Va(A)llâhu faddale ba'dakum ‘alâ ba'din fî-rrizk(i)(c) femâ-lleżîne fuddilû birâddî rizkihim ‘alâ mâ meleket eymânuhum fehum fîhi sevâ/(un)(c) efebini'meti(A)llâhi yechadûn(e)
Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah'ın nimetini mi inkar ediyorlar?
Allah, rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldı. Kendilerine bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, onda eşit olsunlar. Durum böyle iken Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?
Nahl Suresi 71. ayet, Allah'ın rızıkta insanlar arasındaki farklılıkları ve bu farklılıklara rağmen kölelerin rızıklarının verilmemesi durumunu ele alarak, Allah'ın nimetlerinin inkâr edilmesini kınamaktadır. Ayet, rızıkta üstün kılınanların sorumluluklarını ve nimetin şükrünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fazl (فضل), bir şeyin aslından artması, ziyadeleşmesi anlamına gelir. Allah'ın insanları rızıkta 'fazl' etmesi, onlara diğerlerinden daha fazla nimet ve imkan bahşetmesidir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın takdir ettiği bu farklılığın bir lütuf olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'faddale' (فضل), 'üstün kıldı, tercih etti' anlamındadır. Allah'ın bazılarını rızıkta diğerlerine üstün kılması, onların daha fazla mal ve imkana sahip olmaları demektir. Bu, bir imtihan ve sorumluluk yüküdür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fazl kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın lütfu, ihsanı ve cömertliği bağlamında kullanılır. Bu ayetteki 'faddale', Allah'ın insanlara bahşettiği maddi imkanlardaki farklılığı ifade eder ve bu farklılığın ilahi bir takdir olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rızk (رزق), devamlı olarak verilen şeydir. Hem dünyevi hem de uhrevi nimetleri kapsar. Bu ayetteki 'rızk', özellikle maddi geçim kaynakları, mal ve mülk anlamında kullanılmıştır ve Allah'ın insanlara bahşettiği yaşam araçlarını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Rızk, Allah'ın kullarına verdiği her şeydir. Bu ayetteki bağlamda, 'rızk' kelimesi, mal ve mülk gibi maddi varlıkları ifade eder ki, bu varlıklar üzerinden insanlar arasında bir üstünlük kurulmuştur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Rızk, Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahiptir; maddi gıdadan manevi hidayete kadar her şeyi kapsar. Nahl 71'deki 'rızk', özellikle dünya hayatındaki geçim kaynakları ve zenginlik anlamında kullanılarak, insanlar arasındaki ekonomik farklılıkları belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Redd (ردّ), bir şeyi geri çevirmek, geri göndermek demektir. Ayetteki 'birâddî', üstün kılınanların, sahip oldukları kölelerin rızıklarından onlara pay vermemeleri, yani rızıklarını onlara geri çevirmemeleri, onlarla paylaşmamaları anlamındadır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Redd fiili, bir şeyi ait olduğu yere iade etmek veya bir şeyi engellemek anlamlarına gelir. Bu ayetteki kullanımı, zenginlerin, kölelerinin rızıklarını onlarla eşit bir şekilde paylaşmaktan imtina etmelerini, yani rızıklarını onlara geri vermemelerini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mülk (ملك), bir şey üzerinde tam yetkiye sahip olmak, onu tasarruf etmek demektir. 'Meleket eymânuhum' (ما ملكت أيمانهم) ifadesi, 'sağ ellerinin sahip olduğu şeyler', yani köleler ve cariyeler için kullanılan bir tabirdir. Ayette, bu ifade, kölelere sahip olanların durumunu anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): 'Meleket eymânuhum' (ما ملكت أيمانهم) deyimi, mecazi bir ifade olup, 'köleler' anlamına gelir. Bu ayette, Allah'ın rızıkta üstün kıldığı kişilerin, sahip oldukları kölelerle rızıklarını paylaşmamaları eleştirilmektedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mülk, bir şey üzerinde tam bir tasarruf ve yetki sahibi olmaktır. 'Meleket eymânuhum' ifadesi, İslam hukukunda kölelik kurumunu ifade eden yaygın bir tabirdir. Ayet, bu kölelerin rızık haklarının ihlal edilmesini kınamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cuhûd (جحود), bir şeyi bilerek inkâr etmek, hakkı reddetmektir. Bu ayetteki 'yechâdûn' (يجحدون), Allah'ın insanlara bahşettiği rızık ve nimetleri, bu nimetlerin adaletli dağıtımını ve kölelerin haklarını bile bile inkâr etmelerini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Cuhûd, kalben bilinen bir şeyi dil ile inkâr etmektir. Ayetteki 'yechâdûn', Allah'ın nimetlerini ve bu nimetlerin gerektirdiği şükrü ve adaleti, insanların bile bile reddetmeleri, nankörlük etmeleri anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cuhûd, Kur'an'da genellikle Allah'ın varlığını, birliğini veya peygamberlerini inkâr etmek anlamında kullanılır. Ancak bu ayette, Allah'ın nimetlerini ve bu nimetlerin getirdiği ahlaki sorumlulukları (kölelerin rızıklarını paylaşma gibi) bile bile reddetme, yani nankörlük etme anlamında kullanılmıştır.
Nahl Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Va(A)llâhu faddale ba’dakum ‘alâ ba’din fî-rrizk(i) femâ-llezîne fuddilû birâddî rizkihim ‘alâ mâ meleket eymânuhum fehum fîhi sevâ/(un) efebini’meti(A)llâhi yechadûn(e)” Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar? (16/71)
“Er-rızkı Allah” Rızık Allah’tandır denilmiştir. Nasılki bir kuş sabah alıp rızkını aramaya çıkıyor. Bir aile babası da rızının peşinde koşar.
Allah c.c. rızıkta birbirinize üstün kıldı. Diyerek, Ahadiyet mertebesi, Uluhiyet mertebesinden haber vermektedir. Bu üstünlüğün ise bozulmamasının sebebi rızıklarını ellerinin altındakilere vermelilerki rızıkta eşit olsunlar diye bunu bize bildirmektedir. (Murat Derûni) Fusûs’ül Hikem Üzeyir fassı ile yolumuza devam edelim;
Ve Hak Teâlâ halk hakkında(Nahl, 16/71) ya'nî "Hak Teâlâ rızıkta, ba'zınızı ba'zınız üzerine tafzil eyledi" buyurdu. Ve halbuki rızk ulûm gibi rûhâni ve ağdiye gibi hissidir. / Ve Hak Teâlâ rızkı kader-i ma'lûm ilk tenzil eder; ve kader-i ma'lûm halkın taleb ettiği istihkaktır. Zira "Allah Teâlâ her şeye onun halkını i'tâ eyledi" (Tâhâ, 20/50) (11).
Ya'nî Hak Teâlâ, umûmen halk hakkında "Hak Teâlâ rızk hususunda ba'zınızı ba'zınız üzere tafzîl eyledi", 16/71 buyurdu Hakk Teala Peygamberlerin bir kısmını diğerine üstün eyledi, ümmetlerin de bir kısmını diğerine üstün eyledi, yiyeceklerde rızıkta da birbirleri üzerine üstün kıldı. Ve rızkın ba'zısı ilâhîye ilimler gibi ruhanî ve ma'nevî; ve ba'zisı türlü türlü gıda ve yediğimiz gıdalar gibi hissî ve suret gıdalarıdır bazıları da ilmi gıdalardır, yani ilmi manevi gıdalardır. Ve halkın taleb eylediği istihkaklarından ibaret olan bu rızkı, Cenâb-ı Hak ancak bilinen miktarı ile inzal eyler.
Ma'lûmdur ki, ilm-i ilâhîde, Allah’ın ilminde her şey, ayn-ı sabitesinin isti'dâdın aslî yönüyle Hak'tan bir hüküm ister. İlm-i ilahide bütün ilmi manadaki varlıklar istidatları gereğince Hakk’tan taleplerini isterler. İşte bakın ne oldu orada istidat hakim, Cenab-ı Hakk mahkum oldu, vermeye mahkum oldu. Burada bir cebir yok, kimsede hiçbir şey yoktur. Kendi kendimizde şimdi siz bu bilgileri taleb ettiğinizde istemekle hakimsiniz, bende vermekle mahkum olmuş oluyorum. Diğer taraftan baktığımızda ben size bunu vereyim diye hakimim siz de almakla mahkumsunuz. Yani ikisi de olması gerekiyor. İşte Cenab-ı Hakk ayan-ı sabiteleri kendi varlığında kendinde olan bu ayanları programları faaliyete geçirmeye diledi, kendi özü itibariyle bunlar çünkü var edilmiş, yaratılmış bir varlıklar değildir yani sonradan oluşmuş varlıklar değildir, ilm-i ilahide mevcut, bunlar belirlenmişler, bunlar halk sahasına çıkıp da yaşamaları için faaliyet göstermeleri için bir şeylere ihtiyaçları vardır, talepleri vardır.
Hayat talepleri vardır, yaşam talepleri vardır. İşte hangi ayan-ı sabite ne şekilde bir programı yapılmışsa o ayan-ı sabite Hakk’tan istihkak, rızık talebinde bulunuyor. İşte bu rızık; ruhi ve manevi rızık oluyor veya hissi, maddi rızık oluyor. İkisi de gereklidir, ruhi manevi gıda ile irfaniyetini oluşturuyor, fiziki gıdalarla da bedeninin rızkını oluşturmuş oluyor. İşte kaderin özü budur, bu bilinmezse mutlak manada kaderi idrak etmek mümkün değildir.
Cenab-ı Hakk ilm-i ezelide istidatlara göre bu ihtiyaçlarını bir defada vermiştir. İşte “KAZA” dediğimiz budur. Hangi ayan-ı sabite neyi istemişse ezeli ilminde onu verdi. Yani onu mahkum etti, Hakk onu vermede “mahkum” oldu, vermekle mahkum oldu, O da verdi, yani mahkumiyetten kurtuldu, bu sefer kul mahkum oldu. İşte bunun ismi “Kaza”dır, “kaza” hüküm demektir, toplu halde onları verdi, “Kader” de bunların miktar miktar, peyderpey tafsili olarak âlem sahasında ihtiyaç olduğu kadarının kullanılması olarak kendisine verilmesi de “Kader”dir.
Ama bir kaza daha vardır, o uçtaki kazadır, kaza iki türlü birisi yukarıda genel toplu olarak mutlak kaza bu kazanın tafsili kader ama bu kader tafsilatı devam ederken hani kaza-ı mübrem, kaza-ı muallak denen bir husus var, Cenabı Hakk bu ayan-ı sabitede bunu kurdu diye mutlaka sen böyle olacaksın manasına değildir, neden o zaman şahsiyeti olmaz insanların robot olur, muhtariyeti olmaz işte insanın en büyük özelliği budur böyle muhtar bir varlık olması.
Yani kendi kendine düşünebilen kendi kendine karar verebilen işte “halakal Âdeme ala suretihi” dediği budur bir bakıma. Nasıl ki Allah kendi kendine karar verebiliyor, genel anlamda tabi kâinat halinde insan da kendi mülkü içinde aynen böyle ayakta duruyor, karar veriyor, uyguluyor, satıyor bakın muhtar bir varlıktır. Böyle bir varlık âlemde yoktur. Ne cinlerde, ne meleklerde, ne hayvanlarda, ne de madenlerde.
Burada bahsedilen suret mana suretidir. Allah Âdem’i kendi mana sureti üzere halk etti. Bir başka ifade ile “Halakal Âdem’ e suret-i Rahman” Rahman sureti üzere halk etti. Bu da gene aynı şeydir işte. Nasıl Cenab-ı Hakkın Rahmaniyeti varsa yaymışsa bütün âleme sanatı göstermişse, insanoğlu da kendi çapında her bir kişi bir şeyler üretiyor.
İşte bu bizim de çalışmalarımızla kaza-ı muallakta olan şeyi eğer gaflet edersek kazayı mutlağa çeviriyoruz, aleyhimize dönmüş oluyor. Ama kazayı muallaktaki olan şeyi kendi asli istikametimizde kullandığımızda kader-i mutlağa dönmüş oluyor o da bizim lehimize olmuş oluyor, biz oluşturmuş oluyoruz. İşte bu arada “kaza, kaza ile red olunur” deniyor yani değişme ihtimali olan bir kaza diğer tarafta yapılan dualar ve sadakalar kazayı defeder diyor ya işte budur.
Sadakayı vermek suretiyle dua etmek suretiyle bir hüküm ortaya getirmiş oluyorsun yani bir kaza etmiş oluyorsun işte o kaza ile ezelde yazılan kaza yeri değişmiş oluyor, bozulmuş oluyor, kazayı ortadan kaldırıyor. Bu teferruattaki olan kazadır. Eğer sen muallaktaki kaderi nefsine bırakırsan seni cehennem tarafına geçirecek ama sen onu iradenle Cennet hükmüne yani Hakk yolunda o varlığın o zamanın o şeyi kullanmış oluyoruz.
İşte burada da bu kazayı sen meydana getirmiş oluyorsun. Veya dışarıdan senin elinde olmayan bir şey gelip sana çarpıyor, burada senin dahilin yok ama tedbirini almamışsan o gene olacak suçu sana bağlanıyor, tedbirini almamışsa. Tedbirini almışsan onun suçu sana bağlanmıyor. İşte genelde kaza dediğimiz bu kazadır. Bu üçüncü aşamadaki teferruat üzerindeki hükümlerin değişmesidir. Bizim araba kazası uçak kazası dediğimiz bunlardır. Ama burada bahsedilen kazayı ezeli, kazayı hakiki, kazayı toplu değişmeyen yukarıdaki ayan-ı sabitenin hükmüdür. Kaza odur bu hükmün peyder peydey ortaya çıkması da “Kader”dir. Kader miktar diyor bu kadar bu kadar miktar gibi seneler içinde ortaya çıkmasıdır. Kader-i malum; ne kadar ona ölçü verilmişse kader-i malum ezeli olan kader-i malumdur bu, bir de günlük kader-i malum, o gün ne kadar olmuşsa o ay içerisinde yahut o ay içerisinde hani diyor ya Berat gecesinde rızıklar dağılır diyor ya işte orada senin bir senelik kaderini miktarını belirtiyor, rızkının miktarını belirtiyor. Kaza olunandan bir seneliğini sana veriyor o sene içerisinde.
Rızkını Hakk’tan talep eder Hakk Teala da onun indirir, eşyanın ayan-ı sabitelerindeki istidadı farklı olduğundan her eşyanın istidadı farklı olduğundan bu farklı istidatlar gereği kader-i malum ile nazil olan rızıklarda dahi farklılık vardır. İşte isti'dâdının muktezâsı mucibince o şey hakkında kaza olunan hüküm, "kader-i ma'lûm'dur. Yani bilinen miktardır. İmdi o şey, kaza olunan hükmün halkını ve kisve-i vücûdu iktizâsı indinde kader-i ma'lûm üzere bulunan müstahak olduğu rızkını Hak'tan taleb eder.
Hak Teâlâ da ona inzal eyler. Eşyanın ayn-ı sâbitelerindeki isti'dâd birbirinden farklı olduğundan, bu tefâvüt-i isti'dâdât muktezâsınca, kader-i malûm ile nazil olan rızıklarda dahî farklılık vardır. Binaenaleyh bu rızık sâhiblerinin arasında da iki şey arasındaki farklılık zahir olur.
"Cenâb-ı Hak ise her şeye hakkını verdi. Tâhâ, 20/50);
Ya'nî ezelde ilm-i ilâhîde her şey ne hüküm talep etmiş ise, o hükmü ve müstehak olduğu şeyi Allah Teâlâ bir defada ona verdi. Yani ona ezelde bir defada istediği her şeyi verdi. Velâkin hazret-i vücûda yani hazret-i şehadete varlığa dâhil olduktan sonra semâvât ve arz hazînelerinden gıdâ-yı sûrîyi; ve semâvât-ı hakâyık ve ervah ile arz-ı nüfûs ve eşbâh hazînelerinden dahî gıdâ-yı ruhanîyi tedrîc ile tenzîl buyurdu. Derece derece indirdi.[84]
Zekat kitabından küçük bir aktarma yapalım;
Zâhiri olarak her türlü cömertlik ve yardım şer-i ve ahlaki ölçüler içinde kişinin hâl ve durumuna göre yapılabilir.
Bâtini olarak gerçek ma’nâda kişinin cömert ve yardım edebilmesi için kendini (nefsini) ve (Rabbini) tanıdıktan sonra başkalarına da yardım etmesi mümkündür. Hazret-i Mevlânâ bunu yapıyorsan da Akarsu gibi ol. Yani gerçek “Hayat” sahibi olarak bu “Hayat” ile insânları hakikate uyandır demektedir. “İşte ada sahilinde bekleyen kişi kendi nefsi benliği olan ada yaşantısı yani sınırlı hayali, vehimi bilgisini artık terk edip onu alıp götürecek olan bir Hakikat-i Muhammedi gemisi beklemektedir. Hakikat-i Muhammedi gemisi olmuş kişide bu hakikatın ifadesi olan 40 sayısının 1’ini (istidatlı ise 39 a kadar yolu vardır) zekât olarak vermek için Hakk yolcusunu almak için taleb-talebe olanı almak için bu sahile yanaşır… Gel zaman git zaman bu talebe yaptığı bu çalışmalar ile ve vuslat arzusunun muhabbeti ile hele hele ben yanıyorum demeye başlar. Gel zaman git zaman bu ateş, selâm’a dönüşür. Hakikatte ulaştıktan sonra ise Nar tanesi bir tanesi bir tanesi güzellerin içinde seviyorum bir tanesi türküsünü terennüm eder, Nar Kesrette Vahdettir. İçindeki kesret odalarının hepsi sırrını ayan beyan ifşa etmekte ve Hakk’ın aynalarıdır. Kesrette ki bu birlik anlaşıldı mı? “Hayat Bayram” olur. Hayat “su”, Hakiki hayat ise Kevser suyu ve ırmağıdır. Bayram ise Rabb’ın için kılınan namazdır. Ve Rabbin için kendini feda-fida edip kurban edip, bu kurban ettiğin varlığınından kaynayan kevseri ihtiyaç sahiplerine vermen ulaştırabilmen, onlarında bu hayat suyuyla arınmalarını-tezkiye olmalarını hakiki cömertlik ve yardımdır. (Murat Derûni)