İçeriğe atla
Hicr 3Cüz 14 · Sayfa 262

Hicr Sûresi 3. Âyet

الحجر

Sohbete sor

Żerhum ye/kulû veyetemette'û veyulhihimu-l-emel(u)(s) fesevfe ya'lemûn(e)

Bırak onları yesinler (içsinler), yararlansınlar; emelleri onları oyalayadursun. İleride (gerçeği) bilecekler.

Hicr Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Âyette, Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine bir hitap ve emir vardır: “Sen teblîğ görevini yaptın. Artık onları içine düştükleri gaflet uykusunda öylece bırak (terk et) ve onları Bana havâle et. Orada hayalî nîmetlerle ve nefsânî boş emellerle meşgûl olarak (Hakk’ı unutmuş bir hâlde) ömür sermâyelerini tüketsinler. Bir gün ölüm gelecek ve onları saran gaflet uykusundan sıçrayarak uyanacaklar. İşte o zaman cennet ehline verilen nîmetleri ve cehennem ehline verilecek azâbı müşâhedeli olarak bilecekler ve (bir önceki âyette ifâde edildiği gibi) derin bir pişmanlık duyacaklar.” Yâni o kimselerin ezelî isti’dâdında küfürden îmâna dönmek yoktur ve bu sebeple “Ve sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn” “Onları uyarsan da uyarmasan da birdir; îmân etmezler!” (Yâ’sin 36/10) Bu âyette “kader sırrı”na bir işâret vardır. Âyet-i kerîmeden, Efendimiz (s.a.v.)’in tebliğde bulunduğu kişilerin durumunu (ezelî isti’dâdını) önceden bilmediği, ancak teblîğden sonra Cenâb-ı Hakk’ın kendisine i’şârî olarak bu kişilerin îmân etmeyeceğini bildirdiği anlaşılmaktadır. " T.O.C.C." Şimdi, Fusûsu’l Hikem Üzeyr (a.s.) Fassı’ndan enbiyâ’nın teblîğ sırasında kader sırrından perdeli oluşuna dâir bir bölümü ilgisi dolayısıyla buraya aktaralım (A.A.K. Şerhi, Cilt 3, Sayfa 87).


Umûmu da'vete me'mûr olan enbiyâ, halktan ba'zılarının hidâyete kâbiliyyeti olup, ba'zılarının olmadığını bildiklerinden, hidâyete ehliyeti olanları görüp da'vet etmek ve ehliyeti olmayanlar hakkında beyhûde zahmet ve meşakkat çekmemek için, sırr-ı kadere ıttılâ'ı (bilgi sahibi olmayı) taleb ederler. Velâkin mücâzât-i ibâd (kulların cezalandırılması), onların a'mâllerine ve enbiyâya itâat ve isyânlarına ve îman ve küfürlerine mukâbil câri (geçerli) olduğundan; ve bu iki fırkanın birbirinden ayrılması ve zâtında saâdete kâbiliyyeti olan kimselerin, da'vet-i enbiyâya icâbeti sebebiyle, saâdeti zâhir olarak mesrûr (sevinçli) olacak şeyle cezâ (karşılık) olunması; ve zâtında şekâveti (mutsuzluğu) muzmer (gizli) olan kimselerin, enbiyâya inkârları hasebiyle, bâtınlarındaki şekâvetleri zâhir olarak nâhoş şeyle mücâzât kılınması muktezî (gerekli) bulunduğundan, kendilerine emr-i da'vette (davet emrinde) fütûr (gevşeklik) gelmemek için enbiyâ (a.s.) hîn-i da'vette (davet zamanında) sırr-ı kaderden muhtecib oldular (perdelendiler).



Âyet 4

وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ

~ ~ ~
Ve mâ ehleknâ min karyetin illâ ve lehâ kitâbun ma’lûm.

Helâk ettiğimiz her memleketin mutlaka bilinen bir yazısı (belli vakti) vardır.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)