İçeriğe atla
İsrâ 21Cüz 15 · Sayfa 284

İsrâ Sûresi 21. Âyet

الإسراء

Sohbete sor

Unzur keyfe faddalnâ ba'dahum ‘alâ ba'd(in)(c) velel-âḣiratu ekberu deracâtin veekberu tefdîlâ(n)

Bak nasıl, onların kimini kimine üstün kıldık. Elbette ahiretteki dereceler daha büyüktür, üstünlükler daha büyüktür.

İsrâ Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(21) (Unzur keyfe faddalna ba'dahüm alâ ba'd* ve lel 'ahıretü ekberu derecatin ve ekberu tefdıyla;)

“Bak! Onların bir kısmını diğerine nasıl üstün kıldık! Elbette ahiret, hem dereceler bakımından daha büyüktür, hem de üstünlük bakımından daha büyüktür.” Bazı kullarımız üzerinde örneğin Rahmân esmâsını zuhura getirdik ve bazılarının üzerine zuhura getirdiğimiz Kahhar esmâsına üstün kıldık.

Yukarıda da bahsettiği şekilde âhireti talep edeni dünyayı talep edenin üstüne çıkarttık diyor.

Buradan şöyle bir düşünceye ulaşabiliriz, meselâ Mudill isminin zuhuru olan yerin ne suçu vardır ve cebriyyet sözkonusu mu acaba diyebiliriz.

Cenâb-ı Hakk kimseye cebretmez, her varlık kendi özünden kendisine cebretmektedir. Â’yân-ı sabitelerinin Hakk’tan talep ettiği programda ne varsa o birimler onu zuhura getiriyorlar, Allah onlara iradesi ile şunu yapın, bunu yapın demiyor ve cebretmiyor, cebir o varlığın kendinden kendine oluyor ve suçlu veya sevablı varlığın kendisi oluyor.

Âhiret hem dünyadan sonraki âhiret, hem de bizim kendi varlığımızda nefsimizin bittiği yerdeki âhirettir. Nefsimizi terbiye ettikten sonra ruhumuz ile yaşadığımız hayat bizim âhiret hayatımız yani nefsimizin âhiri ruhaniyetimizin başlangıcıdır.

İşte bu derecelerin en büyüğüdür; bu işi mutlak

âhirete bırakmadan burada belirli süreler içerisinde idrak edip, noktalayarak, ondan sonrasında hayatım budur diyerek o âhireti burada yaşıyor demektir.

Rabbimizi burada bulmamızın yegâne vasıtasıda beden mülkümüzdür, bu beden elimizden alındıktan sonra Allah’ı bulamayız, mertebesi itibarıyla eksik oluruz, Allah’ın bütün varlıkta kesif, yoğun olarak en çok zuhurda olduğu yer bu âlemdir, âhiret âlemi lâtif âlemdir, burada bulamaz ise o lâtif âlemde hiç bulamayız, onun için dünya çok mühim bir yerdir, vuslat yeri, buluşma yeridir.

Vuslat marifettir demişler, Cemâli İlâhiye yi müşahede etmek demek evvelâ onu bilmektir, Allah’a vasıl olmak, Ulûhiyyet mertebesini idrak etmek marifettir, yani marifet ile irfaniyet ile olur, başka türlüsü hep hayalde, karanlıkta olur, puslu olur ve bilmediği şeyin insan düşmanıda olur.

Eğer bir insân bu âlemde Hakikati İlâhiyye’nin tecellilerini bilmiş olsa, bu âlemdeki bütün varlıklarda Cenâb-ı Hakkk’ın esmâ-i İlâhiyyesi’nin mutlak olarak zuhurunu bilmiş, görmüş olsa bu âlemdeki varlıkları suçlar veya takdir eder şekilde konuşabilir mi? Hepsinin hakikatinde bir esmâ-i İlâhiyye’nin hakikatini müşahede eder. Bu tecelliler ile karşılaşan kişi eğer arif kişi ise kendisindeki Hakkı korumak zorunda olduğundan ona göre irfaniyet ile tepki verir.

Cenâb-ı Hakk “Biz cehennem için varlıklar halkettik” diyor, ya cehennem onların yaşam gıdası ise, çünkü “cennet ehline cehennem, cehennem ehline cennet haramdır”, Allah ehline ikiside haramdır.

Cehenneme gidenlerin gıdası ateş olursa onlara azab değil tadış olur. Burada üstün kılmak ayrıcalık göstermek babında değil sizin hakikatlerinizi ortaya koyduk, değişik değişik oluşumlar ile kemâlâtlar ile demektir. Gidilen yolun âhiri kemâlâtıdır, geriye doğruda gidebilirsin fakat bu da âhirde geriye gidişin kemâlâtıdır, zevale götürücü kemâlâttır.

Kendi nefsinin dışında bazı oluşumların mutlak olduğunu idrak edip yaşamak bunların hepsinin üstündedir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)