Ve-iż kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse kâle e-escudu limen ḣalakte tînâ(n)
Hani meleklere, "Adem için saygı ile eğilin" demiştik, onlar da saygı ile eğilmişlerdi. Yalnız İblis saygı ile eğilmemiş, "Hiç ben, çamur halinde yarattığın kimse için saygı ile eğilir miyim?" demişti.
(Yine unutma ki) Bir vakit meleklere: "Âdem'e secde edin" demiştik. İblis'ten başka hepsi secde ettiler. O ise: "Ben bir çamurdan yarattığın kimseye mi secde ederim?" demişti.
Bu ayet, Allah'ın meleklere Adem'e secde etmelerini emretmesini ve İblis'in bu emre karşı gelmesini konu alır. Ayet, 'secde', 'yaratma' ve 'çamur' gibi temel kavramlar üzerinden insanın yaratılışındaki ilahi iradeyi ve İblis'in kibirini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir şeyin dille ifade edilmesidir. Ayetteki 'kulnâ' (dedik), Allah'ın emredici ve kesin sözünü, iradesini beyan etmesini ifade eder. Bu, sadece bir bildirim değil, aynı zamanda bir hüküm ve talimattır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kavl (قول), genel olarak söz anlamına gelir. Ancak Kur'an'da Allah'a nispet edildiğinde, O'nun emrini, hükmünü ve iradesini ifade eder. Burada meleklere yönelik bir emir ve talimatın başlangıcıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Secde (سجود), boyun eğmek, tevazu göstermek ve itaat etmek anlamlarına gelir. Burada meleklere Adem'e karşı bir tazim ve Allah'ın emrine mutlak itaat anlamında kullanılmıştır, ibadet secdesi değildir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Secde (سجود), alnı yere koymak suretiyle yapılan fiili bir tevazu ve boyun eğme eylemidir. Ancak mecazi olarak itaat ve teslimiyet anlamına da gelir. Ayetteki 'üscüdû' (secde edin), Allah'ın emrine boyun eğme ve Adem'in yaratılışındaki hikmete teslimiyet anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Secde kavramı Kur'an'da hem ibadet anlamında Allah'a yönelişi hem de bir varlığa karşı saygı ve itaat göstermeyi ifade eder. Bu ayetteki secde, Adem'in üstünlüğünü ve Allah'ın emrine itaati simgeler, bir ibadet secdesi değildir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Halk (خلق), bir şeyi takdir etmek, ölçüyle yapmak ve yoktan var etmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'halakte' (yarattın), Allah'ın Adem'i belirli bir ölçü ve plan dahilinde, çamurdan var etme kudretini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Halk (خلق), bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde var etmektir. Allah'ın 'halakte' (yarattın) fiili, O'nun mutlak yaratıcı gücünü ve Adem'i özel bir biçimde, çamurdan yaratmasını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Halk (خلق) kelimesi Kur'an'da genellikle Allah'ın yaratma fiilini ifade eder ve bu fiil, bir şeyi yoktan var etme, ona şekil verme ve belirli bir kader tayin etme anlamlarını içerir. İblis'in itirazında geçen 'halakte', Adem'in yaratılışının maddesine (çamur) vurgu yaparak, yaratılışın ilahi kudretini sorgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Tîn (طين), su ile karışmış topraktır. Ayetteki 'tînen' (çamurdan), Adem'in yaratıldığı basit ve değersiz görülen maddeye işaret eder. İblis, bu maddeyi kendi yaratılış maddesi olan ateşten daha aşağı görerek itiraz etmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tîn (طين), toprak ve suyun karışımından oluşan maddedir. Kur'an'da Adem'in yaratılış maddesi olarak zikredilmesi, insanın başlangıçtaki acizliğini ve Allah'ın kudretinin büyüklüğünü gösterir. İblis'in itirazı, bu 'tîn'in değersiz olduğu varsayımına dayanır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tîn (طين), toprağın su ile karıştırılmasıyla oluşan maddedir. Ayetteki 'tînen' ifadesi, Adem'in yaratılışının maddesini belirtirken, İblis'in kibrini ve Adem'in yaratılışındaki ilahi hikmeti anlamadaki yetersizliğini ortaya koyar.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(61) Ve iz kulna lil Melaiketiscüdu liÂdeme fesecedu illâ ibliys* kâle eescüdü limen hâlâkte tıyna;
(Yine unutma ki) Bir vakit meleklere: "Âdem'e secde edin" demiştik. İblis'ten başka hepsi secde ettiler. O ise: "Ben bir çamurdan halkettiğin kimseye mi secde ederim?" demişti.
Zâhiri olarak düşündüğümüzde Cenâb-ı Hakk geçmişten Resûlüllah (s.a.v.) a bilgi veriyor ve secdeye dikkat çekiyor, özel mânâda ise bu Âyet herbirerlerimize hitap etmektedir, kişinin gönlünde bulunan Hakikati Muhammediyye mertebesine, bünyemizdeki bireysel beşeri kuvvetlerimizin yani melâikenin secde etmesi isteniyor. İşte bu bizden meydana gelen melekler gönlün varlığını yani hilâfet mertebesi olan gönlün varlığını kabul ettiler ve gönüldeki zatulllah’ın tecellisine secde ettiler ve onların sorunları kalmadı, tabi oldular çünkü ve işte bundan sonra da bizim yaptığımız ibadetler daha kaliteli hale ulaştı, daha evvelinde yaptığımız ibadetlerden bizde meydana gelen meleklerin biraz kibiri ve gururu vardı, bu ibadetler benlik ile yapıldığı için. Cenâb-ı Hakk bu nedenle onların secde etmesini istedi, yapılan ibadetler bir benlik, gurur meydana getirmesin diye.
Genel olarak burada bahsedilen secdenin bildiğimiz secde olduğunu bilmemiz gerekiyor, itaat hükmünde olan bu secdenin yapılması demek, meleklerin kendilerinin üzerinde bir varlık olduğunu kabullenmeleridir. Kişi düşünürken, düşündüğü şeyin daha evvel kendisinde.
olmadığı şekilde olduğunu idrak ettiği anda o mevzu hakkında secde etmiştir, başını eğmiş, evet demiş ve kabullenmiştir, secde sadece başı yere koymak değil o hakikati kabullenmektir.
Cenâb-ı Hakk en kemalli olduğundan insan olarak varettiği oluşumunda hem fiziksel hem ruhsal yönden kemalli olmasını istediğinden iblis secde etmedi.
İblis secde edemezdi zaten, isteseydi de edemezdi yani bir bakıma etmedi değil edemedi demek daha doğru olur, iblis ile ilgili anlatılan bir ifadede vardır, iblis şöyle demektedir; “Ben binlerce kez Adem’in toprağı başında secde ettim ama aldığım cevap, biz seni istemiyoruz sen tardedilmişlerden oldun dediler” diyor ve bunun bir görev gereği olduğunu belirtiyor. Bunu böyle bilip iblisin çok masum olduğunu zannedip mazur görmeyelim, fakat onun kaynağında olan ateş kendisine kendi doğrusunu yaptırıyor, “Yayın eğrili doğruluğundandır” diyen Muhiddini Arabi hazretleri ne güzel söylemiş.
Elimizde yanan bir mum olduğunu varsayalım, dikkat edelim onun ucunda yanan ateş dahi hep yukarıya doğru başını kaldırır aşağıya eğip secde etmez, söner, ölür yine secde etmez. İşte buradan hareketle, malzemenin hakikatini bilerek mevzuları değerlendirmek gereğinin önemi ortaya çıkmaktadır.
Bu secde olayı iblise Âdem (a.s.) ın rahmetidir, bu durum meydana gelmeseydi iblis kendisindeki halini devam ettirecek ne dünyaya inip bu işlerle meşgul olacak ne de kendisine yeni bir faaliyet sahası açılacaktı, kıyamete kadar Âdemiyyet mertebesine inmesi ona çok büyük bir meşguliyet verdi ve ayrıca bir kimlik verdi.
İşte iblisin âlim olarak ilminin olup, hakîm isminin onda olmaması yani irfaniyetinin olmamasının açık ifadesidir bu secde etmeme nedeni, çünkü Âdem’in sûretine bakarak değerlendirme yaptı, işte o zaman eskiden Azazil olan ismi iblis oldu. Buradan görüldüğü üzere iblisin Âdem (a.s.) da bulunan “ve nefahtü fihi min
rûhi” “ruhumdan üfledim” ifadesinden haberi olmadığı görülüyor ve kendi değerlemesi ile Allah’ın emrine karşı gelmiş oluyor ve Hakk’ı da bu fiil ile yanlış değerlendirme yapmakla suçlamış oluyor ayrıca o fiili ile. Cenâb-ı Hakk ona “Ey İblis niye Âdem’e secde etmedin” diye sorduğunda, İblis’in “Ya Rabbi sen bana Benden başkasına secde etmeyeceksin, demedin mi, işte ben onun için secde etmedim” dediğide rivayet edilir, fakat böyle olsa da yine de işin aslını o İblis dediğimiz varlık idrak edebilmiş olsaydı, olsaydı diyoruz çünkü onunda insanlar gibi bireysel değerlendirme kabiliyeti vardır, meleklerde bu kabiliyyet yoktur, hayvanlarda sadece kendine yiyecek hususunda faydalı veya zararlı olabilecek şeyleri değerlendirme vardır, fakat burada bahsettiğimiz değerlendirme ilmi yönden bir değerlendirmedir, işte İbliste olan bu değerlendirme her ne halde olursa olsun Cenâb-ı Hakkk’ın “Âdeme secde et” demesinin emri İlâh-î olduğunu anlayamadı, Âdem hangi malzemeden olursa olsun, Allah’ın emrine itaat yönünden oraya secde edilmesi gereklidir ve bunun için akıl yürütülmez.
İblis tevhid hakikatini bilemediğinden Âdem’i ayrı bir varlık gibi gördü, oysa Âdem’in özünde Allah’ın varlığını göremediği için gururlandı, kibirlendi ve secde etmedi. İlim adamlarınında en çok düştükleri yanlışlık burasıdır işte, en iyi ben bilirim, benim bildiğim en doğrusudur diyerek değerlendirmelerini çok yanlış yönlerde yapıyor-lardır.
Yine Âdem’e gelelim, bir mekân hangi malzemeden yapılırsa yapılsın, içindeki şerefli ise o mekân en değerli malzemeden yapılan saraydan daha değerlidir, mekân içinde oturan ile değerlenir. Bu âlem insan yok iken içi boş bir haldeydi ve bunun içerisinde oturacak olan insân da mükemmel bir halde tasarlandı, o kadar ki daha bunun üzerine bir mükemmellikte varlığın oluşması mümkün değildi, çünkü insân’ın içerisinde bizâtihi Allah’ın zâtının bulunduğu bir gönül sarayı, mekânı hazırlanmaktaydı, işte bunu bu beden mülkünün içine, bu beden mülkünü de
dünya mülkünün içine yerleştirdi Cenâb-ı Hakk, yani bu dünya bizim bedenimizin evi, bedenimizde Allah’ın zâti tecellisinin evi oldu. İşte Âdem’in yeryüzüne indirilmesi hâdisesi genel olarak böyle, özel olarakta bizde var edilmiş olan gönül âlemine Âdemi mânânın cennetten inmesi yani lâhut âleminden gök âleminden mânâsının gelmesidir. İşte bizim yeryüzü toprağımıza bu Âdemi mânâ indirilmemiş olsaydı o zaman Azazil haklıydı, fakat gönül âlemine gelen bu “ve nefahtü” ile insanoğlu sadece Âzazilden değil kâinattaki bütün varlıklardan üstün oldu.
Cenâb-ı Hakk böyle bir tasarıyı meydana getirdi Âdem’i “ve nefahtü” sü ile birlikte ve kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlar kendisinde mevcut olarak ve hem erkeklerin hem kadınların bütün özellikleri kendisinde olarak halketti ve cennete koydu, üzerinde hiç elbisesi yoktu, çünkü salt Ulûhiyyet mertebesi olarak dolaşıyordu yani Allah’lık tecellisi vardı kendisinde, hem aklı küll hem nefsi küll mevcuttu ve Cenâb-ı Hakkk’ın zati tecellisinin ilk defa bireysel olarak hareket ettiği haldir Adem (a.s.) bütün âlemde sıfat ve isimleriyle yaygın olan Cenâb-ı Hakkk’ın simge olarak zuhurudur, Cenâb-ı Hakk ona isimleri öğretti, böylece esmâ mertebesini onun bünyesine aktardı. Daha sonra sıfat mertebesi, yani güçler mertebesini zuhura getirmeside, Havva validemizi var etmesiyle oldu, işte o zaman Âdem-î hakikat zat mertebesinden sıfat mertebesine tenezzül etti, aklı küll Havva simgesi içerisinde nefsi küllü ortaya getirdi ve ikiliğe dönüşüm oldu. Havva üretkenlik hakikatidir, bu olmasa idi hiç birşeyin devamı sağlanmazdı.
Bünyesinde mevcut Esmâ-i İlâhiyyeyi idrakiyle de esmâ âlemine yani rububiyyet âlemine tenezzül etti. Rububiyet âleminde dolaşıyorken ağaçların arasında yani çoklukta yasak olan ağaca yaklaşmasıda esmâ âleminden efal âlemine tenezzülü oldu, çünkü ağaca yaklaşması sonucu dünyaya iniliyor, görüldüğü gibi her tecellide beşeriyete tenezzül ederek bireysel yaşama iniliyor, Âdem (a.s.) cennette kalmış olsaydı ne biz dünyaya gelirdik ne
de böyle birşeylerin varlığından haberimiz olurdu. Ağaca yaklaştıklarında daha önce kendilerinde olmayan organları ortaya çıktı ikisindede ve bu nedenle örtünme ihtiyacı hissettiler ve ef’al mertebesinin başlangıcı burası oldu, beşer Âdem ve beşer Havva oldular yoksa daha öncesinde İlâh Âdem ile İlâhe Havva idiler.
Özetle Cenâb-ı Hakk zât-î zuhurunu fiil mertebesinde ortaya çıkarmayı murat etti, “Allah Ademi kendi özellikleriyle halketti” sözü burası içindir, yani Ulûhiyyet asaleti üzere halketti. Zâtının içinde sıfatı var, esmâsı var, ef’ali var ama bunlar beşeri duygular ile zannettiğimiz gibi bir anda ortaya gelmedi, mertebe mertebe tenezzül ile oldu ve en son mertebede bizler gibi beşer hale dönüştüler yani ef’al mertebesine reddedilmiş olduk, eğer reddedilmemiş olsaydık zatında örtülü olarak kalacaktık ve aslımızı bulamamayacaktık, dolayısıyla bu bize zahmet değil rahmettir.