Fesebbih bihamdi rabbike vekun mine-ssâcidîn(e)
O halde, Rabbini hamd ile tesbih et (yücelt) ve secde edenlerden ol.
O halde Rabbini hamd ile tesbih et. Ve secde edenlerden ol.
Hicr Suresi'nin 98. ayeti, Allah'ı tesbih etme, hamd ile anma ve secde etme emirlerini içermektedir. Bu ayet, kulluğun temel unsurlarını ve Allah'a yönelişin önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tesbih' kelimesinin asıl anlamının suda veya havada hızlı hareket etmek olduğunu belirtir. Mecazi olarak ise Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etmek, O'nun kemal sıfatlarını anmak ve yüceliğini ikrar etmek demektir. Ayetteki 'fesebbih' emri, bu tenzih ve yüceltme eylemini sürekli kılmayı ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'tesbih'in Allah'ı her türlü eksiklikten arındırmak ve O'nu övgüyle anmak olduğunu ifade eder. Ayetteki emir, müminin Rabbine karşı sürekli bir tazim ve şükran içinde olmasını gerektirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tesbih' kavramının Kur'an'da Allah'ın aşkınlığını ve yüceliğini ifade eden merkezi bir kavram olduğunu belirtir. Bu, sadece sözlü bir anma değil, aynı zamanda Allah'ın mutlak kudretini ve kemalini idrak etmeyi ve buna uygun bir yaşam sürmeyi de içerir. Ayetteki kullanım, bu idrakin bir ifadesi olarak emredilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hamd'in bir nimete karşılık veya bir güzelliğe hayranlık duyarak yapılan övgü olduğunu açıklar. 'Bi-hamdi Rabbike' ifadesi, tesbihin hamd ile birlikte yapılmasını, yani Allah'ı tenzih ederken aynı zamanda O'nun nimetlerini ve güzelliklerini de övgüyle anmayı emreder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hamd'in, bir iyiliğe veya güzelliğe karşılık yapılan övgü olduğunu belirtir. Ayetteki 'bi-hamdi Rabbike' ifadesi, Allah'ı tesbih ederken O'nun tüm nimetlerini ve kemal sıfatlarını da şükranla ve övgüyle anmanın gerekliliğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hamd'in Kur'an'da genellikle Allah'a yönelik bir övgü ve şükran ifadesi olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, tesbihin sadece tenzih değil, aynı zamanda Allah'ın lütuf ve ihsanlarına karşı bir minnet ifadesiyle birleşmesi gerektiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'Rab' kelimesinin 'sahip', 'malik', 'terbiye eden' ve 'yöneten' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'Rabbike' ifadesi, Allah'ın kul üzerindeki bu mutlak otoritesini ve terbiye ediciliğini vurgulayarak, tesbih ve hamdin O'na yöneltilmesinin doğal bir sonucu olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Rab' kelimesinin 'malik' ve 'seyyid' (efendi) anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki 'Rabbike' ifadesi, Allah'ın kulun üzerindeki mutlak sahipliğini ve efendiliğini hatırlatarak, O'na karşı kulluk görevlerinin yerine getirilmesinin önemini pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da Allah'ın yaratıcı, besleyici, koruyucu ve yönetici vasıflarını içeren merkezi bir kavram olduğunu vurgular. 'Rabbike' ifadesi, Allah ile kul arasındaki bu özel ve sürekli ilişkiyi belirtir ve kulun O'na karşı olan sorumluluklarını hatırlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'secde'nin asıl anlamının boyun eğmek ve tevazu göstermek olduğunu, şeriatta ise alnı yere koyarak yapılan özel bir ibadet şekli olduğunu belirtir. 'Min es-sâcidîn' ifadesi, Allah'a tam bir teslimiyetle boyun eğen ve O'na ibadet eden kimselerden olmayı emreder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'secde'nin lügatte tevazu ve boyun eğme, şeriatta ise belirli organları yere koyarak yapılan ibadet olduğunu açıklar. Ayetteki 've kun mine's-sâcidîn' emri, sadece fiziksel bir eylem değil, aynı zamanda kalben Allah'a tam bir teslimiyet ve alçakgönüllülük içinde olmayı ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'secde'nin Allah'a karşı en üst düzeyde tevazu ve itaat göstermek olduğunu belirtir. Ayetteki 'sâcidîn' kelimesi, bu teslimiyet ve itaati hayatının merkezine koyan, sürekli olarak Allah'a yönelen ve O'nun emirlerine boyun eğen müminleri ifade eder.
Hicr Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Tarîkat-esmâ mertebesinin yaşantısını îzâh etmeye de-vâm eden bu âyette iki emir vardır: “Rabbının hamdı ile tesbîh et” ve “secde edenlerden ol”. Demek ki bu mertebede salât ve zikir ile yol alınabilmektedir. Şimdi, âyette geçen ifâdeleri daha iyi anlamaya çalışalım. " T.O.C.C."
“Rabbike” “Senin Rabbın” Terzi Baba’nın 28-Kur’ân’da Tesbih ve Zikir isimli kitâbın-ın 43’üncü sayfasında Rabb kelimesinin farklı ma’nâları îzâh edilmiştir, özet olarak buraya aktaralım.
Rabb kelimesi üç şekilde anlaşılır:
Birincisi, “Rabb’ül Erbâb” yâni “Rabb’lerin Rabbi” olan Allâh Teâlâ hazretleridir.
İkincisi, “Rabb’ül Hâss”, kişiyi hüküm ve idâresi altında tutan, esmâ-i hüsnâ’dan olan, bir isimdir. Allâh’ın tüm isimleri herkeste mevcûd’tur, ancak bu isimlerin ağırlıkları kişiden kişiye değişir. Eğer her isim herkeste aynı ağırlıkta olsaydı hepimiz birbirimizin birer kopyası olurduk. İşte hangi ismin kişide ağırlığı (yâni hükmü) daha fazlaysa, kişinin Rabb’ül Hâss’ı odur. Güzel bir irfâniyyet eğitimi ile “Rabb’ül Hâss”tan “Rabb’ül Erbâb”a ulaşmak mümkündür. Tüm “Rabb’ül Hâss”lar “Rabb’ ül Erbâb”da yâni Ulûhiyet’te cem olmuştur.
Üçüncüsü, “Rabb’ül Nefs” yâhut “Rabb’ül Hayâl” diye tâbir edilen, kişinin kendi nefsinde kurguladığı, hayâlinde üretip var ettiği zannî olan Rabb’dır.
Âyet-i kerîmede geçen “Rabbike” ifâdesiyle, bunlardan ikincisi yâni Rabb’ül Hâss kastedilmektedir. " İz- -T-B- "
“bi hamdi rabbike” “Rabbının hamdıyla” Rabb’ının hamdına geçmeden evvel, “hamd” kelimesi ile ne kastedildiğini anlamaya çalışalım. Bilindiği gibi, Hamd’ın (8) mertebesi vardır. Bunlar, Terzi Baba’nın “Salât” isimli kitâbının 36-38’inci sayfalarında geniş olarak îzâh edilmiştir; buraya özet olarak aktaralım.
(1)’inci mertebede hamd, “şükür” anlamındadır. Burası zâhirî şerîat mertebesidir ve hamd kul tarafından yapılır.
(2)’inci mertebede hamd, “övgü” anlamındadır. Burası tarîkat mertebesidir ve burada da hamd kul tarafından yapılır.
(3)’üncü mertebede hamd, Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) ’in ifâdesi ile şöyle özetlenebilir: “Lâ uhsî senâen aleyke, ente kemâ esneyte alâ nefsik” “Seni gereği gibi övemedik, sen kendini nasıl övüyorsan biz de öyle övüyoruz.” Burada hamd yavaş yavaş kuldan Hakk’a geçmeye başlamaktadır.
(4)’üncü mertebede hamd gerçek anlamına yaklaşır: “subhânellâhi ve bihamdihî” “Onun hamdi ile tenzîh ederiz”. Burada hamd kuldan Hakk’a geçmektedir.
“El hamdu lillâhi rabbil âlemîn” “Hamdı ancak âlemlerin Rabbi olan Allâh içindir” yâni “Hamdı ancak Allâh yapar.” Bu hamdı ancak hakîkat mertebesine ulaşmış kimseler yapabilir. Bir başka yönden, kul bu mertebeye ulaşınca Rabbı onu övmeye başlar:
“Ve lekad kerremnâ benî âdeme” “Muhakkak ki Âdem-oğlunu mükerrem kıldık” (İsrâ 17/70)
“Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn” “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 21/107)
“İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alen nebiyyi” “Muhakkak Allâh ve melekleri nebînin üzerine salât eder” (Ahzâb 33/56) Hadîs-i Kudsî: “Bütün âlemleri senin için, seni de kendim için halk ettim”
(5)’inci mertebede hamd daha da genişler:
“asâ en yeb’aseke rabbuke makâmen mahmûdâ” “Umulur ki Rabbin seni de makâm-ı “MAHMÛD”a ulaştırır” (İsrâ 17/79)
“Makâm-ı Mahmûd” bütün varlık âlemi tarafından gerek “fıtrî” gerek “irâdî” olarak övülen ve hamd edilen “Hakîkat-i Muhammedî”dir.
(6)’ıncı mertebede hamd, her varlığın kendine mahsûs lisânı ile, kendi mertebesinden yaptığı “Hamd”ların toplamıdır.
(7) inci mertebede hamd, “efdâl-ü zikir lâ ilâhe illallâh efdâluddu’â elhamdülillâh” ifâdesiyle belirtilen, duânın efdali (üstünü) olan “elhamdülillâh”dır.
(8)’inci mertebede hamd, âhirette “liva-ül hamd” “hamd sancağı”nın altında sığınmaktır. " İz- -T-B- "
Âyetin geri kalan kısmının îzâhını yine Terzi Baba’nın 28-Kur’ân’da Tesbih ve Zikir isimli kitâbının 40-43’üncü sayfalarından özet olarak buraya aktaralım.
“Rabbının hamdı”nı yapabilmek için kişinin evvelâ kendi Rabb’ül Hâss’ını, yâni kendi üzerinde ağırlıklı tesîri olan esmâsını idrâk etmesi, sonra da bu esmânın kendi faaliyeti itibâriyle hamdini öğrenip onun hamdıyla-övgüsüyle hamd etmeye başlaması gerekecektir.
“Fe sebbih” “tesbîh et” Tesbîh et deniyor ama nefsinin istediği gibi değil, Rabbının hamdı ile tesbîh et deniyor. Buradaki emri varlıklar kendi hakîkatlerinden alırlar. İsti’dâtları hangi ismin kaynağında ise, fıtratları o yönde hareket eder ve o ismin ifâde ettiği tesbîhlerini yaparlar. Her varlık başka türlü bir zuhûrda olduğundan, tesbîhleri de başkadır. Bu tesbîhler dışarıdan açık olarak anlaşılmaz, ancak bazı irfân ehli ârifler tarafından müşâhede edilebilirler. İnsânın varlığında bu tesbîh aynı zamanda zikre dönüşür. Tesbîh fıtrî, zikir ise irâdî’dir.
“ve kun mines sâcidîn” “ve secde edenlerden ol” Âyet-i kerîmenin açık olarak ifâde ettiği gibi, gerçek ma’nâda secde ehli olabilmek için evvelâ Rabbının hamdıyla hamd etmek lâzımdır. Kişinin yalnızca fizik bedenle secdeye varması tek başına secde ehli olmak için yeterli olamamaktadır.
Secde, fenâ-fillâh yâni Îsevîyyet mertebesidir. Kişi kendine âit bir varlığı olmayıp hakîkatinin Hakk’ın hakîkati olduğunu anladığında, beşeriyetinden sıyrılıp kimliksiz kalır, kendinden ve her şeyden fenâ bulur. Sâlatta bu hâlin karşılığı secdedir. Bu mertebe “kûdsiyyet” üzere olduğundan burada tesbîh hükmü geçerlidir. Tesbîh, “esmâ ve sıfât mertebesi”nin faaliyet sahasıdır. " İz- -T-B- "
Âyet 99
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ
Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn.
Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.