İnnâ nahnu nezzelnâ-żżikra ve-innâ lehu lehâfizûn(e)
Şüphesiz o Zikr'i (Kur'an'ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.
Hiç şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.
Hicr Suresi'nin 9. ayeti, Kur'an'ın ilahi menşeini ve korunmuşluğunu vurgulayan temel bir ifadedir. Ayet, 'indirme' ve 'koruma' fiilleri üzerinden, Kur'an'ın Allah tarafından vahyedildiğini ve kıyamete kadar tahrifattan uzak kalacağını dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nüzûl' kelimesinin yukarıdan aşağıya inişi ifade ettiğini belirtir. 'Tenzîl' (نَزَّلْنَا) ise, bir şeyi parça parça, tedricen indirmek anlamına gelir ki bu, Kur'an'ın yirmi üç yıllık bir süreçte indirilme şeklini tam olarak yansıtır. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın ilahi kaynaktan, belirli bir düzen ve hikmetle indirildiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nazzalnâ' fiilini 'enzelnâ' (indirdik) anlamında kullanır, ancak 'tef'îl' babının (نَزَّلْنَا) tedricilik ve tekerrür ifade ettiğine işaret eder. Bu, Kur'an'ın bir defada değil, zaman içinde ve olaylara göre indirildiğini gösterir, bu da ayetin bağlamında Kur'an'ın ilahi müdahale ile aşamalı olarak vahyedildiğini pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nüzûl' kavramının Kur'an'da Allah'ın insanlığa olan mesajını iletme eylemini ifade ettiğini belirtir. 'Tenzîl' formu, bu ilahi iletişimin sürekli ve kesintisiz bir süreç olduğunu vurgular. Ayetteki 'nazzalnâ' ifadesi, Kur'an'ın sadece bir kitap olarak değil, aynı zamanda Allah'ın insanlıkla olan aktif ve sürekli iletişiminin bir tezahürü olarak indirildiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zikr' kelimesinin hem hatırlama hem de şeref ve yücelik anlamlarına geldiğini belirtir. Kur'an'a 'zikr' denilmesi, onun insanlara unuttukları hakikatleri hatırlatması, öğüt vermesi ve aynı zamanda Allah katındaki yüce makamını ve şerefini ifade etmesindendir. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın sadece bir metin değil, aynı zamanda bir rehber ve şeref kaynağı olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zikr' kelimesinin Kur'an'da 'kitap' ve 'öğüt' anlamlarında kullanıldığını açıklar. Bu ayette 'el-zikr' ile kastedilenin Kur'an'ın kendisi olduğunu ve onun insanlara doğru yolu gösteren bir hatırlatıcı ve öğüt verici olduğunu belirtir. Bu bağlamda, 'el-zikr' Kur'an'ın temel işlevini ve mahiyetini özetler.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zikr'in Kur'an'da birçok anlamda kullanıldığını, bunlardan birinin de 'kitap' olduğunu ifade eder. Ayrıca 'zikr'in şeref ve yücelik anlamı da taşıdığını belirtir. Ayetteki 'el-zikr' ifadesi, Kur'an'ın hem ilahi bir kitap olduğunu hem de onu okuyan ve ona uyanlar için bir şeref ve yücelik vesilesi olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hıfz' kelimesinin bir şeyi unutmaktan ve kaybolmaktan korumak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lehâfizûn' ifadesi, Allah'ın Kur'an'ı hem lafız hem de mana olarak her türlü tahrifattan, değiştirmeden ve eksiltmeden koruyacağını kesin bir dille ifade eder. Bu, Kur'an'ın ilahi güvence altında olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hıfz'ın bir şeyi muhafaza etmek, korumak ve gözetmek anlamlarına geldiğini açıklar. Ayetteki 'lehâfizûn' ifadesi, Allah'ın Kur'an'ı kıyamete kadar bozulmadan, değiştirilmeden ve unutulmadan kalmasını sağlayacağını vurgular. Bu, Kur'an'ın eşsiz bir ilahi koruma altında olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hıfz'ın bir şeyi zayi olmaktan ve bozulmaktan korumak olduğunu ifade eder. 'Hâfız' ismi, koruyan ve muhafaza eden anlamına gelir. Ayetteki 'lehâfizûn' ifadesi, Allah'ın Kur'an'ı hem insanların hafızalarında hem de yazılı metinlerde koruyarak, onun aslının bozulmadan kalmasını garanti ettiğini gösterir.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu âyet-i kerîmenin kaynağı da Zât mertebesidir. Kur’ân, Hakk’ın kelâmıdır, O’nun tarafından inzâl edilmiştir (indirilmiştir) ve O’nun hıfzı (koruması) altındadır.
Kur’ân’ı indirmekten kasıt, Zât mertebesinden sûret âlemine ma’nâsını hafifleterek göndermek demektir. Eğer bu hafifletme olmasa ve Kur’ân Zât mertebesindeki hâliyle bizlere gelmiş olsa, O’ndan hiçbir şey anlayamazdık.
Kur’ân’ın Zât mertebesinden (Ümmü’l Kitâb’dan) mertebe mertebe nüzûlünü birinci âyetin yorumunda îzâh etmiştik, dileyenler oraya bakabilir.
“Zikir” kelimesi lügatte “hatırlamak” ve “anmak” ma’nâ-sına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’e “Zikr” denilmesinin bir sebebi, insâna unuttuğu kendine âit hakîkatleri Hakk’ın onunla hatırlatmasından dolayıdır.
Ancak, “Zikir” yalnızca Kur’ân-ı Kerîm ile sınırlı olmayıp, başta Hz. Resûlullâh (s.a.v.) olmak üzere, İnsân-ı Kâmil’leri ve onların kaynağını Hakk’tan alan sözlerini de kapsamına alır. " T.O.C.C." Terzi Baba, Kur’ân-ı Kerîm’de Tespih ve Zikir isimli kitâ-bının 4’üncü sayfasında zikri şöyle tanımlar:
Zikir, şuurlu varlıkların (insân) kendi hakîkatleri yönünden hakîkat-i ilâhiyye’yi özlerinden hatırlamalarıdır. (" İz- -T-B- ")
“Zikri Biz koruyacağız” ifâdesini birbirini tamamlayan dört farklı yönden düşünebiliriz:
Birinci ma’nâsı, mushâf-ı şerîf’in tahrîf edilmekten korunacak olmasıdır; yâni inkârcıların ona sonradan bazı ilâveler yapmasına, içinden bölümler çıkarmasına veya mevcûd ifâdeleri değiştirmesine engel olunacaktır.
İkincisi, Kur’ân âyetlerinin ifâde ettiği ma’nâların Cenâb-ı Hakk’ın bizlere aktarmayı murâd ettiği şekliyle korunacak olmasıdır. Kur’ân belirli gruplar tarafından ma’nâ yönünden tahrîf edilse de, kıyâmete kadar onu Hakk’ın murâd ettiği şekliyle anlayan, bu ma’nâları kalbinde muhâfaza edip tâliplilerine anlatan Allâh ehli kimseler bulunacaktır.
Üçüncüsü, Zât-ı İlâhî tarafından gönüllerine “Zikir” indirilmiş olan, “Kur’ân-ı Nâtık” yâni “Konuşan Kur’ân” da denilen İnsân-ı Kâmillerin, başta Resûlullâh (s.a.v.) olmak üzere, Hakk’ın muhâfazası altında olmasıdır.
Dördüncüsü, mânâ âlemine dönük ilâhî hakîkatlerin ehil olmayanlardan korunması ve yalnızca ona lâyık olarak açılmasıdır. " T.O.C.C."
Âyet 10
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ
~ ~ ~
Ve le kad erselnâ min kablike fî şiyaıl evvelîn.
Ve ant olsun ki senden önceki geçmiş topluluklara da (peygamber) gönderdik.
Âyet 11
وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
~ ~ ~
Ve mâ ye’tîhim min resûlin illâ kânû bihî yestehziûn.
Kendilerine gelen Resûllerden alay etmedikleri hiç kimse olmadı.