İçeriğe atla
Hicr 53Cüz 14 · Sayfa 265

Hicr Sûresi 53. Âyet

الحجر

Sohbete sor

Kâlû lâ tevcel innâ nubeşşiruke biġulâmin ‘alîm(in)

Onlar, "Korkma, biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz" dediler.

Hicr Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Beşîr” “müjdeleyici” ve “nezîr” “uyarıcı” Hakk’ın resûl-lerinin vasıflarındandır. Bunlar aynı zamanda Kur’ân-ı Kerîm’in de vasıflarındandır (Fussilet 41/4). Beşîr genelde cemâli yönden, nezîr ise celâlî yönden haber vermek olarak anlaşılır. Ancak, Nisâ Sûresi 4/138 âyetinde beşîr kelimesi fiil hâliyle azâbı müjdelemek anlamında yâni celâlî bir oluşumu bildirme şeklinde de geçer: “Beşşiril munâfikîne bi enne lehum azâ-ben elîmâ” “Müjdele münâfıklara ki onlara elîm bir azâb var.” Okuduğumuz âyet-i kerîmede İbrâhîm (a.s.) ve eşine cemâlî yönden sevindirici bir haber, bir müjde verilmektedir.

Enfüsî yönden bakarsak: Sâlik, zikirler ve sâlih amellerle nefsinin kötü ahlâklarından temizlendikçe kalbinde îmân nûru parlamaya ve ilâhî hakîkatler onda “Âlim” esmâsı yönüyle tecellî etmeye başlar. Tasavvuf büyükleri bu oluşumu “veled-i kalbî” veya “veled-i mânevî”nin doğumu olarak ifâde etmiştir.

Tıpkı çocuğun ana rahminde cismânî olarak doğması gibi, veled-i kalb de salikin bâtınında, kalbin “rahîm”inde doğar. O, çocuk gibi saf, mâsum ve nefsânî kirlerden arınmıştır. Çocuk nasıl zaman içerisinde büyür, olgunlaşır ve gelişirse, veled-i kalb de öyledir, ancak büyümesi için ibâdet, zikir ve tefekkür ile beslenmesi gerekir.

Hud sûresi 11/71 âyetinde bu olayın devâmı şöyle geçmektedir:

Vemreetuhu kâimetun fe dahıket fe beşşernâhâ bi ishâka ve min verâi ishâka ya’kûb” “İbrâhîm’in zevcesi de ayakta dinliyordu ve bunu duyunca güldü. Ona İshâk’ı müjdeledik, İshâk’ın arkasından da Yakûb’u.” Görüldüğü gibi burada müjdelenen çocuk İshâk (a.s.)’dır. İshâk, İbranice’de “O gülüyor” anlamına gelir. Ebced değeri (170) olup, Kur’ân’da (17) defâ zikredilir. Her iki sayının da rakamlarının toplamı (1+7=8)’dir ki İbrâhîmiyet mertebesinin sayısal değeridir. İshâk (a.s.)’ın hem cismen hem de mânen oraya bağlı olduğuna işâret eder. Kur’ân-ı Kerîm’de İshâk (a.s.)’ın İbrâhîm (a.s.)’a ilâhî bir bağış olduğu (En’âm 6/84; İbrâhîm 14/39; Meryem 19/49; Enbiyâ 21/72; Ankebût 29/27), sâlihlerden olduğu (Enbiyâ 21/72) ve mübârek kılındığı (Sâffât 37/113) ifâde edilir İshâk (a.s.)’ın ardından Yâkûb (a.s.)’ın geleceği de müjdelenmiştir. Yâkûb, İbrânice’de “topuk tutan” ya da “yerine geçen” anlamındadır. İkiz kardeşi Esav’ın topuğunu tutarak dünyâya geldiği ve onun ilk oğul olma hakkını aldığı için böyle anıldığı rivâyet edilmektedir. Yâkûb kelimesinin ebced değeri (188)’dir. Rakamlarını toplarsak (1+8+8=17) edir ki İshâk (a.s.)’a ve o kanaldan da İbrâhîmiyet mertebesine bağlı olduğunun tasdîkidir. (188)’in içinde iki adet (8) vardır, (17)’nin rakamlarının toplanması ile üçüncü (8) elde edilir. Bu, Yâkûb (a.s.)’ın İbrâhîm ve İshâk (a.s.) ile birlikte Benî İsrâil’in üç büyük atasından üçüncüsü olduğunun işâretidir. Bu üç peygamberin isimleri birlikte ve sırasıyla Kur’ân’da (8) yerde zikredilmektedir (En’âm 6/84; Hûd 11/71; Yûsuf 12/6, 38; Meryem 19/49; Enbiyâ 21/72; Ankebût 29/27; Sâffât 37/113; Sâd 38/45). " T.O.C.C." Yâkûb (a.s.)’a dâir ilâve bazı bilgileri Terzi Baba’nın 22-Yûsuf Sûresi isimli kitâbının 5 ve 6’ıncı sayfalarından özet olarak buraya aktaralım.


Yâkûb (a.s.)’ın lâkabı İsrâil’dir. “İsr” “gece yürüyen” demektir. Zâhiren bu isim Yâkûb (a.s.)’ın kardeşi Esav’ın hışmından kaçarken hem görünmemek hem de sıcaktan korunmak amacıyla gece yolculuk yapmasını ifâde etmektedir. İbrâni dilinde “İsr” kelimesinin diğer bir ma’nâsı da “abdullâh” ve “saffetullâh”tır. İki ma’nâyı birleştirince “İsr”, “Allâh’ın gece yürüyen saf ve temiz kulu” olur.

Zâhiren, Yâkûb (a.s.)’ın soyundan gelenleri “Benî İsrâil” denir. Bâtınen ise, geceleri kalkıp zikirlerle, dûalarla ve ibâdetlerle Hakk’a “yürüyen”, Allâh-ı Teâlâ’nın ef’âl, esmâ ve sıfât mertebelerinden kullarıdır. Bu kimselerin Hakk’a doğru olan yürüyüşleri yere paralel, “sırât-ı müstakîm” üzere olan düz bir seyrdir.

Bir de Hakk tarafından “yürütülen” Hakîkat-i Muhammedî mensûbu kulları vardır ki onların lâkabı “Esrâ”dır. Onların seyri yere paralel değil, yerden göğe doğru, helezon şeklinde olan “sırâtullâh” mi’râc seyridir.

İsr” ve “Esrâ” arasında büyük fark vardır, biri dervişliğin başlangıcı, diğeri ise netîcesidir. Birinde kul kendi çabası ile yürür, diğerinde ise lûtf-u ilâhî olarak Hakk kulunu kendi yürütür. Yâni kulu ile birlikte âlemlerini seyretmek için kendi yürür.


Bu konunun daha geniş îzâhını almak isteyenler Terzi Baba’nın 6-Mübarek Geceler ve Bayramlar, 12-Terzi Baba (1) ve Necm Sûresi, 22-Yûsuf Sûresi, 37-Necm Sûresi (53) ve 38-İsrâ Sûresi isimli kitaplarını inceleyebilir.

Özetlersek, âyet-i kerîmede Yâkûb (a.s.)’ın doğacağının müjdelenmesi, gerçek dervişlik yaşantısının ve tarîkat mertebesinin başlayacağının müjdelenmesidir. " T.O.C.C."


Âyet 54

قَالَ اَبَشَّرْتُمُون۪ي عَلٰٓى اَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ

Kâle e beşşertumûnî alâ en messeniyel kiberu fe bime tubeşşirûn.

İbrahim, “Bana yaşlılık gelip çatmış iken beni mi müjdeliyorsunuz? Bana neyi müjdeliyorsunuz?” dedi.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)