Velekad na'lemu enneke yadîku sadruke bimâ yekûlûn(e)
Andolsun, onların söyledikleri şeylerden dolayı göğsünün daraldığını biliyoruz.
Gerçekten biliriz ki, onların söylediklerine göğsün daralıyor.
Hicr Suresi 97. ayet, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) müşriklerin sözleri karşısında yaşadığı sıkıntıyı dile getirmektedir. Ayet, Allah'ın bu durumu bildiğini vurgulayarak, Peygamber'e (s.a.v.) teselli ve destek sunmaktadır. Anahtar kavramlar, bu psikolojik durumu ve ilahi bilgiyi dilbilimsel derinliğiyle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim (علم), bir şeyin hakikatini idrak etmek ve onu olduğu gibi bilmektir. Bu ayetteki 'na'lemu' (نَعْلَمُ) ifadesi, Allah'ın, Peygamber'in (s.a.v.) kalbindeki sıkıntıyı ve müşriklerin sözlerinin sebep olduğu üzüntüyü tam ve eksiksiz bir şekilde kuşattığını, hiçbir detayını kaçırmadığını belirtir. Bu, sadece bir bilgi değil, aynı zamanda bir teselli ve destek vaadidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İlim (علم), bir şeyin künhüne vakıf olmaktır. Ayetteki 'na'lemu' (نَعْلَمُ) fiili, Allah'ın, Peygamber'in (s.a.v.) 'sadrunun daralması' (يَضِيقُ صَدْرُكَ) durumunu, yani içsel sıkıntısını ve bu sıkıntının nedenlerini tüm boyutlarıyla bildiğini ifade eder. Bu bilgi, yüzeysel bir bilgi değil, derinlemesine ve kuşatıcı bir bilgidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ilm' (علم) kavramı, genellikle Allah'ın mutlak ve her şeyi kuşatan bilgisi bağlamında kullanılır. Bu ayetteki 'na'lemu' (نَعْلَمُ) ifadesi, Allah'ın, Peygamber'in (s.a.v.) yaşadığı içsel sıkıntıyı ve müşriklerin sözlerinin olumsuz etkisini tam olarak bildiğini, bu durumun Allah'ın bilgisi dışında kalmadığını vurgular. Bu, ilahi bir gözetim ve şefkat göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Daralma (ضيق), bir şeyin genişliğinin azalması, sıkışması anlamına gelir. Ayetteki 'yadîku sadruke' (يَضِيقُ صَدْرُكَ) ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) kalbinin, müşriklerin inkarcı ve alaycı sözleri karşısında hissettiği manevi sıkıntıyı, tahammülünün azalmasını ve üzüntüyü mecazi olarak anlatır. Bu, fiziksel bir daralma değil, ruhsal bir bunalımdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Arapçada 'sadır' (صدر) kelimesi, bazen kalbi ve ruhu ifade etmek için kullanılır. 'Yadîku sadruke' (يَضِيقُ صَدْرُكَ) ifadesi, mecazi bir anlatım olup, Peygamber'in (s.a.v.) kalbinin, müşriklerin sözleri yüzünden üzüntü ve sıkıntı ile dolduğunu, tahammül sınırının zorlandığını belirtir. Bu, bir tür ruhsal bunalımın ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Daralma (ضيق), hem maddi hem de manevi anlamda kullanılır. Ayetteki 'yadîku sadruke' (يَضِيقُ صَدْرُكَ) ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) kalbinin, müşriklerin inkarcı ve alaycı sözleri karşısında hissettiği manevi sıkıntıyı, üzüntüyü ve tahammül güçlüğünü anlatır. Bu, bir nevi ruhsal bunalım ve keder halidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sadır (صدر), insanın göğüs kafesi içinde bulunan kalbi ve ruhu ifade eder. Kur'an'da sıkça insanın duygusal ve düşünsel merkezi olarak kullanılır. Bu ayetteki 'sadruke' (صَدْرُكَ) ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) iç dünyasını, kalbini ve ruhunu temsil eder. Müşriklerin sözlerinin doğrudan bu manevi merkeze etki ederek onda sıkıntıya yol açtığını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sadır (صدر), bir şeyin ön kısmı ve başlangıcı anlamına gelir. İnsan için ise kalbin bulunduğu yerdir ve mecazi olarak insanın iç dünyasını, sırlarını ve duygularını barındıran yerdir. Ayetteki 'sadruke' (صَدْرُكَ) ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) kalbini ve ruhunu ifade eder; müşriklerin sözlerinin bu iç dünyada yarattığı sıkıntıyı vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'sadır' (صدر) kelimesi, genellikle insanın iç dünyasını, duygularını, düşüncelerini ve inançlarını barındıran bir merkez olarak kullanılır. 'Sadrunun daralması' (يَضِيقُ صَدْرُكَ) ifadesi, Peygamber'in (s.a.v.) kalbinin, müşriklerin olumsuz sözleri karşısında hissettiği derin üzüntüyü, sıkıntıyı ve ruhsal bunalımı açıkça ortaya koyar. Bu, sadece fiziksel bir organ değil, manevi bir merkezdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), söz söylemek, ifade etmek anlamına gelir. Ayetteki 'yakûlûne' (يَقُولُونَ) fiili, müşriklerin Peygamber'e (s.a.v.) karşı sarf ettikleri inkarcı, alaycı ve yalanlayıcı sözleri ifade eder. Bu sözler, sadece basit ifadeler değil, Peygamber'in (s.a.v.) kalbini daraltan, onu üzen ve davasına karşı çıkan düşmanca ifadelerdir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kavl (قول), dil ile ifade edilen her türlü sözdür. Bu ayetteki 'yakûlûne' (يَقُولُونَ) ifadesi, müşriklerin Peygamber'e (s.a.v.) yönelik olarak kullandıkları, onun peygamberliğini inkar eden, Kur'an'ı yalanlayan ve ona iftira atan sözleri kapsar. Bu sözler, Peygamber'in (s.a.v.) manevi yükünü artıran ve onu üzen ifadelerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kavl' (قول) kavramı, sadece söz söylemek değil, aynı zamanda bir duruşu, bir inancı veya bir iddiayı ifade etmek için de kullanılır. Bu ayetteki 'yakûlûne' (يَقُولُونَ) ifadesi, müşriklerin İslam'a ve Peygamber'e (s.a.v.) karşı olan düşmanca tutumlarını ve bu tutumlarını dile getirdikleri sözleri temsil eder. Bu sözler, Peygamber'in (s.a.v.) misyonunu engellemeye yönelik birer araçtır.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bu, Zâtî bir âyettir. Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine hitap edilmektedir. Yaşanan hâlden Hakk’ın haberdâr olduğu bildirilmektedir. Sonraki iki âyette ise Risâlet mertebesine ve onun şahsında bu âyeti okuyan herkese neler yapması gerektiği bildirilecektir.
Âyetin zâhirî ma’nâsı açıktır. Karşımızda bir sahne vardır. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) etrafındaki insânlara canla başla İslâm’ı anlatmaktadır. Ancak muhâtab olduğu kimseler, duyduklarını inkâr etmekle kalmayıp Efendimiz’e (s.a.v.) yaralayıcı sözler de söylemektedir. Bu durum Efendimiz’i (s.a.v.) üzmekte ve kalbinde bir darlık hâsıl etmektedir.
Ancak, burada bahsedilen, nefsî ma’nâda bir üzüntü değildir. Hakîkat nûruyla, inkâr ve cehâletin zulmeti arasındaki uyumsuzluktan hâsıl olan bir mânevî sıkıntıdır. Bir başka yönüyle, inkâr edenlerin karşılaşacakları kötü âkıbeti bilmesi sebebiyle hâsıl olan bir üzüntüdür.
“Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş” o yüce peygamber, kendisine eziyet edenlerden dahi rahmetini esirgememiştir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.), Tâif'teki teblîğ ziyâretinde şehir halkı tarafından taşlanarak oradan kovulmuştu. Vücûdu yaralı, ayakkabıları kan içindeyken, Cebrâîl (a.s.) çevredeki dağları o insânların başına geçirmeyi teklif ettiğinde, o yüce Peygamber, intikâm yerine merhamet ve şefkati tercih ederek: “Hayır, belki Allâh onların nesillerinden kendisine ibâdet edecek kimseler çıkarır”, diyerek dûa etmişti.
A’râf sûresi 7/2 âyetinde Cenâb-ı Hakk Efendimiz’e (s.a. v.) “senin görevin Kur’ân ile uyarmak ve mü’minlere öğüt vermektir, bundan dolayı gönlünde bir sıkıntı olmasın” buyurarak, ona inkârcıların tavırlarına üzülmemesini öğütlemiştir.
Tâ-Hâ Dûresi 20/25 âyetinde, Mûsâ (a.s.)’ın, “rabbişrah lî sadrî” yâni “Rabbim! Göğsüme genişlik ver,” diye duâ ettiği beyân buyrulur. Zâhiren bakıldığında, bu duâ ile Mûsâ (a.s.), Risâlet vazîfesini yerine getirirken karşılaşacağı zorluk ve eziyetlere karşı Rabb’inden sabır, metânet ve cesâret talep etmektedir. Bâtınen ise, ilâhî hakîkatleri idrâk edebilecek genişlikte bir gönül talep etmektedir. Çünkü dar bir gönül ve sınırlı bir idrâkle bu hakîkatleri kavrayabilmek mümkün değildir.
Koskoca bir Ulü’l-Azm peygamber Mûsâ (a.s.) göğsünün açılması için duâ ederken, Efendimiz (s.a.v.)’e İnşirâh sûresinin başındaki Zâtî âyette (94/1), “E lem neşrah leke sadrek” “Biz senin göğsünü açmadık mı?” diye hitap edilmektedir. Bu ikisi arasında çok büyük mertebe farkı olduğu açıktır.
Burada, amacımız peygamberler arasında bir ayrım yapmak değil, onların temsîl ettikleri mertebeleri ve bu mertebeler arasındaki farklılıkları tespit etmeye çalışmaktır. Tâ-Hâ 20/25 âyeti Mûsâ (a.s.)’ın şahsında esmâ mertebesinin, İnşirâh 94/1 âyeti ise Efendimiz’in (s.a.v.) şahsında Zât mertebesinin yaşantısı bizlere târif edilmektedir. Bunların her ikisi de İslâm binâsının katlarıdır, hepsi bize âittir, arada ayrılık gayrılık yoktur.
Âyette tasvîr edilen sahneye bir de enfüsî yönden bakalım. Burada tarîkat mertebesinde yaşayan bir sâlikin yaşantısının tasvîr edildiğini düşünebiliriz. Bu kişi daha tam ma’nâ-sıyla yakîn hâline ulaşmamış, “gökte Allâh, yerde kul” anlayışı üzere, yâni ikilik üzere yaşamını sürdürdüğünden, enfüste ve âfakta muhâtap olduğu inkârcıların gaflet ve cehâletinin, Hakk’ın ezelî ilminde mukadder olanın zuhûrundan ibâret olduğunu henüz fark edememektedir. Yaşadığı üzüntü ve gönül darlığı bundan kaynaklanmaktadır. Esmâ mertebesi itibâriyle yaşanan bu duygusallık hâli, Hakk ve hakîkat yolunda aşılması gereken nefis perdelerinden biridir. Bu perdenin nasıl aşılacağı veya açılacağı bir sonraki âyette îzâh edilmektedir. " T.O.C.C."
Âyet 98
فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ
Fe sebbih bi hamdi rabbike ve kun mines sâcidîn.
O halde, Rabbini hamd ile tesbîh et ve secde edenlerden ol.