Ḣaleka-l-insâne min nutfetin fe-iżâ huve ḣasîmun mubîn(un)
İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir.
O, insanı bir meniden (spermadan) yarattı. Bir de bakarsın ki o, Rabbine karşı apaçık bir düşmandır.
Nahl Suresi'nin 4. ayeti, insanın başlangıçtaki zayıf yaratılışını (nutfeden) ve buna rağmen Allah'a karşı açıkça düşmanlık etmesini vurgulayarak, insanın nankörlüğünü ve acizliğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi takdir etmek, ölçmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'خَلَقَ ٱلْإِنسَـٰنَ' ifadesi, Allah'ın insanı belirli bir plan ve ölçü dahilinde, yoktan var etme kudretini ve bu yaratılışın mükemmelliğini ifade eder. İnsanın nutfeden yaratılması, bu takdirin en açık delillerindendir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'halk'ın 'bir şeyi örneksiz olarak icat etmek' olduğunu söyler. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanı daha önce bir benzeri olmaksızın, basit bir nutfeden var etmesini ve bu yaratılışın eşsizliğini vurgular. Bu, insanın acizliğini ve yaratıcının kudretini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'insan' kavramının Kur'an'da genellikle 'unutkanlık' (nisyan) ve 'sosyal varlık' (üns) anlamlarıyla ilişkili olduğunu belirtir. Bu ayette 'insan', başlangıçtaki zayıf yaratılışına rağmen sonradan nankörlük eden, unutkanlığı ve kibiriyle öne çıkan varlık olarak sunulur. Nutfeden yaratılışına rağmen 'hasîm' olması, bu unutkanlığın bir sonucudur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'insan' kelimesinin 'üns' (yakınlık, alışkanlık) kökünden geldiğini ve insanın diğer insanlarla ünsiyet kurma ihtiyacına işaret ettiğini belirtir. Ayetteki 'insan', bu sosyal ve zayıf yapısına rağmen, yaratıcısına karşı 'açıkça düşmanlık' eden bir varlık olarak tasvir edilir, bu da onun çelişkili doğasını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nutfe'yi 'az miktardaki su' olarak açıklar ve özellikle meniye işaret eder. Ayette 'مِن نُّطْفَةٍ' ifadesi, insanın başlangıçtaki değersiz ve zayıf maddesini vurgulayarak, bu basit başlangıçtan sonraki kibirli tutumunun ne kadar yersiz olduğunu ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nutfe'nin 'damlayan su' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'da bu kelime, insanın yaratılışının en temel ve en basit aşamasını ifade etmek için kullanılır. Ayetteki bağlamda, insanın bu zayıf başlangıcına rağmen Allah'a karşı 'açıkça düşmanlık' etmesi, onun nankörlüğünü ve haddini aşan tavrını pekiştirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hasm' kelimesinin 'birine karşı düşmanlık etmek, çekişmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'خَصِيمٌ' ifadesi, insanın nutfeden yaratılmış olmasına rağmen, Allah'ın varlığını, birliğini veya emirlerini inkar ederek O'na karşı açıkça düşmanlık eden, tartışan bir konuma gelmesini anlatır. Bu, insanın nankörlüğünün ve haddini bilmezliğinin bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hasîm'in 'çokça tartışan, düşmanlık eden' anlamında mübalağalı bir sıfat olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, insanın sadece bir kez değil, sürekli ve ısrarlı bir şekilde Allah'a karşı muhalefet ettiğini, O'nun ayetlerini ve nimetlerini inkar ettiğini vurgular. Bu durum, insanın yaratılışındaki acizliğine tezat oluşturur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'beyân' kökünün 'açıklamak, ortaya koymak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'مُّبِينٌ' kelimesi, insanın Allah'a karşı olan düşmanlığının gizli saklı olmadığını, aksine herkes tarafından görülebilecek kadar açık ve net olduğunu ifade eder. Bu, insanın nankörlüğünün ve isyanının boyutunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mübîn' kelimesinin 'açıkça ortaya koyan, açıklayan' anlamında kullanıldığını ve genellikle bir şeyin netliğini pekiştirdiğini belirtir. Ayetteki 'خَصِيمٌ مُّبِينٌ' ifadesi, insanın düşmanlığının sadece bir iddia olmadığını, fiilleriyle ve sözleriyle açıkça ortaya koyduğu bir gerçek olduğunu vurgular. Bu, insanın durumunun vahametini gözler önüne serer.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Haleka-l-insâne min nutfetin fe-izâ hüve hasîmun mubîn(un)” İnsanı nutfeden (bir damla sudan) halk etti. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir. (16/4)
İnsanın Embriyolojik olarak halkedilmesi zigot ile bâslayıp, ayetler de geçen karşılığı ise nutfe kavramdır.
Alak sözlükte, “kan pıhtısı, embriyo, zigot” gibi anlamlara gelir.
Genellikle “kan pıhtısı” diye açıklanan alakın, döllenmiş hücrenin ana rahminde tutunan, yani embriyon safhasından önceki halini (nidation) ifade ettiğini söylemek mümkündür.
Ve “alak” kelimesi (Alak 96/2) de geçmektedir. (Murat Derûni)
~~96.2~
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ
~ ~ ~
(96/2) - Halekal insâne min alâk.
(96/2) - İnsanı bir alâktan yarattı.
ve “halekal insâne min alâk” ve senin Rabbin öyle bir Rab ki, “halekal insâne” insânı halk etti.
Bütün varlıkların halkıyyet-i tamamlandıktan sonra, halkıyyetin kemali olan insan, “sûreti ilâhiye üzere” halk olundu ve yeryüzünde yaşamaya başladı birçok aşamalar dan geçtikten sonra nihayet Muhammediyyet mertebesinde hakikat-i İlâhiyyeye bir zuhur mahalli olacak hale geldi ve böyelece zât-i tecelliyi alacak kıvama ulaşmış oldu. İşte bu zuhurun ve diğer insanların da vücüd varlıklarının zuhuru bir kan pıhtısından oluşmaya başladı.
Neden min alâk? Bir pıhtılaşmış kandan, diye insânın sûretinin halkıyyetini anlatmaya başlıyor. Daha evvelce bu hakîkatleri bilmeyen insânoğlu, artık yavaş, yavaş hem ilmi ma’nâ da, bir gelişme sağlamaya başlıyor, hem de bâtınî ma’nâ da bâtın ilmi düzeyinde gelişme sağlamaya başlıyor. İşte bakın burada Rabbının insânı halk ettiği ve insânın değersiz bir kan pıhtısından medyana getirdiğini, o halde sen kendini nefsi olarak o kadar yücelerde görme. Senin aslın budur, diye de evvelâ, ikaz etmesi vardır.[8]