Velekad erselnâ min kablike fî şiye'i-l-evvelîn(e)
Ey Muhammed! Andolsun, senden önceki topluluklara da peygamber gönderdik.
Andolsun, senden önceki milletler arasında da peygamberler gönderdik.
Bu ayet, peygamberlerin geçmiş ümmetlere gönderilmesi geleneğini vurgulayarak, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) risaletinin yeni bir olgu olmadığını, aksine önceki peygamberlerin tebliğ metodolojisiyle benzerlik taşıdığını dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Özellikle 'irsal' ve 'şiya'' kavramları, bu sürekliliği ve çeşitliliği ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl' kelimesini bir şeyi serbest bırakmak, göndermek olarak açıklar. Kur'an bağlamında ise, Allah'ın peygamberleri insanlara bir mesajla göndermesi, onları elçi tayin etmesi anlamında kullanılır. Ayetteki 'erselnâ' fiili, Allah'ın geçmiş ümmetlere peygamberler gönderme eylemini, yani risalet görevini üstlenmesini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'risâlet'i, bir şeyi bir yerden başka bir yere ulaştırmak olarak tanımlar. Peygamberlerin risaleti ise, Allah'ın emir ve yasaklarını insanlara ulaştırma görevidir. Ayetteki 'erselnâ' fiili, bu ilahi görevin, yani peygamberlerin gönderilmesinin, Hz. Muhammed'den (s.a.v.) önce de var olan bir sünnetullah olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rasûl' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini inceler ve 'irsâl' fiilinin, Allah'ın insanlarla iletişim kurma ve onlara doğru yolu gösterme iradesinin bir tezahürü olduğunu belirtir. Ayetteki 'erselnâ', bu ilahi iradenin geçmişte de aktif olduğunu, peygamberlerin gönderilmesinin Allah'ın değişmez bir yasası olduğunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kabl' kelimesinin zaman ve mekan açısından öncelik bildirdiğini belirtir. Ayetteki 'min kablike' ifadesi, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) peygamberliğinden önceki zaman dilimini net bir şekilde ortaya koyar ve bu döneme gönderilen peygamberlere atıfta bulunur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kabl' ve 'ba'd' kelimelerinin zıt anlamlı olduğunu ve bir şeyin diğerinden önce veya sonra gelmesini ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'min kablike', Hz. Muhammed'in (s.a.v.) risaletinin, kendisinden önceki peygamberlerin gönderilmesi geleneğinin bir devamı olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'şîa' kelimesini 'fırka' ve 'cemaat' olarak açıklar. Ayetteki 'şiya'l-evvelîn' ifadesi, geçmişteki farklı ümmetleri, yani peygamberlerin gönderildiği çeşitli insan topluluklarını kasteder. Bu, risaletin tek bir topluluğa özgü olmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şîa' kelimesinin bir kişiye veya görüşe tabi olan grup anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da ise genellikle farklı inançlara sahip topluluklar veya geçmiş ümmetler için kullanılır. Ayetteki 'şiya'l-evvelîn', önceki dönemlerde yaşamış, kendi peygamberlerine tabi olmuş veya karşı çıkmış farklı toplulukları ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'şîa' kelimesinin 'birbirini takip eden gruplar' veya 'benzer topluluklar' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fî şiya'l-evvelîn' ifadesi, peygamberlerin farklı zamanlarda, birbirini izleyen veya farklı özelliklere sahip olan geçmiş ümmetlere gönderildiğini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'evvel' kelimesinin 'önce gelen' veya 'ilk olan' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'el-evvelîn' ifadesi, Hz. Muhammed'den (s.a.v.) önceki dönemlerde yaşamış olan nesilleri ve ümmetleri kapsar, böylece risaletin tarihsel sürekliliğini pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'evvel' kelimesinin 'başlangıç' ve 'öncelik' anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayetteki 'el-evvelîn', geçmişteki ümmetlerin, yani ilk dönemlerde yaşamış olan toplulukların genelini ifade eder ve Allah'ın onlara da peygamberler gönderdiğini belirtir.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu âyetler de Zâtî’dir. Cenâb-ı Hakk Resûlüne (s.a.v.).
Evvelki kavimlerin de kendilerine gönderilen resûllerle alay etmiş olması, Efendimiz (s.a.v.) açısından bir tesellîdir; çünkü inkârcıların alaycı tutumu, onun risâlet görevindeki bir eksiklikten değil, onların tarih boyunca değişmeyen kötü ahlakından kaynaklanmaktadır.
Resûllerle alay edenler iki kısımdır. Birinci kısım, hakîkati kabul etmek istemez ve hakîkati getiren resûllerle alay ederek, kendi bâtıl inançlarını korumaya çalışır. İkinci kısım ise, resûllerin getirdiği hakîkati anlayamadıkları için, bu hakîkati küçümseyerek ve alaya alarak kendi cehâletlerini gizlemek isterler. Halbuki hakîkat, onların alaylarından münezzehtir ve er ya da geç gâlip gelecektir.
Yâsîn Sûresi 36/30 âyetinde Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: “Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.” Örneğin, inkârcılar Nûh (a.s.) ile gemi inşaatı sırasında (bkz. Hûd Sûresi 11/38), Mûsâ (a.s.) ile mûcizeler gösterdiği sırada (bkz. Zuhruf 43/47) alay etmişlerdir.
Bu alaycı kimselerin âkıbetini En’âm Sûresi 6/10 âyeti bizlere bildirmektedir; meâlen: “Andolsun, senden önce de nice peygamberlerle alay edildi. Fakat alay ettikleri şey, alay edenleri çepeçevre kuşatıverdi.” (Ayrıca, bkz. Enbiyâ 21/41). " T.O.C.C."
كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۙ
~ ~ ~
Kezâlike neslukuhu fî kulûbil mucrimîn.
Böylece onu mücrimlerin kalplerine sokarız.