İż kâlû leyûsufu veeḣûhu ehabbu ilâ ebînâ minnâ venahnu ‘usbetun inne ebânâ lefî dalâlin mubîn(in)
Kardeşleri dediler ki: "Biz güçlü bir topluluk olduğumuz halde, Yusuf ve kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Doğrusu babamız açık bir yanılgı içindedir."
Hani demişlerdi ki: "Yusuf ve kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgili, biz ise güçlü ve tutkun bir grubuz. Doğrusu, babamız belli ki, çok açık bir yanılgı içindedir."
Yusuf Suresi'nin 8. ayeti, Yusuf'un kardeşlerinin kıskançlık ve babalarına yönelik eleştirilerini dile getirdiği bir sahneyi sunar. Ayet, 'sevgi', 'cemaat' ve 'açık sapıklık' gibi kavramlar üzerinden aile içi dinamikleri ve algı farklılıklarını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hubb' (حب) kelimesinin, bir şeye karşı duyulan meyil ve eğilim olduğunu belirtir. 'Ahabb' (أحب) ise, bu meylin ve sevginin derecesinin üstünlüğünü ifade eder. Ayette, Yusuf ve kardeşine duyulan sevginin, diğer kardeşlere duyulan sevgiden daha üstün olduğu vurgulanmaktadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hubb'u, bir şeye karşı kalbin meyletmesi ve ona yönelmesi olarak tanımlar. 'Ahabb' ise, bu meyletmenin ve yönelmenin diğerlerinden daha şiddetli olduğunu gösterir. Yusuf'un kardeşleri, babalarının Yusuf'a olan sevgisinin kendilerine olandan daha fazla olduğunu bu kelimeyle ifade etmişlerdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'usbe' (عصبة) kelimesini, 'birbirine bağlı, kuvvetli bir topluluk' olarak açıklar. Ayette, Yusuf'un kardeşleri, kendilerinin sayıca çok ve güçlü bir grup olmalarına rağmen babalarının sevgisini Yusuf'a yöneltmesini yadırgamaktadırlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'usbe'yi, 'bir araya gelmiş, birbirini destekleyen bir grup' olarak ifade eder. Kardeşler, bu kelimeyle kendi aralarındaki birliği ve gücü vurgulayarak, babalarının Yusuf'a olan tercihini sorgulamaktadırlar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'usbe'nin, on ile kırk kişi arasındaki bir topluluk için kullanıldığını belirtir. Bu, kardeşlerin kendilerini sadece bir grup olarak değil, aynı zamanda sayıca önemli ve güçlü bir topluluk olarak gördüklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' (ضلال) kelimesini, 'doğru yoldan sapmak, hedeften şaşmak' olarak tanımlar. Ayette, Yusuf'un kardeşleri, babalarının Yusuf'a gösterdiği aşırı sevgiyi, doğru ve adil olandan bir sapma olarak değerlendirmektedirler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dalâl' kavramının Kur'an'da genellikle 'doğru yoldan sapma', 'şaşırma' ve 'hakikatten uzaklaşma' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Yusuf'un kardeşleri, babalarının Yusuf'a olan sevgisini, adalet ve eşitlik prensiplerinden bir sapma olarak görmüşlerdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mübîn' (مبين) kelimesini, 'açıkça görünen, belli olan' olarak açıklar. Kardeşler, babalarının 'dalâl'inin (yanlışlığının) gizli olmadığını, aksine herkesin anlayabileceği kadar açık olduğunu ifade etmektedirler.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mübîn'in, 'açıklayan, açıklığa kavuşturan' ve 'açıkça görünen' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayette, babalarının 'yanlışlığının' sadece kendileri için değil, başkaları için de apaçık olduğu vurgulanmaktadır.
Yûsuf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
12/8 “O vakit kardeşleri Yûsuf için dediler ki; o babamıza bizden daha sevimli. Ve biz soylu bir cemaatiz, şüphesiz babamız açık bir dalâlet içinde.” Yine hatırla ki Yûsuf ve kardeşi Bünyamin için o ikisinin annesi ayrı diğerlerinin ayrı idi. O iki oğluna meyli biraz daha fazla olduğunu da biliyorlar idi. Ve “babamız o iki kardeşimize iltifat ediyor, bizler ise kuvvetli topluluğuz. Muhakkak ki babamız yanlışlık içinde “Ne yapalım da babamızın gözüne girelim? Diyorlardı. Onu ortadan kaldırmaya karar verdiler. Onu ya öldürelim ya da uzak çölde bir köşeye atalım. Kendi hâline bırakalım. O zaman babamızın gözüne gireriz diyorlardı. Bu işi işledikten sonra da tövbe ederiz. O, 10 kişiden bir tanesi dedi ki; Yûsuf’u öldürmeyelim, (ne de olsa onların kardeşi idi) onu bir kuyuya bırakalım, belki oradan geçen bir kervan alır götürür.
Bizim ondan bir haberimiz olmaz. Bu işi işleyecek isek böyle yapalım diye karar verdiler. Ve hep beraber babalarının yanına vardılar. “Niye sen bize Yûsuf’u emânet etmiyorsun?” diyorlardı. “onu bizimle göndermiyorsun? Biz onun hakkında nasihat edicisiyiz, onu kollarız. Ona kötülük yapmayız. Yarın onu bizimle gönder.” Diyorlardı. Kendi yorumlarınca bu işin yapılmasının zamanı geldiğine karar veriyorlardı.
Yâkup (a.s.) onlara “siz bunu benden istiyorsunuz ama ben mahzun olurum. Onu bir kurda yedirirsiniz. Siz ondan gafil iken onunla ilgilenemessiniz, kurt onu parçalar.” der. “Nasıl olur biz onu kurda yediririz,? biz kalabalık bir topluluğuz. Eğer bu işi biz yaptırırsak hüsrana uğramış topluluk oluruz.” Oraya gitmeden önce onu kaybettiklerinde nasıl bir cevap vereceklerini bilemiyorlardı. Babaları “onu kurda yedirirsiniz” deyince bahaneyi ondan öğrenmiş oldular. Ya’kûb (a.s.) bu sözü ile onlara yol göstermiş oldu.
Vakta ki takdir-i İlâh-î oluşmaya başladı. Ya’kûb (a.s.) baktı ki bu ısrar edişlerinde bir takdir-i İlâh-î olduğunu anladı. Onlarla Yûsuf (a.s.) bıraktı. Onlar gittiklerinde, onu yol üstünde bulunan bir kuyunun içine attılar.
Biz ona o kuyudayken vahyettik. O zaman 12,13 yaşlarında imiş. Cenâb-ı Hakk’ın bir İlâhî hükmü olduğunu, ona vahyetti.
Döndüklerinde, babalarına şöyle dediler; Biz yarışma ya gitmiştik. Yûsufu da eşyalarımızın yanına bırakmıştık. İşte o arada onu kurt yemiş, gerçi sen buna inanmazsın dediler. Yâ’kub (a.s.) “ben sizin şu vasıflandırdığınız şeyden Allah’a sığınırım” diyor.
11 kardeşin kendisine secde ettiğini gördü. Bu 11 kardeşin bizim üzerimizdeki yerleri nelerdir;
1-beden
2-şartlanmış olarak kendini müslim kabul etmesi
3-nefsi emmâre
4-hırs
5-buhul, benlik, gurur
6-gadap, kızgınlık
7-şehvet, bir şeyi ısrarla istemek
8-haset, gurur
9-şirk: babasının rızasını kabul etmemek
10- Gurur, kibir
11-sevgi-bünyamin
12-Yûsuf’un hükmü de; gönüldür.
Güneş ve ay ne oluyor?
Bütün rollerdeki olan bir “insân-ı kâmildir.” Buradaki gönül tam kemâlât hâli değildir. Gönlün tamamı dersek Muhammed (s.a.v.) efendimizin mecrasına geçiliyor burası, başlangıç yeridir.
Güneş ve ay ne oluyor? Güneş; babası, ay; annesi olarak geçiyor. Ancak bu, sûretteki vasfıdır. Mânâdaki vasfı nedir? Mânâdaki vasfı ise baba; akl-ı kül, anne ise; nefsi küldür. İkisinin izdivacından Yûsuf (a.s.) vücüda gelmiştir. Yûsuf (a.s.) ın bu arada “gönül” diye belirtilen de daha sonra “akl-ı evvel”i oluşacaktır. Bir peygamber-eğer dikkatinizi çekmişse- babası dolayısıyla daha üstün olması gerekirken, burada Yûsuf (a.s.) daha üstün görünüyor. Hani deniyordu ya “babasını onun ayağına getirdiler.” Dolayısıyla o daha üstün oldu. Peygamberimiz “Adem (a.s.) toprakla balçık arasındayken ben peygamberdim” buyuruyor. İşte efendimiz bu hususlardan meydana gelmiştir. Şefkatte, merhamette, güzellikte hakikatini Yûsuf (a.s.), peygamberimizden almıştır. Peygamberimiz “10 güzellikten 9’ u Yûsufdadır. Bir’i diğer varlıklardadır.” buyurur. İşte ondaki güzellik, kemâlât efendimizin kemâlâtıdır. O zaman onda tahakkuk eden Hz. Muhammed (s.a.v.) in o günki kemâlâtıdır. Daha sonra gelecek “bu bir melek mi?”
diyecekler. O düzeydeki insânların en üstünü , akl-ı evvel akl-ı kül’ü meydana getiriyor. Her ne kadar akl-ı kül baba ise de nefsi kül’e nazaran, aklı evvele nazaran aklı kül evlât düzeyindedir. Çünkü aklı evvel diyelim ilk, aklı kül bu onun babası. Bu olayda aklı evvele nazaran oğul hükmünde, aşağıya göre aklı kül hükmünde. Ya’kûb (a.s.) mânâ yönüyle oğul hükmünde. 11 yıldızın ona secde etmesi, kendinin de onların üstünde bir hâlin yaşanmasından, vaki olmasından kaynaklanır.
Muhakkak şeytan insân için açık bir düşmandır. İşte Rabbin seni bunun için seçti. Eğer hadiselere dikkat edersek Yûsuf (a.s.) hiç onlara karşı gelmedi. O, biliyordu ki hakkın takdiri meydana gelecektir. Teslimiyyet gösterdi. Yâkub (a.s.) sabretti. İşte Rabbin seni bu iş için seçti.
O’nun ağlaması zâtının ağlaması değildir. “Fe sabrun cemil” in zatından’dır. O’nun hâli fiziki bir haldir. Rasûlüllah (s.a.v.) in oğlu öldüğünde “benim gözüm ağlar, özüm ağlamaz” dedi.
Yûsuf (a.s.) kıssasından alacağımız en büyük örnek rû’ya tabirleridir. 3 çeşit rû’ya vardır:
1-Rahmân-î rû’ya-lar
2-Nefsi, kendi benliğinden kaynaklanan rû’ya-lar. İyi yönlüde, kötü yönlü de olabilir.
3-Şeytani rûyalar.
Yûsuf (a.s.) kuyunun içine atıldı da. Niye sahraya atılmadı? Bunun hikmeti şudur; “lekad halâknel insâne fî ahseni takvim, sümme radednahu esfele sâfilîn.” (95/4-5)
“Biz insân-ı en güzel kıvamda halkettik, sonra onu aşağıların aşağısına reddettik” Hükmüyle “kuyunun” karşıtı; atıldığımız bu dünya’dır. Bu dünya’dan başını kaldıramadığı için dünyası kuyu hükmündedir. İçimizde de bir kuyu vardır. Ki, nefsin kardeşlerinin onu içine attığı kuyudur, oradan çıkmak için Allah’ın ipine sarılmak lâzımdır. “Ve’tasimû bi hablillâhi cemîan” (3/103) “Ve hepiniz Allah Teâlâ’nın ipine
sımsıkı sarılınız” Siz o ipe sarıldığınız sürede ancak kurtulursunuz. O kovanın ipine tutunup, kovanın içine oturursak; ne şekilde olursak olalım her halükârda yukarıdan çekerler. “Tutarsan tutulursun” hükmü İnsân-ı Kâmil’in ipine tutunup yukarıya çıkmak bura da ve heryerde geçerlidir. Bu kuyu öyle bir kuyuki şartlanmışlıklar, çevrenin tutumu bunlardan kurtulmak zor bir hâldir. Kuyunun içersinde meydana gelen durumda, sırtından onun gömleğini çıkardılar. Kana bulayıp babasına götürdüler. O hâliyle Yûsuf utandı ve kuyu içinde ne yapacağını bilemedi. Yûsuf (a.s.) ın boynunda asılı bir hamaylı varmış. Hamaylının içinde de bir gömlek. O anda Cebrâîl (a.s.) gelerek o boynundaki hamaylıyı açıp, içinden gömleği çıkartarak giydiriyor.
O gömlek nereden geldi? İbrâhîm (a.s.) ı ateşe atacakları zaman bir türlü ateşin hararetinden ateşe yaklaşamamışlar. Ne yapalım diyorlar? Aralarında istişare ederek Peygamberlerin hayâ ve utanma duyguları çoktur, eğer böyle bir hâli varsa onu utandırmak için üstünden elbiselerini çıkaralım diyorlardı. Peygamberi utandırıp rezil edelim deyip, onu halkın içinde soyuyorlar. O anda Cebrâîl (a.s.) cennetten bir gömlek getiriyor. İnce ve şeffaf fakat içini göstermiyor. Ona bu gömleği giydiriyor. İbrâhîm (a.s.)ı mancınığa koyup atarken, o kısacık zamanda Cebrâîl (a.s.) gelerek “bir şey istiyormusun?” diyor. “Hayır, istemem. Rabbim beni biliyor” diyor. 4 büyük melek gelerek, ona yardım etmek için izin istiyorlar. Hiç birini kabul etmiyor. “Aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azîm.” Diyerek hiç bir yardım istemiyor. Atıldığı ateş de ona yakîn ve imân gücü ile güllük, gülistanlık oluyor. Bu bahçe zâten onun gönlünde vardı.
“Sara” isminde bir hanım varmış. İbrâhîm (a.s.) ında ona muhabbeti olup, İbrâhîm (a.s.) ateşe atıldığı zaman o da kendini ateşe atıyor ve yanmıyor. Ateşin içinden birlikte çıkıyorlar. Sonra da evleniyorlar.”İshak” (a.s.) Sara hanımdandır. İbrâhîm (a.s.) ateşin içinde yanmıyor ancak omuzunda bir parça yerde ısı hissediyor. Bunu merak ediyorlar. İbrâhîm (a.s.) ın çocukluğunda babası put yaparmış. O da onları bir torba ile boynuna asar pazarda
satarmış. İşte o ısı torbanın ipinin asıldığı yermiş. İbrâhîm (a.s.) bunu bilmeden yaptığı halde bizlerin bile bile yaptığı isyanlar “şu şöyle olmasaydı! Bu niye böyle oldu?” gibi sözler İlâh-î hükme razı olmamaktır ve şirke benzemektedir. İbrâhîm (a.s.) ateşten çıktıktan sonra gömleği çıkarıp muhafaza ediyor. Daha sonra, onları ne kavmi ne de babası istemediler. “Burada durma seni öldürürüz” dediler. Onlarda kendilerine tâbi olan birkaç kişi ile birlikte, oradan ayrıldılar. İbrâhîm (a.s.) o gömleği İshak (a.s.) a verdi oradan Yâ’kub (a.s.) a, geçti, o da Yûsuf (a.s.) ın boynuna hamaylı şekliyle taktı.
“İbrâhîm (a.s.) hakkında daha geniş bilgi (6 Peygamber 3 İbrâhîm a.s.) kitabımızda bulabilirsiniz.” Mebdei ve sonu belli olan kervanlar vardır. Hacca gidebilen, Mısıra gidebilen, baş şehire gidebilen, bizi gönül âlemimize ulaştıran… Kervana katılarak, “tek bir’e” ulaşmak, Mısır’a sûltan olmak, sonra da hâlife olarak hayatını sürdürmek… İşte bu hâli ilerletip öne geçebilmek için gönül hâline ulaşmak gerekmektedir. Bizde ki gadab, buhul..gibi nefs-i emmâre’den sayılan nefs-î kardeşlerimiz, gönül hâline ve safvetine ulaşmamıza mâni olmak için türlü, türlü hilelerle bizleri engellemeye çalışıyorlar. Bu durumda gönül Yûsuf’unun selâmete çıkması için, üzerimizden bu vasıfların kalkması gerekiyor. Yûsuf’un kanlı gömleğini babalarına getirdikleri vakit “bu kan yalancıdır.” Ve yine içinden “bunasıl bir merhametli kurtmuş ki içindekini öldürmüş fakat gömlekte hiç yırtık yok.” Yûsuf’un kardeşleri geldiklerinde Ya’kûb (a.s.) “nefsiniz size ne kötü iş yaptırdı. Bana düşen güzel bir sabırdır. Sizin bu yaptıklarınızdan dolayı Allah’tan bana güzelce sabretmem için yardım diliyorum.”der. “Bu işi size nefsiniz yaptırdı.” demekle Ya’kûb (a.s.) bunu birimsel benliğimize atıyor. Fakat bu nefis bizde olan İlâh-î nefs değil, beşeriyetimizde olan nefstir. Büyüklerin dediği “beşeri nefs” ortadan kalkınca İlâh-î nefs kalır ki o da “nefiis” olur.
Cenâb-ı Hakk asıl olarak kendi özelliğinden bizlere verdi. Bir de insân’ın özelliğinden olanları da verdi. Burada “biz” ve “ben” dediğimiz nokta, 12 kardeş hükmünde olan,
bizlere atfedilen nefstir. Fakat bu düşünüş tarzının kendine mahsus istiklâlliği vardır. Biz burasını karıştırıyoruz. Nerede başlıyor, nerede bitiyor? Ne kadarına tesir edip değiştirebiliyoruz. Meselâ; bizim üzerimizde mutlak ve muâllâk kader vardır. Ehli sünnet dengeli bir yol tutar. Büyük hâdiseleri, kaderi mutlağa; küçük hadiseleri muâllâka atfeder. İstîdat, kabiliyyet, maharet birleşirse burada Âyet-i Kerîme’nin belirttiği “bunu size nefsiniz yaptırdı.” Bu hallerini sürdürürlerse ahirette cezası vardır, hallerini düzeltirlerse kendilerindeki izâfî benliği, İlâh-î benliğe ulaştırırlarsa ortada suçlanacak bir şey yoktur. Yakup (a.s.) bu hâlin onların nefsinden kaynaklandığını, ancak hadiseyi mutlak kadere bağlayarak Allah (c.c.)den güzel bir sabır istiyor. “Benim oğlumun bu sebeple başına belki daha iyi birşey gelecektir.” diyerek hakikatine vakıf olarak susuyor. “Bu ne güzel bir sabr, diye ona yöneliyor. Güzel sabırdan maksat, bu işin içinde nasıl bir kurt yeniği var ki, içindekini parçalamamış.” Diyerek İlâh-î bir hükmün tecelli ettiğini anlayarak susmayı tercih ediyor. Anladı ki bu mesele de Hakkın takdiri bu yöndedir ve bu sebeble Yûsuf’un kardeşlerine bir şey dememiştir. Âyet-i Kerîme’lerin üzerinde durarak, bunlarla bizlere ne deniyor diye sorduğumuzda, insân mâ’nevi lezzetini hissediyor. Mûsâ (a.s.) ın hayatı da tam, gerçek bir tarikat hayatını anlatan, bütün bir hâdisedir.
(Kaset A-(02/06/2,000) Cuma –İZMİR/Güzelyalı.
NOT=Bu sohbetler muhtelif yerlerde yapıldığından ve ayrı yerlerde de muhtelif kimseler olduğundan bazı mevzular, yeni gelenler içinde tekrarlanması gerekiyordu, ancak her tekrarda o mevzuun bir başka yönleri açılmaktadır. Bu yüzden onlarıda kayda aldım başınızı sıkarsa kusura bakmayın, Cenâb-ı Hakk cümlemize kolaylıklar nasib etsin.
Kûr’ân okurken veya bâtıni mânâları tahsil ediyorken, yapmamız gereken en büyük iş; Cenâb-ı Hakk o Âyet’ten veya Rasûlüllah (s.a.v.) in hadîslerinden neyi murad etmişse (o kelimelerden, o cümlelerden) biz onları aslı itibariyle anlamaya çalışalım. Ve Cenâb-ı Hakk’tan onu murad edelim.
Bizim anladığımız mânâlar değil de Cenâb-ı Hakk’ın muradı ne ise o Âyetin ve o hadîs’in üzerinde, o mânâyı anlayalım. İşte ancak o zaman Kûr’ân okunmuş olur. Kûr’ân bilindiği gibi, zâhirî mâ’nâsı; kıraat etmektir. Ama bâtınî mâ’nâsı zat mertebesinin izahları demektir. Bunun içersinde efâl, esmâ, sıfat, zat mertebeleri vardır. İnşeallah bunları da görmüş olacağız. Kûr’ân’ın te’vîli, orijinâl hâli vardır. Te’vil; evveline ulaşmak demektir. Cenâb-ı Hakk’ın Ümmü-l kitabta aslî mâ’nâsı nasıl ise, ilk var edildiği yere, gönlümüzde de oraya ulaşmaktır.