Żâlike mimmâ evhâ ileyke rabbuke mine-lhikme(ti)(k) velâ tec'al me'a(A)llâhi ilâhen âḣara fetulkâ fî cehenneme melûmen medhûrâ(n)
Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği bazı hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilah edinme. Sonra kınanmış ve Allah'ın rahmetinden kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.
İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir. Sakın Allah'la beraber başka bir ilâh uydurma. Aksi halde kötülenmiş ve Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.
İsrâ Suresi 39. ayet, tevhidin önemini ve şirkin sonuçlarını vurgulayan temel ahlaki ve dini ilkeleri içermektedir. Ayet, ilahi vahyin hikmetini ve Allah'a ortak koşmanın akıbetini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vahy, gizli ve hızlı bir şekilde bir şeyi bildirmektir. Ayetteki 'evhâ' fiili, Allah'ın peygamberine, insanların idrakinden gizli olan hakikatleri ve hükümleri bildirmesini ifade eder. Bu, ilahi bilginin doğrudan ve kesin bir şekilde aktarılmasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'vahy' kavramını Kur'an'ın temel iletişim aracı olarak ele alır. Allah'ın insanla konuşması, O'nun iradesini ve emirlerini bildirmesi bu kavramla ifade edilir. Ayetteki kullanımı, Rabbinin peygamberine 'hikmetleri' bildirmesi, yani ilahi rehberliği sunması anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hikmet, bir şeyi en iyi şekilde bilmek ve en doğru şekilde yapmak demektir. Ayette geçen 'el-hikme', Allah'ın peygamberine vahyettiği, doğruyu yanlıştan ayıran, faydalı olanı içeren ve insanı kemale ulaştıran ilahi öğretileri ve hükümleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hikmet, eşyanın hakikatini bilmek ve bu bilgiye uygun davranmaktır. Ayetteki 'hikmet', Rabbinin peygamberine bildirdiği, hem teorik bilgiyi hem de pratik uygulamayı içeren, insanı doğru yola ileten ilahi prensipler bütünüdür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, hikmeti Kur'an'da 'doğru hüküm verme yeteneği' ve 'ilahi bilgelik' olarak tanımlar. Ayetteki 'hikmet', Allah'ın peygamberine bahşettiği, hayatın anlamını ve doğru yaşam biçimini gösteren, şirki reddeden ve tevhide çağıran ilahi öğretilerdir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): C-a-l kökü, bir şeyi bir hale dönüştürmek veya bir şeyi başka bir şey yerine koymak anlamında kullanılır. Ayetteki 'lâ tec'al', Allah'ın yanında başka bir ilah edinme, yani O'na ortak koşma yasağını ifade eder. Bu, tevhidin zıddı olan şirkin fiili olarak ortaya konmasıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): C-a-l fiili, bir şeyi bir şey olarak kabul etmek, tayin etmek veya yaratmak anlamlarına gelir. Ayetteki 'lâ tec'al', Allah'ın ulûhiyetinde O'na ortak koşarak başka bir varlığı ilah konumuna getirme eylemini yasaklar. Bu, inançsal bir eylemin fiiliyata dökülmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlah, kendisine ibadet edilen, hayranlık duyulan ve sığınılan varlıktır. Ayetteki 'ilâhen âhara', Allah'tan başka, ibadete layık görülen herhangi bir varlığı ifade eder. Bu, tevhidin temelini oluşturan 'Allah'tan başka ilah yoktur' ilkesine aykırı bir durumu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilah' kavramını Kur'an'ın merkezinde yer alan 'tapınılan varlık' olarak açıklar. Ayetteki 'ilâhen âhara' ifadesi, Allah'ın mutlak tekliğini ve ibadetin sadece O'na yöneltilmesi gerektiğini vurgular. Başka bir ilah edinmek, Allah'ın egemenliğine ortak koşmaktır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Levm, bir kişiyi yaptığı bir şeyden dolayı kınamak, ayıplamaktır. Ayetteki 'melûmen', cehenneme atılan kişinin, Allah'a ortak koşması sebebiyle hem Allah katında hem de kendi vicdanında kınanmış ve ayıplanmış bir halde olacağını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Melûm, kınanmış, ayıplanmış demektir. Bu ayetteki kullanımı, şirke düşen kişinin ahiretteki durumunu tasvir eder. O, yaptığı şirkten dolayı pişmanlık ve utanç içinde, herkes tarafından kınanan bir vaziyette olacaktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Dahr, bir şeyi şiddetle uzaklaştırmak, kovmaktır. Ayetteki 'medhûren', cehenneme atılan kişinin Allah'ın rahmetinden ve cennetten tamamen uzaklaştırılmış, kovulmuş ve horlanmış bir durumda olacağını belirtir. Bu, ilahi gazabın bir sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dahr, bir şeyi uzaklaştırmak ve kovmaktır. 'Medhûr', kovulmuş ve uzaklaştırılmış demektir. Ayetteki 'medhûren', şirke düşen kişinin Allah'ın huzurundan ve rahmetinden ebediyen kovulmuş, hor ve zelil bir halde cehenneme atılacağını vurgular.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39) Zâlike mimmâ evha ileyke Rabbüke minel hıkmeti, ve lâ tec'âl meAllahi ilâhen ahare fetülka fiy cehenneme melumen medhura;)
“İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerden-dir. Sakın Allah'la beraber başka bir ilâh uydurma. Aksi halde kötülenmiş ve Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.” Muhabbetimizin son zirvesini Hakk’a vermemiz gerekiyor, onun üstünde bir muhabbetimiz varsa onların hepsi kişi için bir ilâh olur.
Bir gün Peygamber Efendimiz(s.a.v) Hz.Ali'ye sorar der ki,
-Ya Ali ALLAH (c.c.)' ı seviyor musun?
-Evet ya Rasûlüllah.
-Peki beni seviyor musun?
-Evet ya Rasûlüllah.
-Peki eşini seviyor musun?
-Evet ya Rasûlüllah.
-Peki çocuklarını seviyor musun?
-Evet ya Rasûlüllah.
-Peki bunların hepsini bir kalbe nasıl sığdırıyorsun?
diye sorunca Hz. Ali beklemediği bu soru karşısında şaşırmış ve cevap verememişti. Bunu düşünmem gerek diyerek oradan ayrılmıştı. Hz. Ali düşünceli bir şekilde dolaşırken eşi Hz. Fatıma düşünceli olduğunu fark ederek kendisine sorar:
-Nedir bu hal ya Ali? der.
-Eğer bu düşünceliğin dünyevi kaygılardan dolayı ise sana yakışmaz bırak gitsin.Yok bu halin Rahmani kaygılarından dolayı ise, anlat birlikte çözüm bulmaya çalışalım der.
Hz.Ali(k.v) Peygamber Efendimiz(s.a.v) ile arasında geçen diyaloğu birbir Hz. Fatıma ya anlatır. Hz. Fatıma durumu öğrenince tebessüm eder. Hz. Ali ye der ki;
-Ya Ali babama git ve de ki:
Kişi ALLAH (c.c.)' ı aklı ve ruhu ile sever. Peygamberimizi kalbiyle sever. Eşini nefsiyle sever. Çocuklarını şefkatiyle sever.
Hz.Ali aldığı bu cevap karşısında memnun olur ve hemen Peygamber efendimizin yanına gelerek Hz. Fatımadan öğrendiklerini Peygamber Efendimize anlatır. Peygamber efendimiz cevabı alınca tebessüm eder ve der ki;
Ya Ali bana getirdiğin bu gül nübüvvet ağacından koparılmıştır.
İşte Cenâb-ı Hakk bizi en yakınlarımız ile terbiye ediyor, tahammül edecek mi, etmeyecek mi diye de muhabbet ettiğimiz şeylerin üzerine bize dertler verir.
Yukarıdaki Hadise de de sıralandığı gibi, evvelâ Allah muhabbeti sonra Peygamber muhabbeti, sonra eş
muhabbeti, sonra çocuk muhabbetidir, bunlar zamanlarına göredir. Cenâb-ı Hakk meselâ, çocuklar çok küçükken bakımları için muhabbeti onlara biraz kaydırıyor, fakat bu tabii ki eş muhabbeti azaltılıp ona haksızlık edilecek demek değildir, en az olarak çocukların o dönemlerinde dahi onlara verdiği muhabbeti eşlerine vermeleri gerekir, çünkü eşlerin birbirleri üzerinde hakları vardır. İşte böylece sonuçta hepsi bir dengeyi, bir ölçüyü gerektiriyordur.