Velleżîne yasilûne mâ emera(A)llâhu bihi en yûsale veyaḣşevne rabbehum veyeḣâfûne sû-e-lhisâb(i)
Onlar, Allah'ın riayet edilmesini emrettiği haklara riayet eden, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkanlardır.
Ve onlar ki, Allah'ın riayet edilmesini emrettiği şeye riayet ederler ve Rablerine saygı gösterirler ve hesabın kötülüğünden korkarlar.
Ra'd Suresi 21. ayet, Allah'ın emirlerine uyma, akrabalık bağlarını gözetme, Allah'tan korkma ve ahiret hesabından çekinme gibi temel ahlaki ve itikadi kavramları içermektedir. Ayet, bu kavramlar aracılığıyla müminlerin vasıflarını ve ahiret bilincini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): V-s-l kökü, bir şeyin diğerine ulaşması, bitişmesi demektir. Ayetteki 'yasilûne' ifadesi, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri, yani akrabalık bağlarını, hakları ve Allah'a itaati birleştirmek, sürdürmek ve gözetmek anlamında kullanılmıştır. Bu, sadece fiziki birleşme değil, aynı zamanda manevi ve hukuki birleşmeyi de kapsar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Bu ayetteki 'yasilûne' ifadesi, 'sıla-i rahim' yani akrabalık bağlarını gözetmek ve onlara iyilik etmek mecazıyla kullanılmıştır. Allah'ın emrettiği şeyleri birleştirmek, O'nun emirlerine uymak ve hakları yerine getirmek demektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): V-s-l kökünden türeyen 'vasl' kavramı, Kur'an'da genellikle 'sıla-i rahim' bağlamında, yani akrabalık bağlarını sürdürme ve güçlendirme anlamında geçer. Ayetteki 'Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şey' ifadesi, bu sosyal ve ahlaki yükümlülüğün ilahi bir emir olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Emr (أمر), bir şeyi istemek, hükmetmek ve bir işi yapmak için talimat vermektir. Ayetteki 'emera' fiili, Allah'ın kullarına yönelik kesin ve bağlayıcı buyruklarını ifade eder. Bu buyruklar, sadece akrabalık bağlarını değil, genel olarak tüm ilahi hükümleri kapsar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Emr, Allah'ın kullarına yönelik şer'î hükümleridir. Ayetteki 'emera' ifadesi, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeylerin, yani O'nun şeriatının ve hükümlerinin yerine getirilmesi gerektiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Haşyet (خشية), ilimle birlikte olan korkudur. Yani, korkulan şeyin azametini bilmekten kaynaklanan bir korkudur. Ayetteki 'yahşevne Rabbehum' ifadesi, müminlerin Rablerinin büyüklüğünü ve kudretini idrak ederek O'ndan saygıyla korktuklarını, O'na karşı huşu duyduklarını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Haşyet, kalbin Allah'ın azametinden dolayı duyduğu bir ürperti ve korkudur. Bu, cehaletten kaynaklanan bir korku değil, bilakis Allah'ın ilmini ve kudretini bilmekten doğan bir saygı ve çekinmedir. Ayetteki kullanımı, müminlerin Allah'a karşı derin bir saygı ve sorumluluk bilinci taşıdığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Haşyet, Kur'an'da genellikle Allah'a karşı duyulan, bilgiye dayalı, saygılı ve huşu dolu bir korkuyu ifade eder. Bu, basit bir korkudan ziyade, Allah'ın yüceliğini ve gücünü idrak etmenin getirdiği bir ürpertidir. Ayetteki 'Rablerinden korkarlar' ifadesi, bu derin dini duyguyu yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Havf (خوف), bir şeyin kötü sonucundan duyulan endişedir. Ayetteki 'yehafûne sûe'l-hisâb' ifadesi, müminlerin ahiretteki kötü hesaptan, yani amellerinin kötü sonuçlarından dolayı duydukları endişeyi ve çekinmeyi belirtir. Bu, haşyetten farklı olarak, daha çok olumsuz bir sonuçtan kaçınma isteğiyle ilişkilidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Havf, bir şeyin olumsuz sonuçlarından çekinmektir. Ayetteki 'kötü hesaptan ürkerler' ifadesi, müminlerin ahiretteki sorgu ve yargılamanın olumsuz sonuçlarından, yani cezalandırılmaktan korktuklarını gösterir. Bu korku, onları salih amellere yöneltir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Havf kelimesi, Kur'an'da genellikle bir tehlike veya olumsuz bir durum karşısında duyulan endişeyi ifade eder. 'Sûe'l-hisâb' (kötü hesap) ile birlikte kullanıldığında, ahiretteki muhasebenin olumsuz sonuçlarından, yani cehennem azabından duyulan korkuyu açıkça belirtir. Bu, müminlerin ahiret bilincinin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hisâb (حساب), bir şeyi saymak, değerlendirmek ve karşılığını vermektir. Kur'an'da genellikle ahiret günündeki amellerin sorgulanması ve karşılığının verilmesi anlamında kullanılır. Ayetteki 'sûe'l-hisâb' (kötü hesap), bu sorgulamanın olumsuz sonuçlarını, yani cezayı ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hisâb, kıyamet gününde kulların amellerinin tartılması ve karşılığının verilmesidir. 'Sûe'l-hisâb' ise, kişinin amellerinin kötü çıkması ve ceza ile karşılaşması demektir. Ayet, müminlerin bu kötü sonuçtan çekindiklerini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hisâb, Allah'ın kullarını amellerinden dolayı sorguya çekmesi ve onlara hak ettikleri karşılığı vermesidir. 'Sûe'l-hisâb' ifadesi, bu sorgulamanın kişinin aleyhine sonuçlanması ve azaba uğraması anlamına gelir. Bu, müminlerin ahiret sorumluluğu bilincini pekiştirir.
Ra'd Sûresi
13.21- Onlar, Allah'ın riâyet edilmesini emrettiği haklara riâyet eden, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkanlardır.
“Onlar, Allah'ın riâyet edilmesini emrettiği haklara riâyet eden,” Kelamî açıdan bu ayet, müminlerin Allah’ın riayet edilmesini emrettiği haklara bağlı kaldıklarını ve bu hakları ihlal etmediklerini ifade eder. Allah’ın riayet edilmesini emrettiği haklar iki temel kategoriye ayrılabilir:
Allah’ın Hakları (Hukûkullah) Bunlar, Allah’ın insanlara yüklediği ibadetler ve dini vecibelerdir. Salat (namaz), savm (oruç), zekât, hac gibi farz ibadetler, Allah’a olan abdlığın bir gereğidir. Bu haklara riayet etmek, insanın Allah’a verdiği sözün ve ahdin bir göstergesidir. İmanın yalnızca dil ile ikrar değil, fiille de desteklenmesi gerekir.
İnsanların Hakları (Hukûk-ul-İbad) Bu, insanlar arasındaki hukukun korunmasını içerir. Adalet, kul hakkına riayet, yetimlerin ve mazlumların korunması, zulümden kaçınma ve emanetlere sahip çıkma gibi sorumluluklar bu kapsama girer. Bu hakları gözetmek, sadece dünyevi bir mesele değil, aynı zamanda ahiret açısından da büyük bir sorumluluktur. İnsanların birbirlerine karşı olan haklarını ihlal etmelerinin, Allah’ın huzurunda büyük bir sorumluluk gerektirdiğini ve ahirette bunlardan dolayı hesap verileceği vurgulanır.
Bu ayet, müminin hem Allah’a hem de insanlara karşı olan yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini ifade eder. İman, yalnızca kalpte bir tasdik değil, aynı zamanda sorumlulukları yerine getirmekle de tamamlanır.
İrfanî açıdan bu ayette, Allah’ın riayet edilmesini emrettiği haklar, yalnızca dışsal ibadetler ve toplumsal ilişkilerle sınırlı değildir. Bu haklar, insanın iç dünyasında da tecelli eder ve onun manevi yolculuğunda önemli bir rol oynar.
Allah’ın haklarına riayet etmek, insanın O’na olan yakınlığını ve irfan yolundaki seyrini belirleyen en önemli unsurlardan biridir. Bu haklar sadece fiziksel ibadetleri yerine getirmek değil, aynı zamanda kalbin arınmasını, nefsin tezkiyesini ve Allah’a yönelmesini içerir.
Kalbin Hakları
İmanın yalnızca dil ve bedenle değil, kalp ile de yaşanması gerekir. Allah’ın haklarına riayet etmek, kalbi şirkten, riyadan, nifaktan ve kötü düşüncelerden temizlemeyi gerektirir. Kalp ancak muhabbet, ihlas ve tevekkülle hakiki anlamda Allah’a yönelmiş olur.
Nefsin Hakları Allah'ın insana verdiği en büyük emanetlerden biri nefstir. Nefs, ruh taşıyan, şuur sahibi, tadan, anlam çıkarandır ve bu nedenle korunmalıdır. Nefs-i emmârenin heva ve heveslerine kapılmak, insanın özünde olan fıtri nefsin özüne aykırı bir hareket olarak görülür. Hakiki riayet, insanın nefs-i emmârenin arzularını değil, kamil insan olma hakikatini takip etmesiyle mümkündür.
Zahir ve Batın Dengesi İbadetlerin yalnızca zahiri bir şekil olarak yerine getirilmesi yeterli görülmez. Salat, yalnızca bedensel bir hareket değil, nefsin Allah'a secde edişidir. Savm, yalnızca aç kalmak değil, nefsin temizlenmesidir. Zekât, yalnızca maldan verilen bir pay değil, insanın nefsinden cimrilik ve dünya sevgisini arındırmasıdır. Dolayısıyla, Allah'ın riayet edilmesini emrettiği haklar, insanın dış dünyada ve iç aleminde yaşadığı bir denge halidir.
Allah'ın emrettiği haklara riayet etmek, müminin imanının ve abdlığının bir göstergesidir. İnsan, hem Allah'a karşı olan ibadet görevlerini yerine getirmeli hem de insanlar arasındaki hukuka riayet etmelidir. Allah'ın koyduğu düzene uymayan kişi, imanını eksik bırakmış olur ve ahirette bunun hesabını vermekle yükümlüdür.
Bu riayet yalnızca dışsal bir uygulama değil, insanın iç dünyasında da bir dönüşümü ifade eder. İnsan, nefsini terbiye ettikçe ve kalbini arındırdıkça, Allah'ın haklarını hakkıyla yerine getirmeye başlar. Hakikatin kapıları ancak bu içsel ve dışsal denge sağlandığında açılır.
Bu ayet hem zahiri hem batıni anlamda Allah'a ve var edilmişlere karşı sorumluluklarımızı hatırlatarak, müminin kendini sorgulaması ve hakiki bir teslimiyet içinde olması gerektiğini vurgulamaktadır.
“Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkanlardır” Kelamî açıdan bu ayet, Allah'a karşı derin bir saygı (haşyet) besleyen ve ahirette kötü hesaba çekilmekten korkan müminlerin vasfını ifade eder.
Haşyet, sıradan bir korku değil; bilinçli bir saygı ve derin bir kavrayış sonucu oluşan korkudur. Bu, bilgi ile bağlantılıdır: Bir kişi Allah'ın sıfatlarını, kudretini, ilmini ve adaletini ne kadar iyi kavrarsa, O'na karşı o kadar derin bir huşu duyar. Bu yüzden haşyet, bilgisiz bir korku değil; Allah'ın azametini ve kendi acziyetini idrak eden bir abdın, Allah'ı gücendirme ya da O'na layık olmama endişesiyle duyduğu derin bir saygıdır.
Haşyet ile birlikte zikredilen ikinci özellik, kötü hesaptan korkmaktır. Bu, kişinin sorumluluk bilincini gösterir. Hesap günü kesin bir hakikattir ve insan bu dünyada yaptığı her şeyin karşılığını görecektir. Mümin, amellerinin ahirette tartılacağını bilerek hareket eder ve kendini sürekli muhasebe eder.
Bu iki özellik—haşyet ve sorumluluk bilinci—imanın sahih olması için gereklidir. Yalnızca teorik bir kabul yeterli değildir; iman, amel ve sorumlulukla desteklenmelidir. Allah'a duyulan haşyet, insanın yalnızca bu dünyada değil, ebedi hayat için de bilinçli bir hazırlık içinde olmasını sağlar.
İrfanî açıdan haşyet, yalnızca Allah'ın azabından korkmak değil; aynı zamanda O'ndan uzak kalmaktan, O'nu hakkıyla tanıyamamaktan duyulan endişedir. Gerçek mümin, Allah'ın azametini ve sevgisini birlikte idrak eder. Haşyet, aşk ile korku arasında dengelenmiş bir halidir.
Bu korku, nefis terbiyesinin bir sonucudur. Abd, kendisini Allah'a yakınlaştıran her şeyle bağ kurmaya, O'ndan uzaklaştıran her şeyden sakınmaya başladığında gerçek haşyet hali doğar. Bu, sevgi ve marifetle derinleşen bir farkındalıktır.
İnsan, her anını Allah'ın huzurunda yaşadığının farkına vardığında, zamanını boşa harcamaktan, gaflete düşmekten, kibir ve dünya sevgisine kapılmaktan korkmaya başlar. Bu korku, sadece cehennem azabından kaçınma değil; Allah'a layık bir abd olamama endişesidir.
Gerçek korku, Allah'ın cemalinden ve rızasından mahrum kalma korkusudur.
Bu ayet, imanın bilgi ve sorumlulukla derinleştiğini gösterir. Haşyet, kuru bir korku değil; bilinçli bir farkındalıktır. Gerçek anlamda haşyet duyan bir abd, her anını Allah'a yakınlık içinde geçirir ve hesap gününe en güzel şekilde hazırlanır.
~~13.22~
وَالَّذٖينَ صَبَرُوا ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُنَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُولٰئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ
~ ~ ~
Kur’ân-ı Kerîm Türkçe okunuş: