Żerhum ye/kulû veyetemette'û veyulhihimu-l-emel(u)(s) fesevfe ya'lemûn(e)
Bırak onları yesinler (içsinler), yararlansınlar; emelleri onları oyalayadursun. İleride (gerçeği) bilecekler.
Onları bırak yesinler, içsinler, zevk alsınlar; arzu onları oyalasın ilerde bileceklerdir.
Hicr Suresi'nin 3. ayeti, inkarcıların dünya hayatına olan düşkünlüklerini ve ahireti unutup boş ümitlerle oyalanmalarını ele almaktadır. Ayet, onların bu geçici zevklerinin ve aldanışlarının sonucunda karşılaşacakları akıbeti vurgulayarak bir tehdit ve uyarı içermektedir. Dilbilimsel olarak, fiillerin emir ve muzari formları ile 'emel' kavramının semantik derinliği dikkat çekicidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'vezera' (وذر) fiilinin 'terk etmek, bırakmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'zerhum' ifadesi, Allah'ın inkarcıları dünya zevkleriyle baş başa bırakmasını, onlara mühlet tanımasını ifade eder. Bu, bir nevi tehdit ve uyarı niteliğindedir; zira bu bırakışın sonunda bir ceza gelecektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zerhum' ifadesini 'onları kendi hallerine bırak' şeklinde açıklar. Bu, Allah'ın onlara karşı sabrını ve mühletini gösterir. Ancak bu mühlet, onların dünya hayatına dalmalarına izin vermekle birlikte, nihayetinde karşılaşacakları akıbetin bir öncüsüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ekl' (أكل) kelimesinin genel olarak yeme ve içme eylemini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ye'külû' ifadesi, inkarcıların dünya nimetlerinden pervasızca ve sorumsuzca faydalanmalarını, ahireti düşünmeden sadece anlık zevk peşinde koşmalarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ekl'in sadece fiziki yemekle sınırlı olmadığını, aynı zamanda bir şeyden faydalanma ve tüketme anlamlarını da içerdiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların dünya hayatının geçici zevklerine dalmalarını, bu zevkleri doyasıya yaşamalarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'metâ'' (متاع) kelimesinin 'faydalanılan şey' anlamına geldiğini ve genellikle geçici olan dünya nimetleri için kullanıldığını belirtir. 'Yetemetta'û' fiili, inkarcıların dünya hayatının geçici zevklerinden faydalanmalarını, bu zevklerle oyalanmalarını ifade eder. Bu faydalanma, ahiret endişesi taşımayan bir keyif sürmeyi ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'metâ'' kavramının Kur'an'da genellikle 'geçici dünya zevkleri' veya 'faydasız şeyler' anlamında kullanıldığını vurgular. Ayetteki 'yetemetta'û' fiili, inkarcıların dünya hayatının aldatıcı ve geçici nimetlerine kanmalarını, bu nimetlerle oyalanarak asıl hedeften sapmalarını sembolize eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'lehv' (لهو) kelimesinin 'oyalanma, eğlence' anlamına geldiğini ve genellikle faydasız veya boş işlerle meşgul olmayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yülhîhimu' fiili, ümidin (emel) inkarcıları dünya işleriyle meşgul ederek ahiretten ve gerçeklerden uzaklaştırmasını, onları gaflete düşürmesini anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'lehv'in 'bir şeyi unutturan, meşgul eden' anlamında kullanıldığını açıklar. Burada 'emel'in (ümit) inkarcıları oyalayarak, onlara uzun ömür ve dünya nimetleri vaat ederek ahiret hazırlığından alıkoyduğunu, onları gaflet içinde bıraktığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'emel' (أمل) kelimesini 'uzun ümit, beklenti' olarak tanımlar ve genellikle dünya hayatına dair bitmek bilmeyen arzuları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-emel', inkarcıların dünya hayatına dair bitmek bilmeyen, aldatıcı ve boş ümitlerini temsil eder. Bu ümitler onları ahiretten alıkoyar ve gaflete sürükler.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'emel'in Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla, yani dünya hayatına aşırı düşkünlük ve ahireti unutmaya yol açan uzun ve boş ümitler anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'el-emel', inkarcıların dünya hayatının geçici zevklerine kapılıp, ölüm ve ahiret gerçeğini göz ardı etmelerine neden olan aldatıcı beklentilerini ifade eder.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilm' (علم) kelimesinin 'bir şeyi olduğu gibi idrak etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'se-ya'lemûn' ifadesi, inkarcıların şu anki gafletlerinden sonra, ahirette veya ölüm anında gerçekleri acı bir şekilde öğreneceklerini, yani dünya hayatındaki yanılgılarının farkına varacaklarını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ya'lemûn' fiilinin burada 'ileride bilecekler, anlayacaklar' anlamında olduğunu açıklar. Bu, bir tehdit ve uyarıdır; inkarcıların dünya hayatındaki tutumlarının yanlışlığını ve bunun sonuçlarını er ya da geç idrak edeceklerini ifade eder. Bu idrak, genellikle ceza ile birlikte gerçekleşecektir.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Âyette, Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine bir hitap ve emir vardır: “Sen teblîğ görevini yaptın. Artık onları içine düştükleri gaflet uykusunda öylece bırak (terk et) ve onları Bana havâle et. Orada hayalî nîmetlerle ve nefsânî boş emellerle meşgûl olarak (Hakk’ı unutmuş bir hâlde) ömür sermâyelerini tüketsinler. Bir gün ölüm gelecek ve onları saran gaflet uykusundan sıçrayarak uyanacaklar. İşte o zaman cennet ehline verilen nîmetleri ve cehennem ehline verilecek azâbı müşâhedeli olarak bilecekler ve (bir önceki âyette ifâde edildiği gibi) derin bir pişmanlık duyacaklar.” Yâni o kimselerin ezelî isti’dâdında küfürden îmâna dönmek yoktur ve bu sebeple “Ve sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn” “Onları uyarsan da uyarmasan da birdir; îmân etmezler!” (Yâ’sin 36/10) Bu âyette “kader sırrı”na bir işâret vardır. Âyet-i kerîmeden, Efendimiz (s.a.v.)’in tebliğde bulunduğu kişilerin durumunu (ezelî isti’dâdını) önceden bilmediği, ancak teblîğden sonra Cenâb-ı Hakk’ın kendisine i’şârî olarak bu kişilerin îmân etmeyeceğini bildirdiği anlaşılmaktadır. " T.O.C.C." Şimdi, Fusûsu’l Hikem Üzeyr (a.s.) Fassı’ndan enbiyâ’nın teblîğ sırasında kader sırrından perdeli oluşuna dâir bir bölümü ilgisi dolayısıyla buraya aktaralım (A.A.K. Şerhi, Cilt 3, Sayfa 87).
Umûmu da'vete me'mûr olan enbiyâ, halktan ba'zılarının hidâyete kâbiliyyeti olup, ba'zılarının olmadığını bildiklerinden, hidâyete ehliyeti olanları görüp da'vet etmek ve ehliyeti olmayanlar hakkında beyhûde zahmet ve meşakkat çekmemek için, sırr-ı kadere ıttılâ'ı (bilgi sahibi olmayı) taleb ederler. Velâkin mücâzât-i ibâd (kulların cezalandırılması), onların a'mâllerine ve enbiyâya itâat ve isyânlarına ve îman ve küfürlerine mukâbil câri (geçerli) olduğundan; ve bu iki fırkanın birbirinden ayrılması ve zâtında saâdete kâbiliyyeti olan kimselerin, da'vet-i enbiyâya icâbeti sebebiyle, saâdeti zâhir olarak mesrûr (sevinçli) olacak şeyle cezâ (karşılık) olunması; ve zâtında şekâveti (mutsuzluğu) muzmer (gizli) olan kimselerin, enbiyâya inkârları hasebiyle, bâtınlarındaki şekâvetleri zâhir olarak nâhoş şeyle mücâzât kılınması muktezî (gerekli) bulunduğundan, kendilerine emr-i da'vette (davet emrinde) fütûr (gevşeklik) gelmemek için enbiyâ (a.s.) hîn-i da'vette (davet zamanında) sırr-ı kaderden muhtecib oldular (perdelendiler).
Âyet 4
وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ
~ ~ ~
Ve mâ ehleknâ min karyetin illâ ve lehâ kitâbun ma’lûm.
Helâk ettiğimiz her memleketin mutlaka bilinen bir yazısı (belli vakti) vardır.