Ta(A)llâhi lekad erselnâ ilâ umemin min kablike fezeyyene lehumu-şşeytânu a'mâlehum fehuve veliyyuhumu-lyevme velehum ‘ażâbun elîm(un)
Allah'a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır.
Allah'a yemin olsun ki, biz senden önce bir çok ümmetlere peygamberler gönderdik. Ne var ki şeytan, onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. Bugün de o şeytan, kâfirlerin dostudur. Onlar için acı bir azab vardır.
Nahl Suresi 63. ayet, önceki ümmetlere peygamber gönderilmesi, şeytanın onların amellerini süslemesi ve bunun sonucunda karşılaşacakları azabı konu edinmektedir. Ayet, şeytanın insan üzerindeki etkisini ve bu etkinin neticesini vurgulayan temel kavramlar içermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl' kelimesini bir şeyi bir yöne doğru salmak, göndermek olarak açıklar. Ayetteki 'erselnâ' fiili, Allah'ın peygamberleri insanlara doğru, belirli bir görevle göndermesini ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir gönderme değil, aynı zamanda ilahi bir mesajın iletilmesi anlamını taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'irsâl' kelimesinin mecazi olarak 'bir şeyi bir yere yönlendirmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'erselnâ' ifadesi, Allah'ın peygamberleri, insanları doğru yola iletmek üzere görevlendirmesi ve onlara vahiy göndermesi mecazını içerir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'risâlet' kavramının Kur'an'da Allah ile insanlık arasındaki iletişimi sağlayan temel bir köprü olduğunu vurgular. 'Erselnâ' fiili, bu ilahi iletişimin başlangıcını ve peygamberlerin bu iletişimi taşıyan elçiler olduğunu gösterir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanlığı başıboş bırakmadığını, aksine onlara yol gösterdiğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ümmet' kelimesini 'bir araya gelmiş topluluk' olarak tanımlar. Ayetteki 'ümmin min kablike' ifadesi, Hz. Muhammed'den önceki dönemlerde yaşamış, kendilerine peygamber gönderilmiş farklı insan topluluklarını kasteder. Bu, her topluluğun kendi peygamberi aracılığıyla ilahi mesaja muhatap olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ümmet' kelimesinin 'bir imamın peşinden giden topluluk' veya 'belirli bir zaman diliminde yaşayan topluluk' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın her dönemde ve her coğrafyada insanlara rehberlik ettiğini, ancak bu toplulukların peygamberlerine karşı farklı tutumlar sergilediğini ima eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ümmet' kavramının Kur'an'da sadece etnik veya coğrafi bir topluluğu değil, aynı zamanda ortak bir inanç veya yaşam tarzı etrafında birleşen insanları da ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ümmin' ifadesi, geçmişte yaşamış ve kendilerine ilahi mesaj ulaşmış farklı inanç ve yaşam biçimlerine sahip toplulukları kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zeyyen' fiilini 'bir şeyi güzel ve çekici kılmak' olarak açıklar. Ayetteki 'zeyyene lehumu'ş-şeytânu a'mâlehum' ifadesi, şeytanın kötü ve çirkin olan fiilleri, insanlara hoş ve cazip göstererek onları aldatma eylemini vurgular. Bu, şeytanın kandırma yöntemlerinden biridir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zeyn' kelimesinin 'güzellik, süs' anlamına geldiğini ve 'tezyîn'in ise 'bir şeyi süsleyerek başkasına hoş göstermek' olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda, şeytanın insanların kötü amellerini, sanki iyi ve doğruymuş gibi göstererek onları saptırdığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tezyîn' kavramının Kur'an'da genellikle şeytanın veya nefsin insanı aldatma mekanizması olarak kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'zeyyene' fiili, şeytanın, insanların kendi kötü eylemlerini sorgulamalarını engelleyerek, onları bu eylemlerin doğruluğuna inandırma gücünü gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'amel' kelimesini 'insanın iradesiyle yaptığı her türlü iş' olarak tanımlar. Ayetteki 'a'mâlehum' ifadesi, önceki ümmetlerin kendi iradeleriyle yaptıkları, ancak şeytanın süslediği kötü fiilleri kapsar. Bu, insanların eylemlerinden sorumlu olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'amel'in 'kasıtlı olarak yapılan iş' olduğunu belirtir. Ayetteki 'a'mâlehum' kelimesi, şeytanın etkisiyle dahi olsa, insanların kendi tercihleriyle gerçekleştirdikleri ve sonuçlarından sorumlu oldukları eylemleri ifade eder. Bu, sorumluluğun bireysel olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'amel' kavramının Kur'an'da hem iyi hem de kötü fiilleri kapsadığını, ancak bağlamın anlamı belirlediğini ifade eder. Bu ayette 'şeytanın süslediği ameller' olarak geçtiği için, genellikle kötü, sapkın veya Allah'ın rızasına aykırı olan fiilleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'velî' kelimesinin 'yakınlık, dostluk, yardım' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'huve veliyyuhumu'l-yevme' ifadesi, şeytanın, amellerini süslediği kimselerin bu dünyada dostu ve destekçisi olduğunu, onları kendi yolunda tuttuğunu gösterir. Bu, şeytanın insanları yalnız bırakmadığını, aksine onlara sürekli vesvese verdiğini ima eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'velî' kelimesinin mecazi olarak 'birinin işini üstlenen, ona yardım eden' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'veliyyuhum' ifadesi, şeytanın, saptırdığı insanların işlerini kendi lehine çevirdiğini, onları doğru yoldan uzaklaştırmak için sürekli çaba gösterdiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'velî' kavramının Kur'an'da hem olumlu (Allah'ın veliliği) hem de olumsuz (şeytanın veliliği) bağlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'veliyyuhum' ifadesi, şeytanın, Allah'a karşı gelenlerin hamisi ve destekçisi olduğunu, onları kendi tarafına çektiğini ve bu ilişkinin ahirette onlara azap getireceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azap' kelimesini 'bir şeyi engellemek, alıkoymak' kökünden türeterek, 'insanı istediği şeyden alıkoyan, ona acı veren ceza' olarak açıklar. Ayetteki 'azâbun elîm' ifadesi, şeytanın peşinden gidenlerin karşılaşacağı cezanın sadece bir acı değil, aynı zamanda onların arzu ettikleri şeylerden mahrum kalmaları anlamına geldiğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'azap' kelimesinin 'şiddetli ceza' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'azâbun elîm' (can yakıcı azap) ifadesi, bu cezanın sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir acı da içereceğini, şeytanın aldatmacasına kananların ahirette büyük bir pişmanlık ve ıstırap yaşayacaklarını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'azap' kelimesinin 'bir şeyi tatlılıktan uzaklaştırmak' anlamından geldiğini ve 'acı veren şey' olarak kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'azâbun elîm' ifadesi, şeytanın süslediği amellerin dünyada tatlı gibi görünse de, ahirette acı ve elem verici bir cezaya dönüşeceğini açıkça ortaya koyar.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Ta(A)llâhi lekad erselnâ ilâ umemin min kablike fezeyyene lehumu-şşeytânu a’mâlehum fehuve veliyyuhumu-lyevme velehum ‘azâbun elîm(un)” Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır. (16/63)
Mesnevi-i Şerif ile yolumuza devam edelim;
Her kim dünyâda şeytânın telhisini ve dost yüzlü düşmanın tazimini ve hilesini yerse;
Bu beyt-şerîfte, (Nahl, 16/63) “Şeytan onların amellerini süsler.” âyet-i kerîmesine işâret buyurulur. Ya’ni cin ve insan şeytanları, kötü şeylere, nefse hoş görünen libâslar giydirirler; ve insan şeytanları muhibb-i sâdık sûretinde görünüp, tuzaklara düşürmek için ta’zîm ve hileler yaparlar. Her kim bu ca’lî ta’zîm ve hîleleri yutarsa;
İslâm yolunda Sırât köprüsü üstünde o eşek gibi sersemlikten başı üzerine gelir!
“Hubât” “cinnet”e müşâbih olan bir illetin adıdır, [Pûl-i sırât] “Sırât köprüsü”dür. Ya’ni “Şeytanın telbîsine ve düşmanın güler yüzüne aldanan kimseler, Sırât köprüsü üstünde başı dönerek, o sûfînin eşeği gibi tepesi üstüne düşer!” Ma’lûm olsun ki, Sırât köprüsüne îmân haktır; ve ona incelikte kılı misâl getirmek, onun hakkında noksan tavsiftir. Belki o Sırât kıldan daha incedir ve hattâ onun bu teşbih ile münâsebeti yoktur. Meselâ güneş ile gölge arasındaki hadd-i fasıl ne güneşten ve ne de gölgedendir, işte Sırât’ın inceliği de bu hatt-ı fâsıla benzer. Ve “sırât-ı müstakîm”, ahlâk-ı mütezâdde arasındaki vasat-ı hakîkîden ibârettir. Meselâ “sehâvet” güzel hulktur ve “tebzîr” ile “buhl” arasındaki hatt-ı fâsıldır. Ifrât tarafı “tebzîr” ve tefrit tarafı “buhl” olur. Ve kezâ “şecâat” da böyledir. İfrâtı “tehevvür”, tefriti “cübn”dür, ya’ni korkaklıktır. Ve “tevâzu”’, “tekebbür" ile “zillet”in hatt-ı fâsılıdır; ne “tekebbürdür ve ne de “zillet”tir. Ve “iffet”, “şehvet” ile “humûd” (şehvetsizlik) arasındaki hadd-i fâsıldır. İşte bu hatt-ı fasıllar sırât-ı müstakimdir ve hatt-ı i’tidâldir. Bu sırât-ı müstakim üzerinde yürüyen kimseler hayât-ı dünyeviyye belâlanndan emîn olacağı gibi, hayât-ı uhreviyyede de mazhar-ı saâdet olur. Meselâ “tebzîr”, malını lüzumsuz, hadd-i ma’rûftan fazla sarf etmektir; neticesi fakr u zarûrettir ve iflâstır. Ve “buhl”, yememek ve yedirmemektir. Bunun neticesi kendi nefsine zulüm ve beyne’n-nâs zillettir. İşte diğer ifrat ve tefritler de böyle sû’-i akıbet tevlıd ederler ve bunların cümlesi sırât-ı müstakim üzerinde hayât-ı dünyeviyyede baş aşağı düşmektir. Huccetü’l Islâm İmâm-ı Gazâlî hazretleri Risâle-i Rûhiyye’sinin bir faslında bu “sırât” hakkında tafsîlât-ı lâzime i’tâ buyurmuştur. Belâ-yı uhrevîye gelince; Sırât köprüsü şeriatın sûretidir. Yevm-i haşrde şeriat Sırât köprüsü sürerinde musavver olur. Zîrâ bilcümle a’râz yevm-i kıyâmette kendilerine münâsib olan sûretlerde zâhir olacaktır. Dünyâda umûr-ı şer’iyye üzerinde kâim olan kimseler rûz-i cezâda bu köprüden yıldırım sür’atiyle geçecektir. Bu revîşin bu âlemde de nazîri vardır. Nitekim rü’yâda insan ba’zan kendini bir sahrâ-yı bî-pâyânda uçar gibi yürüdüğünü görür. Ve şeriatta istikameti az olanlar ok sür’atinde geçerler. Ve istikâmette ondan daha aşağı olanlar, rehvâr bir atın yürüyüşü gibi geçerler. Ve hudûd-ı şer’iyyeyi tecâvüz edenler, eğer mazhar-ı afv-ı İlâhî olmazlarsa, ayakları kayıp bu sırâtın altına düşerler.[73]