Velekad âteynâ mûsâ tis'a âyâtin beyyinât(in)(s) fes-el benî isrâ-île iż câehum fekâle lehu fir'avnu innî leezunnuke yâ mûsâ meshûrâ(n)
Andolsun, biz Musa'ya apaçık dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor (sana anlatsınlar): Hani Musa onlara gelmiş ve Firavun da ona, "Ben senin kesinlikle büyülendiğini zannediyorum ey Musa!" demişti.
Andolsun biz Musa'ya apaçık dokuz mucize verdik. (Ey Peygamber!) İsrailoğullarına sor, Musa kendilerine geldiğinde Firavun ona: "Ey Musa! Ben senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum" demişti.
İsrâ Suresi 101. ayet, Hz. Musa'ya verilen dokuz mucizeyi ve Firavun'un bu mucizeler karşısındaki inkarcı tavrını dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, 'âyât' kelimesiyle mucizelerin niteliğini, 'câe' fiiliyle gelişin önemini ve 'mesḥûr' kelimesiyle Firavun'un Musa'ya yönelik ithamını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îtâ'' kelimesini 'vermek, ihsan etmek' olarak açıklar ve Kur'an'da genellikle Allah'ın lütuf ve ihsanını ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'âtenâ' fiili, Allah'ın Musa'ya dokuz mucizeyi bahşetmesini, O'na özel bir lütufta bulunmasını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'îtâ'' fiilinin mecazi olarak 'bir şeyi birine ulaştırmak, ona sahip kılmak' anlamında kullanılabileceğini ifade eder. Burada Allah'ın mucizeleri Musa'ya ulaştırması ve onu bu mucizelerle donatması kastedilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âyet' kelimesini 'alamet, nişan, delil' olarak açıklar. Ayette geçen 'tis'a âyâtin beyyinâtin' ifadesi, Musa'ya verilen dokuz alametin, yani mucizenin, onun peygamberliğinin açık ve şüphe götürmez delilleri olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âyet' kelimesinin 'açık alamet, delil, ibret' anlamlarına geldiğini ve Kur'an'da hem Allah'ın varlığına ve kudretine işaret eden evrensel deliller hem de peygamberlere verilen mucizeler için kullanıldığını ifade eder. Buradaki 'âyât' kelimesi, Firavun ve kavmine karşı Musa'nın doğruluğunu ispatlayan harikulade olaylardır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âyet' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'işaret, alamet' olduğunu ve bu işaretlerin Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretini gösterdiğini vurgular. Musa'ya verilen 'âyât', Allah'ın doğrudan müdahalesiyle gerçekleşen ve insan aklının ötesinde olan, peygamberlik iddiasını doğrulayan işaretlerdir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'câe' fiilini 'gelmek, varmak, ulaşmak' olarak açıklar. Ayetteki 'iz câehum' ifadesi, Musa'nın Firavun ve kavmine, yani İsrailoğullarına, Allah'ın mesajını ve mucizelerini sunmak üzere bizzat gelmesini, onlarla yüzleşmesini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'câe' fiilinin sadece fiziksel gelişi değil, aynı zamanda bir mesajı veya durumu getirmeyi de ifade ettiğini belirtir. Musa'nın gelişi, beraberinde Allah'ın ayetlerini ve tebliğini de getirmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sihr' kelimesini 'gözbağcılık, aldatma, gerçeği olduğundan farklı gösterme' olarak tanımlar. 'Mesḥûr' ise 'büyülenmiş, aklı çelinmiş, iradesi elinden alınmış' demektir. Firavun, Musa'nın mucizelerini sihir olarak niteleyerek, onun aklının büyülendiğini ve dolayısıyla söylediklerinin geçersiz olduğunu iddia etmiştir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sihr'in gizli ve ince bir şekilde etki etme olduğunu belirtir. 'Mesḥûr' kelimesi, Firavun'un Musa'nın olağanüstü hallerini ve sözlerini, normalin dışında, bir tür büyü etkisiyle açıklama çabasını gösterir. Bu, onun peygamberlik iddiasını reddetme yoludur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sihr' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla, gerçeği çarpıtma ve insanları aldatma aracı olarak kullanıldığını belirtir. Firavun'un Musa'yı 'mesḥûr' olarak nitelemesi, onun peygamberliğini ve getirdiği mucizeleri küçümseme, değersizleştirme ve halkın gözünde itibarını düşürme amacı taşır.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(101) Ve lekad ateyna Mûsâ tis'a Âyâtin beyyinatin fes'el beniy isrâîyle iz caehüm fe kale
lehu fir'avnu inniy leezunnüke ya Mûsâ meshura;)
“Andolsun biz Mûsâ'ya apaçık dokuz mucize verdik. (Ey Peygamber!) İsrâîloğullarına sor, Mûsâ kendilerine geldiğinde Firavun ona: "Ey Mûsâ! Ben senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum" demişti.” Cenâb-ı Hakk yine zâtından seslenerek “biz” verdik diyor yani “biz” derken sıfatlarıyla birlikte yaptığının ifadesidir ve kendi sıfatlarına şahsiyet ve verdiği değeri gösteriyor. Ayrıca ahâdiyyet, Ulûhiyyet, vâhidiyyet, rahmâniyyet, rububiyyet, melikiyyet mertebeleriyle birlikte zuhur ettiği anlamında da “biz” Cenâb-ı Hakk diyor.
Mûseviyyet hakikatlerini yani tenzih gerçeklerini ilk önce Mûsâ’ya verdik diyor Cenâb-ı Hakk. Mûsâ (a.s.) ın hayatı İslâmiyyet ilmi içerisinde ki tarikat hayatının kısımlarını anlatmaktadır.
Bu dokuz mucize şunlardır:
(1) Âsâ; Şuayb (a.s.) tarafından kendisine verilen asadır.
(2) Beyaz el; Bu el sol elidir, çünkü sağ taraftan kasıt aklı küll, sol taraftan kasıt nefsi küll olduğundan, Mûsâ (a.s.) nefsi küllünü aklı külle götürmesi lâzımdı ki oradan nur alsın, çünkü tersi durumda aklı küll nefsi küllün içine girerse nefsi küllün rengine boyanır. Mûsâ (a.s.) sol elini göğsüne sokunca aklı küll onu ihata etti ve çıkardığında eli nur gibi parladı.
(3) Çekirge istilası;
(4) Bit salgını;
(5) Kurbağa istilası;
(6) Nil nehrinin kıptilere kan olarak akması;
(7) Tih Sahrasında taştan su çıkması;
(8) Denizin yarılıp yol olarak açılması; Mûsâ (a.s.) asasını denize vurunca oniki yol açılıyor ve yolların arasıda
şeffaf olduğundan yollardan geçerlerken hepsi birbirini görüyorlar ve mutmain olarak geçiyorlar. Bu oniki yol aynı zamanda seyri sülûktaki oniki mertebeyi ifade etmektedir.
(9) Tur dağının yukarı kalkarak Beni İsrâîli tehdit ile üstlerinde durması ;
Daha önce secde etmeye yanaşmayan Beni İsrâîl bu durum üzerine secde etmişler, fakat bir yandan da göz ucuyla Tur dağı üzerimize düşecek mi diye bakmaya devam etmişlerdir.
Seyri sülûkta dokuncu sırada bulunan Mûseviyyet mertebesinin görüldüğü gibi bu mâcizeler ile de mutabakatı vardır.
Ayrıca Mûsâ (a.s.) a Tur dağında Tevrât-ı Şerif dokuz nüsha olarak verilmiştir. Bu dokuz levhanın yedisi taştan levhalar olarak verilmiştir (ki yedi nefs mertebesini ifade eder, taş olması ve maddeyle ilgisi itibarıyla) ikisi de nur üzerine idi. Bu iki nur levhasını Mûsâ (a.s.) kavmine açıklayamadı, çünkü kavmi anlayamayacaktı, bunları İsâ (a.s.) açıkladı.