İçeriğe atla
Hicr 4Cüz 14 · Sayfa 262

Hicr Sûresi 4. Âyet

الحجر

Sohbete sor

Vemâ ehleknâ min karyetin illâ velehâ kitâbun ma'lûm(un)

Helak ettiğimiz her memleketin mutlaka bilinen bir yazısı (belli vakti) vardır.

Hicr Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bu, Zâtî bir âyettir. “Ehleknâ”nın sonundaki “” takısı “Biz” anlamına gelir. Kelimenin tamamı “Bizim helâk ettiğimiz” ma’nâsındadır. “Allâh tek olduğuna göre, âyette neden ‘Ben’ yerine ‘Biz’ denmiş?” diye sorulursa, bunun iki yönden îzâhı vardır: Birincisi, “bu işi esmâ ve sıfâtlarımla birlikte yaptık” anlamını belirtmek içindir. İkincisi, “bunu Zâtî tecellî mahallim olan İnsân-ı Kâmil’imle birlikte yaptık” demek içindir.

Her kavmin eceli ve âkıbeti, Hakk’ın ezelî ilminde malûm ve muayyendir. Bu ilimler “kitâbun ma’lûm”da yâni Levh-i Mahfûz’da yazılıdır. Cenâb-ı Hakk Ahadiyyet mertebesinden Vâhidiyyet mertebesinde tenezzül ettiğinde kendindeki tüm esmâ ve sıfâtların ilmî sûretleri ile bunların isti’dâd ve kâbiliyetleri açığa çıkarak Hakk’ın ma’lûmu olmuş ve o kitâba yazılmıştır. “İlim ma’lûma tâbî’dir” denilen saha burasıdır. Varlık âleminde zuhûra gelen her izâfî varlığın hakîkati buraya dayanmaktadır.

Tüm bu varlıkların Zât mertebesinde toplu olarak bir ilmî sûreti (programı) vardır, buna a’yân-ı sâbite denir. Tek tek varlıkların ilmî programına ise ayn-ı sâbite denir. Her bir “ayn”ın kendine has bir isti’dâdı ve kâbiliyyeti vardır. Bu isti’dâd ve kâbiliyyetler ceâl edilmemiştir (sonradan yapılmamıştır); bunlar, şuûnât-ı Zâtiyyeden (Zâtın iç halleri, nitelikleri) olup, Zât ile berâber kadîmdirler. Bu sebeple, isti’dâd ve kâbiliyyette cebr yâni zorlama yoktur.

Cenâb-ı Hakk her “ayn”ın isti’dâd ve kâbiliyyetine dair ilmi kendisinden alıp, o “aynı” bu isti’dâd ve kâbiliyyete uygun bir sûrette halk etmiş ve zuhûra getirmiştir. Yâni Cenâb-ı Hakk, hiçbir ferdin veya topluluğun saâdeti ve şekâveti konusunda onlara cebretmemiştir. Cebr varsa, o varlığın kendinden kendinedir, çünkü kendisi hakkındaki malûmatı Hakk’a veren odur ve zuhûr talep eden de odur. Helâk olan kavimlerin hâli de böyledir; Cenâb-ı Hakk onları kendi amelleri sebebiyle helâk etmiştir. Yâhut, işledikleri amellerle Hakk’ı kendilerini helâk etmeye onlar cebretmiştir.

T.O.C.C. Not: Bu husûsta daha geniş îzâhat 39’uncu âyetin yorumunda gelecektir. Ayrıca, Fusûs’ül Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinin Mukaddime’sinin (8)’inci bölümüne bakılabilir.

Âyete enfüsî yönden bakarsak, “karyet” “şehir” veya “şehir halkı”, kişinin nefsi ve onun üzerinde yaşayan kuvvelerdir. “Ehleknâ” nefsin mânevî dönüşümünü ifâde eder. Evvelâ ondaki emmârelik ve levvâmelik hükümleri, daha sonra gaflet hâli (mâsivâ ile meşgûl olma hâli) ve nihâyet izâfî benlik anlayışı helâk olur ve kişi “fenâ”ya ulaşır. Sondaki “nâ” takısı bu dönüşümün Zâtî bir yardımla mümkün olabileceğinin ifâdesidir. Bu işin “kitâbun ma’lûm”da olması, belirli bir ilâhî sistem içerisinde ve kişinin ayn-ı sâbitesi çerçevesinde vakti geldiğinde oluşmasıdır, diyebiliriz. " T.O.C.C."


Âyet 5

مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ

~ ~ ~
Mâ tesbiku min ummetin ecelehâ ve mâ yeste’hırûn.

Hiçbir toplum ecelini geçemez ve ondan geri de kalamaz.