Ve raeyte-nnâse yedḣulûne fî dîni(A)llâhi efvâcâ(n)
(1-3) Allah'ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O'ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.
Ve insanların dalga dalga Allah'ın dinine girdiklerini gördüğünde,
Nasr Suresi'nin bu ayeti, zaferin ardından insanların İslam'a yönelişini tasvir ederken, 'görmek', 'insanlar', 'girmek' ve 'din' gibi temel kavramlar üzerinden bu toplumsal dönüşümü ve ilahi iradeyi vurgulamaktadır. Özellikle 'akın akın' ifadesi, bu yönelişin büyüklüğünü ve hızını semantik olarak pekiştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ru'yet' kelimesinin hem gözle görme (basar) hem de kalple idrak etme (basîret) anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 're'eyte' ise, zaferin ardından insanların İslam'a yönelişinin somut bir gözlemlemesini ve bu olayın idrak edilmesini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 're'eyte' fiilinin burada 'bildin, anladın' manasına da gelebileceğini, yani sadece gözle görmekle kalmayıp, bu durumun önemini ve sonucunu kavramak anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, bu durumun bir alamet olarak anlaşılmasına işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'insan' kelimesinin 'ünsiyet'ten geldiğini, yani topluluk halinde yaşamaya meyilli varlıkları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'en-nâs' ifadesi, zafer sonrası İslam'a yönelen, toplumsal bir bütünlük arz eden geniş kitleleri vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'nâs' kelimesinin genellikle belirli bir topluluğu veya insanlığı genel olarak ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, 'nâs' kelimesi, İslam'ın zaferiyle birlikte bu dine yönelen, daha önce karşıt konumda olan veya tereddüt eden geniş halk kitlelerini temsil eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'duhûl' kelimesinin mecazi olarak bir şeye tabi olmak, ona intisap etmek anlamında kullanılabileceğini belirtir. Ayetteki 'yedhulûne fî dîni'l-lâhi' ifadesi, insanların fiziki olarak bir yere girmesinden ziyade, inanç ve yaşam tarzı olarak İslam'ı benimsemelerini anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'duhûl' fiilinin bir şeye nüfuz etme, onun bir parçası olma anlamını taşıdığını ifade eder. Burada insanların Allah'ın dinine girmesi, sadece yüzeysel bir kabul değil, aynı zamanda o dinin prensiplerini içselleştirmeyi ve ona göre yaşamayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'dîn' kelimesinin itaat, hüküm, ceza ve yaşam tarzı gibi geniş anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'dîni'l-lâhi' ifadesi, Allah'ın koyduğu, kendisine itaat edilen ve hükümlerine uyulan yaşam sistemini, yani İslam'ı ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dîn' kelimesinin Kur'an'da hem 'hesap ve ceza günü' hem de 'inanç sistemi ve yaşam biçimi' anlamlarında kullanıldığını vurgular. Bu ayetteki 'dîn', insanların kabul edip benimsediği, Allah'ın belirlediği inanç ve amel bütününü ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fevc' kelimesinin 'bir topluluğun hızla ilerlemesi' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'efvâcen' ifadesi, insanların İslam'a tek tek değil, büyük gruplar halinde, coşkulu ve hızlı bir şekilde katılımını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fevc' kelimesinin 'bir topluluğun diğerini takip ederek gelmesi' anlamını taşıdığını ifade eder. Bu ayetteki 'efvâcen' kelimesi, İslam'ın zaferiyle birlikte insanların bu dine olan yönelişinin kesintisiz, ardı ardına ve büyük kalabalıklar halinde gerçekleştiğini semantik olarak pekiştirir.
Namaz Sûreleri (Cilt 2)
Terzibaba - Necdet Ardıç
O günlere kadar yavaş yavaş gelişmekte olan İslâmiyet Mekke fethedildikten sonra kabileler halinde diğer insanların katılımıyla hızla genişlemeye başladı. Cenâb-ı Hakk bunu daha önce Hz.Resûlullah (s.a.v) a vaad etmişti.
Bireysel varlığımızda mevcût olan her bir esmâ-i ilâhîyye bir insân hükmünde olduğundan dolayı esmâ-i ilâhîyyenin isyan yolunda değilde müspet mânâda gönül aleminde tahakkuku “ve reeyten nâse” hükmündedir.
Bunun sonucu olan dîn anlayışı değişir ve “Allah indinde, dîn İslâm’dır” anlayışı tahakkuk eder.
Bizler gerçek olarak Allah’ın bildirdiği İslâm dînini yaşamazdan önce beşeriyet yani nefsimizin dînini yaşamaktayız. Allah’ın dînini yaşamak için ise yer ehli olmaktan kurtularak gök ehli olarak O’nun huzuruna çıkmamız gerekmektedir.
Nefsimizin dînini tatbik ettiğimizden dolayıdır ki İslâm dîninin hakîkatlerine ulaşamıyoruz ve başkalarına da anlatamıyoruz.
Birimsel varlığımız açısından ise, eğer kişi Cenâb-ı Hakk’ın (c.c) istediği ve Hz.Resûlullah’ın (s.a.v) târif ettiği şekilde Hakk’a yönelirse o zaman ona gelen Allah’ın yardımı ve fethi ile kendisi için İslâmiyet olan İslâmiyetin geneli içinde bildikleri kısmına öbek öbek yeni dîni bilgiler katılır. Örneğin kişi Kur’ân-ı Kerîm’den 100 âyeti kerîme biliyorsa her ne kadar İslâmiyet çok geniş olsa da bu onun bildiği İslâmiyettir. İşte bu bildiği şeyler bu yol ile gittikçe genişler. Burada belirtilen insanlar hükmü o kişi için artık kendisine gelen dîni bilgiler hükmüne girer.
İnsanın özelliği Hakk’a ârif olabilmesidir. Bu nedenle sâdece yardım kâfi değildir, bunun yanında fetihlerde yânî açılımlarda olacak ki kişinin dar olan kabı genişlesin. Eğer bu açılımlar olmaz ise Allah’ın yardımı gelir ve akar gider. Kişinin gönlünde yeni yeni hâneler açılmalıdır ki, bu dolup taşıp akan yardımlar boşa gitmesin. Bu açılan değişik mertebeler ile kişi o bölük bölük gelen ilimleri tutacak ve muhafaza edecek kaplara sâhip olacaktır.
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا
(110-3) Fe sebbih bi hamdi rabbike vestagfirh, innehu kâne tevvâbâ.
“O zaman Rabb’ının hamdı ile tespih et. Ve O'ndan
mağfiret dile. Muhakkak ki O, tövbeleri kabul edendir.”