İçeriğe atla
Hicr 97Cüz 14 · Sayfa 267

Hicr Sûresi 97. Âyet

الحجر

Sohbete sor

Velekad na'lemu enneke yadîku sadruke bimâ yekûlûn(e)

Andolsun, onların söyledikleri şeylerden dolayı göğsünün daraldığını biliyoruz.

Hicr Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bu, Zâtî bir âyettir. Ulûhiyyet mertebesinden Risâlet mertebesine hitap edilmektedir. Yaşanan hâlden Hakk’ın haberdâr olduğu bildirilmektedir. Sonraki iki âyette ise Risâlet mertebesine ve onun şahsında bu âyeti okuyan herkese neler yapması gerektiği bildirilecektir.

Âyetin zâhirî ma’nâsı açıktır. Karşımızda bir sahne vardır. Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) etrafındaki insânlara canla başla İslâm’ı anlatmaktadır. Ancak muhâtab olduğu kimseler, duyduklarını inkâr etmekle kalmayıp Efendimiz’e (s.a.v.) yaralayıcı sözler de söylemektedir. Bu durum Efendimiz’i (s.a.v.) üzmekte ve kalbinde bir darlık hâsıl etmektedir.

Ancak, burada bahsedilen, nefsî ma’nâda bir üzüntü değildir. Hakîkat nûruyla, inkâr ve cehâletin zulmeti arasındaki uyumsuzluktan hâsıl olan bir mânevî sıkıntıdır. Bir başka yönüyle, inkâr edenlerin karşılaşacakları kötü âkıbeti bilmesi sebebiyle hâsıl olan bir üzüntüdür.

Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş” o yüce peygamber, kendisine eziyet edenlerden dahi rahmetini esirgememiştir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.), Tâif'teki teblîğ ziyâretinde şehir halkı tarafından taşlanarak oradan kovulmuştu. Vücûdu yaralı, ayakkabıları kan içindeyken, Cebrâîl (a.s.) çevredeki dağları o insânların başına geçirmeyi teklif ettiğinde, o yüce Peygamber, intikâm yerine merhamet ve şefkati tercih ederek: “Hayır, belki Allâh onların nesillerinden kendisine ibâdet edecek kimseler çıkarır”, diyerek dûa etmişti.

A’râf sûresi 7/2 âyetinde Cenâb-ı Hakk Efendimiz’e (s.a. v.) “senin görevin Kur’ân ile uyarmak ve mü’minlere öğüt vermektir, bundan dolayı gönlünde bir sıkıntı olmasın” buyurarak, ona inkârcıların tavırlarına üzülmemesini öğütlemiştir.

Tâ-Hâ Dûresi 20/25 âyetinde, Mûsâ (a.s.)’ın, “rabbişrah lî sadrî” yâni “Rabbim! Göğsüme genişlik ver,” diye duâ ettiği beyân buyrulur. Zâhiren bakıldığında, bu duâ ile Mûsâ (a.s.), Risâlet vazîfesini yerine getirirken karşılaşacağı zorluk ve eziyetlere karşı Rabb’inden sabır, metânet ve cesâret talep etmektedir. Bâtınen ise, ilâhî hakîkatleri idrâk edebilecek genişlikte bir gönül talep etmektedir. Çünkü dar bir gönül ve sınırlı bir idrâkle bu hakîkatleri kavrayabilmek mümkün değildir.

Koskoca bir Ulü’l-Azm peygamber Mûsâ (a.s.) göğsünün açılması için duâ ederken, Efendimiz (s.a.v.)’e İnşirâh sûresinin başındaki Zâtî âyette (94/1), “E lem neşrah leke sadrek” “Biz senin göğsünü açmadık mı?” diye hitap edilmektedir. Bu ikisi arasında çok büyük mertebe farkı olduğu açıktır.

Burada, amacımız peygamberler arasında bir ayrım yapmak değil, onların temsîl ettikleri mertebeleri ve bu mertebeler arasındaki farklılıkları tespit etmeye çalışmaktır. Tâ-Hâ 20/25 âyeti Mûsâ (a.s.)’ın şahsında esmâ mertebesinin, İnşirâh 94/1 âyeti ise Efendimiz’in (s.a.v.) şahsında Zât mertebesinin yaşantısı bizlere târif edilmektedir. Bunların her ikisi de İslâm binâsının katlarıdır, hepsi bize âittir, arada ayrılık gayrılık yoktur.

Âyette tasvîr edilen sahneye bir de enfüsî yönden bakalım. Burada tarîkat mertebesinde yaşayan bir sâlikin yaşantısının tasvîr edildiğini düşünebiliriz. Bu kişi daha tam ma’nâ-sıyla yakîn hâline ulaşmamış, “gökte Allâh, yerde kul” anlayışı üzere, yâni ikilik üzere yaşamını sürdürdüğünden, enfüste ve âfakta muhâtap olduğu inkârcıların gaflet ve cehâletinin, Hakk’ın ezelî ilminde mukadder olanın zuhûrundan ibâret olduğunu henüz fark edememektedir. Yaşadığı üzüntü ve gönül darlığı bundan kaynaklanmaktadır. Esmâ mertebesi itibâriyle yaşanan bu duygusallık hâli, Hakk ve hakîkat yolunda aşılması gereken nefis perdelerinden biridir. Bu perdenin nasıl aşılacağı veya açılacağı bir sonraki âyette îzâh edilmektedir. " T.O.C.C."


Âyet 98

فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ

Fe sebbih bi hamdi rabbike ve kun mines sâcidîn.

O halde, Rabbini hamd ile tesbîh et ve secde edenlerden ol.