İçeriğe atla
İbrâhîm 19Cüz 13 · Sayfa 258

İbrâhîm Sûresi 19. Âyet

ابراهيم

Sohbete sor

Elem tera enna(A)llâhe ḣaleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i)(c) in yeşe/ yużhibkum veye/ti biḣalkin cedîd(in)

Allah'ın, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yarattığını görmedin mi? Dilerse sizi giderir ve yeni bir halk getirir.

İbrâhîm Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(19) (E lem tere ennallâhe halakas semâvâti vel arda bil hakkı, in yeşa’ yuzhibkum ve ye’ti bi halkın cedîd.)

“Gökleri ve yeri gerçekten Allah'ın halkettiğini görmedin mi? O dilerse sizi yok edip yepyeni bir halk getirir.” Kûr’ân-ı Kerîm’deki bütün Âyetlerin ve Sûrelerin kendine has yapıları vardır, fakat genel olarak bizler bu ifâdeleri çok basit anlatım biçimleri içerisinde ele alıp kullanmaktayız oysa Cenâb-ı Hakk (c.c.) bu özelliklerin ortaya çıkması için Kûr’ân-ı Kerîm’in kardeşi olan insânı zuhura getirmiştir. Bu âlemde sâdece Kûr’ân-ı Kerîm

olsaydı diğer varlıklar hiçbir şey anlamazlardı, bunun yanında sâdece insân olsaydı bu âlemde o da bir işe yaramazdı.

Kûr’ân-ı Kerîm’in dışı hareketsiz içi hareketlidir, insânın ise dışı hareketli içi hareketsizdir, bu iki varlık birbirleriyle ünsiyet ettiklerinde dışarıda içleride hareketlenmektedir. Kûr’ân-ı Kerîm’in dışı rafta durduğu sürece hiç ses çıkarmadan öylece sessizce durur, ama ele alınıp açıldığında ve okunmaya başlandığında içindeki mânâlar hareketlenerek zuhura çıkmaya başlar. İmamlardan Mûsâ Kâzım hz. leri gençliğinde Kûr’ân-ı Kerîm okurken çok fazla anlamadan okuyormuş ancak üzerinde çok uzun süreler çalıştıktan sonra ve Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın açmasıyla her okuduğunun gözünün önünde canlandığını belirtmiştir. Ve işin aslında bizlerin okuduğunu zannettiği Kûr’ân-ı Kerîm bize okunmaktadır, biz sâdece onu lisâna getirmekteyiz. Bir başka yön ile bizim rûhaniyetimizden okuyan Hakk’ın kendisidir beşeriyetimiz den dinleyende biz oluyoruz. Bu beşeri şartlanmalardan dolayı biz kendimizi Hakk’tan ayrı zannediyoruz oysa O’ndan gayrı değiliz. İşte Kûr’ân-ı Kerîm’i okuyanında dinleyenin de Hakk’ın ta kendisi olduğunu idrâk ettiğimiz zaman Âyet ve Sûrelerin mânâlarını çözmeye başlıyoruz.

İşte Kûr’ân-ı Kerîm’in içerisinde öyle mânâlar vardır ki yeterki bizler onları ortaya çıkarmaya başlayalım.

Geçmişte olan bu hâdiseyi bizler görmedik fakat Cenâb-ı Hakk (c.c.) burada görmedin mi? dediğine göre bunu görmemiz gerekli demek ki. Bu hâdiseyi görmek demek kendi şuhudumuzda müşahedeye geçirmek demektir. “E lem tere” ifâdesi de görmeyenler için bu durumda artık beşeri anlamda “elem” olur.

Bu Âyette Allah (c.c.) ın yapmış olduğu şey bir başka mertebe tarafından anlatılmaktadır. Bu anlatımın Rahmâniyyet mertebesinden yapıldığını düşünebiliriz çünkü sıfât mertebesinden zât mertebesinin işlediği bir fiil gözümüzün önüne sergilenmektedir ki, burası da zâten

hakîkât-i Muhammediyyedir. Ve yine dikkât edersek hakîkât-i Muhammediyye den sûret-i Muhammediyyeye anlatılmaktadır ve oradanda bizlere intikal etmektedir.

“Halketti” yâni Hâlik ismi ile zuhur etti mânâsınadır yoksa olmayan bir şeyleri yaratmak değildir çünkü bir şeyi yaratılması demek onu yaratacak olanda o şeyin olmaması ve bir başka (haşâ) Allah’tan onun alınarak ortaya getirilmesi demektir ve ehlullah’ın dediği gibi “kamûsu aşktan yaratma kelimesi kaldırılmıştır.” Onun karşılığı zuhur ve tecellidir. Çünkü mutlak mânâda yokluk diye bir şey yoktur, “mutlak yokluk” denilen ifâdede ebeden bir hareket olmaz. Bütün âlem Allah (c.c.) ın varlığı ile doludur. Zuhur ve tecelli ise bu programları izâfi yokluk halinde olan varlıkların açığa çıkmasıdır. Zâhiri bilimsel ifâdelerde dahi belirtildiği üzere “yok olan bir şey var olmaz, var olan bir şey dahi yok olmaz.” Arapça kelimelerin bu şekilde değişik mânâlar içerecek şekilde tercümelerinin yapılması mertebeler îtibarıyla Âyetlere bakıştan kaynaklanmaktadır, çünkü “yaratma” ifâdesi şeriat mertebesinde kabul gören bir ifâdedir ancak şeriat’tan târikata geçilince yavaş yavaş anlayış değişmeye başlar, hakîkât mertebesinde ise “yaratma” kelimesi ortadan kalkar.

“Halâka” mâzi kelimesi olduğundan anlam şöyle olur, “Cenâb-ı Hakk (c.c.) bunun mâzide programını yaptı sen bunu görmedin mi?” Bütün âlemlerde Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın esmâ-i ilâhiyyesinin zuhuru vardır ve bu zuhurda ancak tabiat üzerine olmaktadır ve orada faaliyetini sürdürmektedir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)