Tebbet yedâ ebî lehebin vetebb(e)
Ebu Leheb'in elleri kurusun. Zaten kurudu.
Ebu Leheb'in elleri kurusun (yok olsun o), zaten yok oldu ya.
Mesed Suresi'nin ilk ayeti, Ebu Leheb'e yönelik bir beddua ve bu bedduanın gerçekleştiğini ifade eden güçlü bir dil kullanır. Ayet, 'tebb' kökünden türeyen kelimelerle helak ve hüsran temasını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tebb' kelimesinin asıl anlamının 'kesilmek, kopmak' olduğunu belirtir. Buradan hareketle, bir şeyin hayrının kesilmesi, helak olması ve hüsrana uğraması anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'tebbet' ifadesi, Ebu Leheb'in ellerinin hayırdan kesilmesi, yani amellerinin boşa gitmesi ve kendisinin helak olması anlamında kullanılmıştır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tebbet yedâ' ifadesini 'hüsrana uğradı, helak oldu' şeklinde açıklar. Bu, mecazi bir kullanım olup, Ebu Leheb'in dünyevi ve uhrevi olarak zarara uğraması, çabasının boşa çıkması anlamını taşır. Ayetteki 'tebbet', bir beddua olmasının yanı sıra, bu bedduanın gerçekleşeceğine dair bir haber niteliğindedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tebb' kökünün Kur'an'daki kullanımlarının genellikle 'helak, yıkım, hüsran' gibi olumsuz sonuçları ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'tebbet', Ebu Leheb'in şahsında, Allah'ın mesajına karşı çıkanların akıbetinin kaçınılmaz bir yıkım ve başarısızlık olacağını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yed' kelimesinin sadece fiziksel el anlamına gelmediğini, aynı zamanda 'kuvvet, kudret ve nimet' anlamlarında da kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yedâ' (iki el), Ebu Leheb'in tüm çabasını, gücünü ve malını ifade eder. Bu ellerin kuruması, onun tüm bu imkanlarının boşa çıkması ve kendisine fayda vermemesi demektir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'yed' kelimesinin Kur'an'da bazen 'mal' ve 'iktidar' anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Ebu Leheb'in ellerinin kuruması, onun malının ve gücünün kendisine bir fayda sağlamayacağı, aksine helakine sebep olacağı anlamına gelir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'yed' kelimesinin mecazi kullanımlarından birinin 'sebep ve vesile' olduğunu belirtir. Ayetteki 'yedâ', Ebu Leheb'in Peygamber'e karşı gösterdiği düşmanlık ve bu uğurda harcadığı çabaların bir sembolüdür. Bu ellerin kuruması, onun bu çabalarının sonuçsuz kalması ve kendisine zarar vermesi demektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'leheb' kelimesinin 'alev, ateşin dumansız ve parlak kısmı' anlamına geldiğini belirtir. Ebu Leheb'in bu künyeyi alması, ya yüzünün parlaklığından ya da öfkesinin şiddetinden dolayıdır. Kur'an'da bu isimle anılması, onun akıbetinin cehennem ateşiyle ilişkili olduğuna dair bir işaret taşır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'leheb' kelimesinin 'ateşin yükselen alevi' olduğunu ve Ebu Leheb'in bu isimle anılmasının, onun cehennem ateşine layık bir kişi olduğunu ima ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, şahsına yönelik bir beddua olmasının yanı sıra, onun karakterinin ve akıbetinin bir özeti niteliğindedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, ayetteki ilk 'tebbet'in beddua, ikinci 'tebbe'nin ise bu bedduanın gerçekleştiğine dair bir haber olduğunu açıklar. Bu tekrar, helakın kesinliğini ve kaçınılmazlığını vurgular. Ebu Leheb'in ellerinin kuruması, onun tüm çabalarının boşa çıkması ve kendisinin helak olması anlamındadır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tebb' kelimesinin Kur'an'da genellikle olumsuz sonuçları, başarısızlığı ve yıkımı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 've tebbe' ifadesi, sadece bir temenni değil, aynı zamanda ilahi bir hükmün gerçekleştiğini bildiren bir beyandır. Bu, Ebu Leheb'in dünyada da ahirette de hüsrana uğrayacağının kesin bir ifadesidir.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu surenin nüzul sebebi ile ilgili şöyle rivâyet edilmiştir, Ahmed b. el-Hasan el-Hîrî, Hacib b. Ahmed'den, o Muhammed b. Hammad'dan, o Ebû Muaviye el-A'meş'ten, o Amr b. Mürre'den, o Said b. Cübeyr'den, o da İbn Abbas'tan rivâyeten şöyle dedi:
"Rasulullah (s.a.v.) bir gün Safa Tepesi'ne çıktı ve:
"Ey Sabahçılar, Koşun ey Kureyş topluluğu!" diye nidâ etti. Bunun üzerine Kureyş toplandı ve:
"Ne istiyorsun? Ne haberin var?" dediler. O da:
"Ben size sabaha akşama düşman baskısına uğrayacağınızı haber verecek olsam beni tasdik eder misiniz?" diye sordu. Onlar:
"Evet" dediler. Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki:
"(Öyleyse iyi dinleyin) Ben sizi önünüzdeki şiddetli azabdan sakındıran birisiyim." Bunun üzerine Ebû Leheb: "Seni helak olasıca, Bizi bunun için mi topladın?" dedi. Allah Teala da bu sûreyi indirdi." Abdulmuttalib'in oğlu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in de amcası olan Abdüluzza'ya Ebu Leheb lakabının verilmesi, yüzünün parlaklığından dolayı idi. O ve karısı Ümmü Cemil, insanlar arasında Hz. Peygamber (s.a.s)'e ve O'nun davetine en çok kötülük eden ve eziyette bulunan insanlardandı. Ümmü Cemil'in asıl adı, Erva olup aynı zamanda Ebu Süfyan'ın kız kardeşi idi.
Ebu Leheb, Bedir vak'asından bir kaç gün sonra "Kabarcık"tan öldüğünde, ölüsü evinde üç gün kalmış, kokmuş, kimse ona yanaşamamış; ücretle tutulan Sudanlılar onun cesedini bir çukura atıp üstüne toprak
doldurmuşlardı.
Bu âyeti kerîmede yanlış fiiller işleyen ellerin halleri görülmektedir. Fiillerini doğru şekilde yerine getirenler ise ebedi yaşayacaklardır, görüldüğü gibi sadece fiiller nasıl böylesine bir fark oluşturmaktadır.
İki el ifadesinden kasıt biri “Âdem” yani aklı küll diğeri “Havva” yani nefsi küll’dür.
Cenâb-ı Hakk (c.c) Âdem a.s’ı ilk halkettiğinde Havva validemizde onun bünyesinde idi ayrı bir varlık değildi.
Ellerimize baktığımız zaman onları ayrı iki el olarak görürüz ancak kendimize genel olarak baktığımzda ayrı gibi görülen bu ellerin aslında bir bütün içinde bir bütün olarak görürüz işte eller, iki görünen birdir. Ebu lehep ve karısı da iki görünen birdir. Ve amelleri cihetiyle ateşlıktirler.
İşte bu ellerle işlenen ameller neticesinde, bazı kimseler cennet ehli bazı kimselerde cehennem ehli olmaktadırlar.
~~111.2~
مَا اَغْنٰى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ
(111-2) Mâ agnâ anhu mâluhu ve mâ keseb.
“Ona malı ve kazandıkları bir fayda vermedi.”