Unzur keyfe faddalnâ ba'dahum ‘alâ ba'd(in)(c) velel-âḣiratu ekberu deracâtin veekberu tefdîlâ(n)
Bak nasıl, onların kimini kimine üstün kıldık. Elbette ahiretteki dereceler daha büyüktür, üstünlükler daha büyüktür.
Bak! Onların bir kısmını diğerine nasıl üstün kıldık! Elbette ahiret, hem dereceler bakımından daha büyüktür, hem de üstünlük bakımından daha büyüktür.
İsrâ Suresi'nin 21. ayeti, dünya hayatındaki farklılıkları ve ahiretteki derecelenmeleri vurgular. Ayet, 'üstün kılma' ve 'dereceler' kavramları üzerinden ilahi taksimatı ve ahiret mükâfatının büyüklüğünü dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fazl (فضل), bir şeyin diğerinden daha fazla olmasıdır. Tefdîl (تفضيل) ise bir şeyi diğerine üstün kılmaktır. Ayetteki 'faddalnâ' ifadesi, Allah'ın insanlara verdiği farklı yetenekler, rızıklar ve mertebelerle onları birbirine üstün kıldığını, bu üstünlüğün ilahi bir taksimat olduğunu belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'faddalnâ', Allah'ın insanları rızık, makam ve diğer dünyevi imkanlar açısından farklı kıldığını, bu farklılığın bir imtihan ve hikmet gereği olduğunu ifade eder. Kelime, bir şeyi diğerinden daha iyi veya daha çok kılma anlamında mecazi bir kullanımdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fazl kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın lütfu, ihsanı ve cömertliği anlamında kullanılır. Bu ayette ise 'tefdîl' formuyla, Allah'ın yaratılıştaki çeşitliliği ve insanlara bahşettiği farklılıkları ifade eder. Bu farklılıklar, ilahi iradenin bir tecellisidir ve ahiretteki derecelenmelerin bir öncülüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ba'd (بعض), bir şeyin cüz'ü, parçası anlamına gelir. Ayetteki 'ba'dahum alâ ba'd' ifadesi, insanların kendi aralarında, yani bir kısmının diğer bir kısmına göre farklı özelliklere sahip olduğunu, bu farklılığın bireysel ve toplumsal düzeyde tezahür ettiğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ba'd, küllün (bütünün) bir parçasıdır. Bu ayetteki kullanımı, insan türü içindeki bireylerin veya grupların birbirlerinden ayrılan yönlerini, yani farklılıklarını belirtmek içindir. Bu, Allah'ın yaratılışındaki çeşitliliğin bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âhiret (الآخرة), dünya hayatının sonu ve ondan sonraki ebedi hayat demektir. Kelime, 'sonra gelen' anlamındaki 'âhir' kökünden türemiştir. Ayette, dünya hayatındaki farklılıklara nazaran ahiretteki derecelerin ve üstünlüklerin daha büyük ve kalıcı olacağı vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Âhiret, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve dünya hayatının geçiciliğine karşılık ebedi ve gerçek hayatı temsil eder. Bu ayette, dünya hayatındaki 'tefdîl'in (üstün kılmanın) ahiretteki 'derecât' ve 'tefdîl' ile kıyaslanması, ahiretin önemini ve orada elde edilecek mükâfatların büyüklüğünü ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Derece (درجة), bir yerden diğerine yükselmek için kullanılan basamak veya mertebe anlamına gelir. Kur'an'da genellikle manevi makamlar ve mertebeler için kullanılır. Ayetteki 'ekberu derecâtin' ifadesi, ahiretteki mükâfatların ve makamların dünya hayatındakinden çok daha büyük ve çeşitli olacağını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Derecât, yükselme ve mertebe kazanma anlamını taşır. Bu ayette, ahiretteki derecelerin, dünya hayatındaki farklılıklardan daha büyük ve daha belirgin olacağı, bu derecelerin amellere ve takvaya göre verileceği ima edilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Derece kelimesi, Kur'an'da hem dünyevi hem de uhrevi mertebeleri ifade etmekle birlikte, bu ayette ahirete atıfla kullanıldığında, Allah katındaki manevi rütbeleri ve mükâfat seviyelerini belirtir. 'Ekberu derecâtin' ifadesi, bu mertebelerin büyüklüğünü ve önemini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tefdîl (تفضيل), bir şeyi diğerine üstün tutmak, faziletli kılmaktır. Ayetteki 'ekberu tefdîlen' ifadesi, ahiretteki üstünlüklerin, dünya hayatındaki üstünlüklerden nicelik ve nitelik olarak çok daha büyük ve kapsamlı olacağını, bu üstünlüğün Allah'ın adalet ve hikmetiyle gerçekleşeceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tefdîl, 'fazl' kökünden türemiş olup, bir şeyin diğerine göre daha fazla veya daha iyi olması durumunu ifade eder. Bu ayette, ahiretteki 'tefdîl'in, dünya hayatındaki geçici ve sınırlı üstünlüklerin ötesinde, ebedi ve sonsuz bir mükâfat ve makam üstünlüğü olacağı vurgulanır.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(21) (Unzur keyfe faddalna ba'dahüm alâ ba'd* ve lel 'ahıretü ekberu derecatin ve ekberu tefdıyla;)
“Bak! Onların bir kısmını diğerine nasıl üstün kıldık! Elbette ahiret, hem dereceler bakımından daha büyüktür, hem de üstünlük bakımından daha büyüktür.” Bazı kullarımız üzerinde örneğin Rahmân esmâsını zuhura getirdik ve bazılarının üzerine zuhura getirdiğimiz Kahhar esmâsına üstün kıldık.
Yukarıda da bahsettiği şekilde âhireti talep edeni dünyayı talep edenin üstüne çıkarttık diyor.
Buradan şöyle bir düşünceye ulaşabiliriz, meselâ Mudill isminin zuhuru olan yerin ne suçu vardır ve cebriyyet sözkonusu mu acaba diyebiliriz.
Cenâb-ı Hakk kimseye cebretmez, her varlık kendi özünden kendisine cebretmektedir. Â’yân-ı sabitelerinin Hakk’tan talep ettiği programda ne varsa o birimler onu zuhura getiriyorlar, Allah onlara iradesi ile şunu yapın, bunu yapın demiyor ve cebretmiyor, cebir o varlığın kendinden kendine oluyor ve suçlu veya sevablı varlığın kendisi oluyor.
Âhiret hem dünyadan sonraki âhiret, hem de bizim kendi varlığımızda nefsimizin bittiği yerdeki âhirettir. Nefsimizi terbiye ettikten sonra ruhumuz ile yaşadığımız hayat bizim âhiret hayatımız yani nefsimizin âhiri ruhaniyetimizin başlangıcıdır.
İşte bu derecelerin en büyüğüdür; bu işi mutlak
âhirete bırakmadan burada belirli süreler içerisinde idrak edip, noktalayarak, ondan sonrasında hayatım budur diyerek o âhireti burada yaşıyor demektir.
Rabbimizi burada bulmamızın yegâne vasıtasıda beden mülkümüzdür, bu beden elimizden alındıktan sonra Allah’ı bulamayız, mertebesi itibarıyla eksik oluruz, Allah’ın bütün varlıkta kesif, yoğun olarak en çok zuhurda olduğu yer bu âlemdir, âhiret âlemi lâtif âlemdir, burada bulamaz ise o lâtif âlemde hiç bulamayız, onun için dünya çok mühim bir yerdir, vuslat yeri, buluşma yeridir.
Vuslat marifettir demişler, Cemâli İlâhiye yi müşahede etmek demek evvelâ onu bilmektir, Allah’a vasıl olmak, Ulûhiyyet mertebesini idrak etmek marifettir, yani marifet ile irfaniyet ile olur, başka türlüsü hep hayalde, karanlıkta olur, puslu olur ve bilmediği şeyin insan düşmanıda olur.
Eğer bir insân bu âlemde Hakikati İlâhiyye’nin tecellilerini bilmiş olsa, bu âlemdeki bütün varlıklarda Cenâb-ı Hakkk’ın esmâ-i İlâhiyyesi’nin mutlak olarak zuhurunu bilmiş, görmüş olsa bu âlemdeki varlıkları suçlar veya takdir eder şekilde konuşabilir mi? Hepsinin hakikatinde bir esmâ-i İlâhiyye’nin hakikatini müşahede eder. Bu tecelliler ile karşılaşan kişi eğer arif kişi ise kendisindeki Hakkı korumak zorunda olduğundan ona göre irfaniyet ile tepki verir.
Cenâb-ı Hakk “Biz cehennem için varlıklar halkettik” diyor, ya cehennem onların yaşam gıdası ise, çünkü “cennet ehline cehennem, cehennem ehline cennet haramdır”, Allah ehline ikiside haramdır.
Cehenneme gidenlerin gıdası ateş olursa onlara azab değil tadış olur. Burada üstün kılmak ayrıcalık göstermek babında değil sizin hakikatlerinizi ortaya koyduk, değişik değişik oluşumlar ile kemâlâtlar ile demektir. Gidilen yolun âhiri kemâlâtıdır, geriye doğruda gidebilirsin fakat bu da âhirde geriye gidişin kemâlâtıdır, zevale götürücü kemâlâttır.
Kendi nefsinin dışında bazı oluşumların mutlak olduğunu idrak edip yaşamak bunların hepsinin üstündedir.