Meśelu-lleżîne keferû birabbihim(s) a'mâluhum keramâdin(i)şteddet bihi-rrîhu fî yevmin ‘âsif(in)(s) lâ yakdirûne mimmâ kesebû ‘alâ şey-/(in)(c) żâlike huve-ddalâlu-lba'îd(u)
Rablerini inkar edenlerin durumu şudur: Onların işleri, fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer. (Dünyada) kazandıkları hiçbir şeyin (ahirette) yararını görmezler. İşte bu, derin sapıklıktır.
İbrâhîm Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(18) Meselullezîne keferû bi rabbihim a’mâluhum ke remâdinişteddet bihir rîhu fî yevmin âsıfin, lâ yakdirûne mimmâ kesebû alâ şey’in, zâlike huved dalâlul baîd.)
“Rabblerini inkâr edenlerin durumu tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde edemezler.
İşte asıl uzak sapıklık budur.” Eşya dediğimiz ve atomlardan meydana gelen sûretler Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın esmâ-i ilâhiyyesinin zuhurlarıdır. Bunu böyle anladığımız anda eski bakış açımıza göre madde olarak zannettiklerimizin hepsi yok olmuş olur. Bu yok oluş idrâkte olan bir yok oluştur, çünkü biz bunun idrâkine varsak dahi maddenin maddeliği devâm eder. Bunların rûhu ve nûru olduğunu ve bunların oluşturduğu atomsal bir yapı olduğunu düşündüğümüz anda işte bu idrâk tamamen değişecektir. Bu idrâkin birinci aşamasıdır ve ifâdesi “la fâile illâllah” tır.
Bu idrâkin ikinci aşamasında insân gibi şuurlu varlıkların da kendilerine ait bir kimliklerinin olmadığını oradaki varlığın Hakk’ın varlığı olduğu idrâk edildiğinde “küllü men aleyhâ fân” (Rahmân, 55/26) hakîkâti ortaya gelmiş olur.