bu âlemleri idare eden, mutlak tasarruf sahibi olan Allahu Tealâ Hz. leridir.