Veyekûlu-lleżîne keferû levlâ unzile ‘aleyhi âyetun min rabbih(i)(k) kul inna(A)llâhe yudillu men yeşâu veyehdî ileyhi men enâb(e)
İnkar edenler diyorlar ki: "Ona (Muhammed'e) Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!" De ki: "Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir."
Yine o iman etmeyenler diyorlar ki: "Ona Rabbinden bir âyet indirilseydi ya." De ki: "Hakikaten Allah, dilediğini şaşırtır ve kendisine gönül vereni de hidayete erdirir."
Ra'd Suresi 27. ayet, inkarcıların mucize taleplerine karşı Allah'ın hidayet ve dalalet konusundaki iradesini vurgular. Ayet, 'küfür', 'ayet', 'dalalet' ve 'inabe' gibi temel kavramlar üzerinden imanın ve doğru yolun Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-f-r kökü, bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. Dini bağlamda ise, Allah'ın nimetlerini veya hakikati örtmek, inkâr etmek demektir. Ayetteki 'kefarû' ifadesi, peygamberin getirdiği hakikati ve mucize talepleriyle bu hakikati reddedenlerin durumunu anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'küfr', Kur'an'da 'şükr'ün zıttı olarak, Allah'ın lütuflarını ve hakikatini görmezden gelme, nankörlük etme anlamını taşır. Ayetteki kullanımı, peygamberin risaletini ve Allah'ın kudretini inkâr edenlerin tavrını yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ayet' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'ayet', inkarcıların peygamberden talep ettiği, onun doğruluğunu ispatlayacak harikulade bir mucize anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ayet' kelimesinin 'alamet' ve 'nişan' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, inkarcıların peygamberin risaletini tasdik edecek somut, olağanüstü bir delil beklentisini dile getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ayet'in açık bir alamet, delil ve ibret olduğunu belirtir. Kur'an'da hem evrensel işaretler hem de peygamberlere verilen mucizeler için kullanılır. Bu ayette, inkarcıların peygamberden talep ettiği, onun doğruluğunu kanıtlayacak özel bir mucizeyi ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'dalal' kelimesinin doğru yoldan sapmak, kaybolmak anlamına geldiğini belirtir. Allah'ın 'yudıllu' fiiliyle kullanılması, O'nun iradesiyle bir kimsenin hidayetten uzaklaşmasını ifade eder. Ayette, inkarcıların mucize taleplerine rağmen Allah'ın dilediğini saptırabileceği vurgulanır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'dalal'ın hidayetin zıttı olduğunu ve doğru yoldan ayrılmayı ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'yudıllu' fiili, Allah'ın mutlak iradesiyle, hakikati inkâr edenleri hidayetten mahrum bırakmasını anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dalal' kavramının Kur'an'da hem iradi sapmayı hem de Allah'ın iradesiyle gerçekleşen saptırmayı ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'yudıllu', Allah'ın dilediği kimseyi, kendi tercihleri ve inkarları sebebiyle hidayetten uzaklaştırmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hidayet'in lügatte yol göstermek, doğru yolu bulmak anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise Allah'ın kullarını hakka, imana ve doğru amellere yönlendirmesi demektir. Ayetteki 'yehdi', Allah'ın kendisine yönelenleri doğru yola iletme kudretini ve iradesini gösterir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hidayet'in, bir şeyi açıkça göstermek ve ona ulaştırmak olduğunu ifade eder. Ayetteki 'yehdi', Allah'ın, kendisine yönelen (enâbe) kullarına doğru yolu göstermesi ve onları hakikate ulaştırması anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'hidayet'in Kur'an'da 'dalalet'in zıttı olarak, Allah tarafından bahşedilen ilahi rehberlik ve doğru yolu bulma yeteneği olduğunu belirtir. Ayetteki 'yehdi', Allah'ın, samimi bir şekilde kendisine yönelenlere bu rehberliği lütfetmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'inabe'nin, bir şeye tekrar tekrar dönmek, yönelmek anlamına geldiğini belirtir. Dini bağlamda ise, günahlardan dönerek Allah'a yönelmek, O'na tevbe etmek ve O'nun rızasını aramaktır. Ayetteki 'enâbe', Allah'ın hidayetini hak edenlerin, samimi bir kalple O'na yönelenler olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'inabe'nin, Allah'a yönelmek, O'na dönmek ve O'nun emirlerine itaat etmek olduğunu açıklar. Ayetteki 'men enâbe' ifadesi, Allah'ın hidayetini lütfettiği kimselerin, kalben O'na yönelmiş, O'na teslim olmuş kişiler olduğunu belirtir.
Ra'd Sûresi
13.27- Ve yegûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetum mir rabbih, gul innallâhe yudıllu mey yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb.
Diyanet Meali:
13.27- “Kâfir olanlar diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi? De ki: Kuşkusuz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de hidayete erdirir."
“Kâfir olanlar diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Kelamî açıdan bu ayet, kâfirlerin Resûlullah'tan (sav) somut ve olağanüstü bir mucize beklentilerini ifade etmektedir. Mucize, aklın ve tabiat kanunlarının ötesinde gerçekleşen bir olaydır ve ancak resullerin haklılığını göstermek için Allah tarafından verilir. Ancak bu mucizeler, insanların keyfi taleplerine göre değil, Allah'ın hikmetine uygun olarak gerçekleşir.
Bu ayette geçen itiraz, müşriklerin ve inkârcıların kabul etmeme bahanesi olarak mucize talep etmeleridir. Oysa Allah, geçmiş nebilere birçok mucize vermiş, ancak inkâr edenler yine de inanmamışlardır. Bundan dolayı, mucizenin kalpleri gerçekten iman etmeye zorlayan bir unsur olmadığı görülür; çünkü iman etmeye yanaşmayanlar her türlü delili reddedebilir. Kur'an'ın kendisi en büyük mucizedir ve akıl sahipleri için yeterli bir delildir. Kur'an'ın dil ve anlam açısından benzersizliği, tarihin akışı içinde bozulmadan korunması ve getirdiği hükümlerin evrenselliği, en büyük mucize olarak kabul edilir. Dolayısıyla bu talep, gerçekten anlamak isteğinden değil, inkârı sürdürmek için bir bahane aramaktan kaynaklanmaktadır.
İrfanî açıdan bu ayet, inkâr edenlerin mucize beklentisinin içsel körlüklerinin ve kalplerindeki perdelerin bir göstergesi olduğunu bildirir. Gerçek mucize, insanın iç âleminde yaşadığı dönüşümdür. Kalbi uyanan bir insan için, dış dünyada olağanüstü bir şey görmesine gerek yoktur; çünkü idrak sahibi olan kişi, Allah'ın her an tecellilerini görür.
Bu ayette bahsedilen kâfirlerin talebi, onların maddeye ve gözle görülene bağlı kalmalarını gösterir. Oysa Allah'ın varlığını ve kudretini görebilmek için, kalp gözüyle bakmak gerekir. Anlayamayanlar, en büyük delili bile görseler iman etmezler, çünkü asıl körlük gözde değil, kalptedir.
Kur'an, insanın iç dünyasını aydınlatan ilahi bir sırdır. Her insanın içinde açığa çıkması gereken bir ilahi nur vardır ve en büyük mucize, insanın bu hakikati fark etmesidir. Bu yüzden Allah'ın en büyük ikramı, kalpleri diriltmesi, idrak ettirmesi ve insanın Allah'a yaklaşmasını sağlamasıdır. İnsan, Allah'ın ayetlerini ve kudretini dış dünyada aramak yerine, kendi nefsinde ve kalbinde keşfetmelidir. Gerçek iman, ancak içsel bir keşif ve manevi bir uyanış ile mümkündür. Bu yüzden, sadece maddi mucizeler beklemek, inkâr edenin gerçeği görememesinin bir sonucudur.
Sonuç olarak, bu ayet hem kelamî hem irfanî açıdan mucizenin mahiyetini ortaya koyar. Kelamî perspektiften mucize, Allah'ın hikmetiyle gerçekleşir ve inkârcılar bunu bahane olarak kullanır. İrfanî perspektiften ise asıl mucize, dış dünyada değil, insanın kalbinde gerçekleşen dönüşümdür. Kur'an'ın kendisi hem zahiri bir mucize hem de batıni bir nur kaynağıdır; onu idrak eden için en büyük delil, onu inkâr eden için ise aleyhine en büyük şahittir.
“De ki: Kuşkusuz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de hidayete erdirir." Kelamî açıdan bu ayet, hidayet (doğru yolu bulma) ve dalalet (sapma) kavramlarını Allah'ın iradesi çerçevesinde ele alır. Eş'arî kelamcıları, Allah'ın mutlak iradesini esas alarak, hidayetin ve dalaletin yalnızca Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiğini savunurlar. Bu anlayışa göre, insan doğru yolu bulamaz veya sapıklık içinde kalırsa, bu tamamen Allah'ın takdiri ile olur.
Ancak Mâtürîdî kelamcıları, insanın cüz'î iradesini vurgularlar. Onlara göre, Allah hidayeti dileyene doğru yolu gösterir, sapkınlığı seçene de o yönde fırsat tanır. Allah insanı doğru yola zorlamaz, ancak sapmayı isteyeni de kendi seçimleri doğrultusunda yönlendirir. Bu görüşe göre, insanın hidayet veya dalalete gitmesi kendi fiillerine bağlıdır, ama bu süreç yine Allah'ın kudreti ve iradesi çerçevesinde gerçekleşir.
Bu bağlamda ayet, Allah'ın hidayet ve dalaleti var etme sıfatının bir tezahürü olarak değerlendirilir. Allah, insanın kalbine iman nurunu ilham edebilir veya hakikati reddeden birinin kalbini karartabilir. Ancak bu süreç, ilahi adalet ve hikmetle uyumludur. Allah, hak edene doğru yolu gösterir, hak etmeyene de kendi seçtiği yol doğrultusunda gitmesine izin verir.
Bu ayet, Allah'ın iradesi ile insanın iradesi arasındaki ilişkiyi anlamada kritik bir noktadır. Eş'arîler, Allah'ın mutlak iradesini öne çıkarırken, Mâtürîdîler insanın iradesine bir alan tanır.
İrfanî açıdan bu ayet, hidayetin Allah'ın lütfu ve nuru olduğunu; dalaletin ise kişinin nefsinin perdeleriyle örtülü kalması olduğunu bildirir. Allah'ın iradesiyle doğru yolu bulan kişi, hakikati içsel bir keşif yoluyla idrak eder. Allah'a yönelen kimse, Allah'ın nuruyla hakikati görmeye başlar. Allah, zatına yönelenleri hidayete erdirir, çünkü hidayet kalbin aydınlanması ve marifet nuruyla dolmasıdır. Bu yüzden, ilahi rehberlik kişinin içsel dönüşümünün bir sonucudur.
Dalalet ise, nefsin perdeleriyle karanlıkta kalmasıdır. Kişi, benliğine, hevalarına ve dünya sevgisine kapılırsa, ilahi hakikatten uzaklaşır. Bu uzaklaşma, Allah'ın onu cezalandırması değil, kendi kalbinin nurdan mahrum kalmasının bir sonucudur.
Bu ayette "kendisine yöneleni" hidayete erdirdiği belirtilirken, Allah'ın zatına yönelen her talibe hakikate ulaştıracağı ifade edilir. Tasavvufta, hakikati arayanın önündeki engeller kaldırılır, kalbi açılır ve marifet kapıları ona gösterilir. Ancak nefsinin arzularına köle olan, batıl yolda ısrar eden kişiler kendi içlerindeki bu eğilim nedeniyle ilahi nurdan mahrum kalır.
Bu bakış açısıyla, hidayet zahirî değil, bâtınî bir açılım ve idrak halidir. İnsan nefsinin ve aklının ötesine geçerek, kalp gözüyle hakikati görmeye başladığında hidayete ermiş olur.
Sonuç olarak bu ayet, Allah’ın hidayet ve dalalet üzerindeki mutlak tasarrufunu ifade ederken, irfanî açıdan hidayetin, kişinin iç dünyasındaki dönüşüm ve nefsini aşmasıyla gerçekleştiğini vurgular.
~~13.28~
اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
~ ~ ~
Kur’ân-ı Kerîm Türkçe okunuş: