Ve-iż kulnâ leke inne rabbeke ehâta bi-nnâs(i)(c) vemâ ce'alnâ-rru/yâ-lletî eraynâke illâ fitneten linnâsi ve-şşecerate-lmel'ûnete fî-lkur-ân(i)(c) venuḣavvifuhum femâ yezîduhum illâ tuġyânen kebîrâ(n)
Hani sana, "Muhakkak Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır" demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da, Kur'an'da lanetlenmiş bulunan o ağacı da sırf insanları sınamak için vesile yaptık. Biz onları korkutuyoruz. Fakat bu, sadece onların büyük azgınlıklarını (daha da) artırdı.
Vaktiyle sana şöyle vahyettiğimizi hatırla: "Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır." (İsrâ gecesi) sana açıkça gösterdiğimiz o temâşâyı ve Kur'ân'da lanet edilen ağacı da, yalnız insanlara bir imtihan için yapmışızdır. Biz onları, korkutuyoruz, fakat bu onlara ancak büyük bir taşkınlıktan başka bir sonuç vermiyor.
İsrâ Suresi 60. ayet, Allah'ın insanları kuşatmasını, Hz. Peygamber'e gösterilen rüyanın ve Kur'an'da lanetlenen ağacın bir imtihan vesilesi olduğunu ve bu uyarıların insanlarda taşkınlığı artırdığını vurgulamaktadır. Ayet, ilahi kudret, imtihan ve insan psikolojisi arasındaki ilişkiyi dilbilimsel bir derinlikle ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İhâta (إحاطة), bir şeyi çepeçevre kuşatmak, içine almak demektir. Allah Teâlâ'nın insanları kuşatması, onların hiçbir halinin ve hareketinin O'nun ilmi ve kudreti dışında kalmamasıdır. Ayetteki 'Rabbin şüphesiz insanları kuşatmıştır' ifadesi, Allah'ın mutlak egemenliğini ve her şeyi kontrol altında tuttuğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'ehâta' mecazi bir kullanımdır. Allah'ın insanları kuşatması, onların O'nun emri ve takdiri altında olması, O'nun kudretinden kaçamayacakları anlamına gelir. Bu, bir şeyin etrafını çevirmek gibi fiziksel bir kuşatma değil, ilahi bir kontrol ve egemenliktir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ihâta' kavramı, genellikle Allah'ın her şeyi kapsayan ilmini ve kudretini ifade eder. İnsanların Allah tarafından kuşatılması, onların O'nun iradesi ve takdiri dışına çıkamayacakları, her an O'nun gözetimi altında oldukları fikrini pekiştirir. Bu, aynı zamanda ilahi adaletin ve hesap gününün bir ön bildirimidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Rü'yâ (رؤيا), uykuda görülen şeydir. Ancak Kur'an'da bazen vahiy veya ilahi bir işaret olarak da kullanılır. Bu ayetteki rüya, Hz. Peygamber'in Miraç gecesi gördükleri veya Mekke'nin fethiyle ilgili bir vizyon olarak tefsir edilmiştir. Bu rüya, müminler için bir tasdik, inkarcılar için ise bir fitne (imtihan) olmuştur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rü'yâ, 'ru'yet' (görmek) kökünden gelir. Uykuda görülen şeye rü'yâ denir. Kur'an'da peygamberlerin rüyaları genellikle vahiy niteliğindedir ve hakikati yansıtır. Bu ayetteki rüya, Allah'ın peygamberine gösterdiği ve insanları sınadığı bir mucizevi olaydır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da rüya kelimesi, sadece uyku halindeki görmeyi değil, aynı zamanda ilahi ilhamla gerçekleşen, geleceğe yönelik işaretler taşıyan vizyonları da ifade eder. İsrâ Suresi'ndeki bu rüya, peygamberlik misyonunun bir parçası olarak insanları sınayan, imanlarını test eden bir olaydır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Fitne (فتنة), aslen altını ateşte eriterek saflığını anlamak anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle insanları sınamak, imtihan etmek, onların imanlarını ve sabırlarını ölçmek için kullanılan bir kelimedir. Ayetteki rüya ve lanetlenmiş ağaç, insanlar için bir fitne, yani bir deneme vesilesi kılınmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fitne, bir şeyi ateşe koyarak denemek, sınamak demektir. Bu, altın ve gümüş gibi madenlerin saflığını anlamak için yapılır. Kur'an'da fitne, Allah'ın kullarını çeşitli musibetler, emirler ve nehiylerle sınamasıdır. Bu ayetteki rüya ve ağaç, insanların imanlarını ve teslimiyetlerini ortaya çıkarmak için bir imtihan aracıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Fitne, Kur'an'da merkezi bir kavramdır ve genellikle 'imtihan', 'deneme', 'sınav' anlamlarına gelir. Allah, insanları çeşitli olaylar ve durumlarla sınar ki, kimin gerçekten iman ettiğini ve kimin inkarcı olduğunu ortaya çıkarsın. Bu ayetteki rüya ve ağaç, insanların tepkilerini ölçmek için ilahi bir fitne olarak sunulmuştur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): La'n (لعن), rahmetten uzaklaştırmak, kovmak demektir. Allah'ın laneti, O'nun rahmetinden uzaklaştırmasıdır. 'Şecere-i mel'ûne' (lanetlenmiş ağaç) ifadesi, Kur'an'da zakkum ağacı için kullanılır. Bu ağaç, cehennem ehlinin yiyeceği olup, kötü ve tiksindirici özellikleriyle lanetlenmiştir. Bu, inkarcılar için bir tehdit ve imtihan unsurudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): La'n, uzaklaştırmak ve kovmak anlamına gelir. Allah'tan lanet, O'nun rahmetinden uzaklaştırmasıdır. İnsanlardan lanet ise beddua etmektir. Ayetteki 'lanetlenmiş ağaç', cehennemde biten ve azap vesilesi olan zakkum ağacıdır. Bu ağaç, kötü nitelikleri nedeniyle lanetlenmiş, yani ilahi rahmetten uzaklaştırılmıştır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Mel'ûne (ملعونة), 'la'n' kökünden türemiş bir sıfattır ve lanetlenmiş, rahmetten kovulmuş demektir. Kur'an'da bu ifade, genellikle zakkum ağacı için kullanılır. Bu ağacın lanetlenmesi, onun çirkinliği, acılığı ve cehennem ehli için bir azap vesilesi olması nedeniyledir. Bu, aynı zamanda inkarcılar için bir uyarı ve korkutma aracıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Havf (خوف), bir şeyden endişe etmek, korkmak demektir. 'Nuhavvifuhum' (onları korkutuyoruz) ifadesi, Allah'ın insanları azabıyla, kıyametle, cehennemle veya çeşitli musibetlerle uyarması ve korkutmasıdır. Bu korkutma, onların doğru yola gelmeleri ve taşkınlıktan vazgeçmeleri içindir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Allah'ın insanları korkutması, onlara azabını ve cezalarını hatırlatmasıdır. Bu, mecazi olarak, onların kalplerine korku salmak ve böylece onları günahlardan alıkoymak anlamına gelir. Ayetteki bağlamda, rüya ve lanetlenmiş ağaç gibi olaylar, insanları korkutma ve uyarma amacı taşır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'havf' kökünden türeyen kelimeler, genellikle Allah'ın azabından duyulan korkuyu ifade eder. 'Nuhavvifuhum' ifadesi, ilahi bir eylem olarak, insanların gafletten uyanmaları ve Allah'ın emirlerine uymaları için yapılan bir uyarıdır. Ancak ayet, bu korkutmanın bazı insanlarda taşkınlığı artırdığını belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tuğyan (طغيان), haddi aşmak, azgınlıkta ileri gitmek demektir. Suyun taşması gibi, insanın da Allah'ın sınırlarını aşmasıdır. Ayetteki 'büyük taşkınlık' ifadesi, Allah'ın uyarılarına rağmen insanların daha da azgınlaşmasını, inkarda ve isyanda ısrar etmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tuğyan, bir şeyin haddini aşmasıdır. Su için kullanıldığında taşmak, insan için kullanıldığında ise Allah'ın emirlerine karşı gelmek, isyan etmek ve haddi aşmak anlamına gelir. Bu ayette, Allah'ın korkutmalarının bazı insanlarda olumlu etki yerine, daha fazla azgınlığa yol açtığı belirtilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tuğyan, Kur'an'da sıkça geçen ve 'sınırları aşma', 'azgınlık', 'isyan' anlamlarına gelen önemli bir kavramdır. Bu, sadece ahlaki bir sapma değil, aynı zamanda Allah'ın otoritesine karşı gelme ve O'nun koyduğu ilahi düzeni bozma girişimidir. Ayette, ilahi uyarıların bazı insanlarda tuğyanı artırması, onların kalplerinin mühürlenmiş olduğunu gösterir.
İsrâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(60) (Ve iz kulnâ leke inne Rabbeke ehata Bin Nas* ve ma cealnerru'yelletiy ereynake illâ fitneten linNasi veşşeceretel mel'unete fiyl Kur'ân* ve nuhavvifühüm, fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;)
“Vaktiyle sana şöyle vahyettiğimizi hatırla: "Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır." (İsrâ gecesi) sana açıkça gösterdiğimiz o temâşâyı ve Kur'ân'da lanet edilen ağacı da, yalnız insanlara bir imtihan için yapmışızdır. Biz onları, korkutuyoruz, fakat bu onlara ancak büyük bir taşkınlıktan başka bir sonuç vermiyor.” Esmâ-ül Hüsnâ’yı insânların üzerinde tahakkuk ettirmek sûretiyle içeriden ihata etmiş, maddi varlığını meydana getirmek sûretiyle de dışarıdan ihata etmiştir, bu durumda da insânın kendi kendine zannından başka varlığı olmadığı ortaya çıkmaktadır.
Tevhid ilmi yolunda Allah Teâlâ açık olarak ötelerde olmadığını, bizatihi bizler ile birlikte olduğunu ve bizi ihata ettiğini Resûl (s.a.v.) in dilinden bize aktarmaktadır.
Muhammed İkbal “Muhammed (s.a.v.) âlem rû’ya-sının tabiridir” diyor, eğer Efendimiz (s.a.v.) gelmemiş olsaydı bu âlemin hakikatini, yani bu âlem rû’ya-sının tabirini yapmak mümkün olmayacak, bütün insânlar rû’ya-da gelip rû’ya-da gideceklerdi bu âleme, kendi varlıklarını bulmaları mümkün olmayacaktı.
Gerçekten yaşadığımız hayat bir rû’ya-dır, bir
görüşten ibarettir, yalnız bu rû’ya geceleri gördüğümüz gibi küçük çaplı bir rüya değil, bu rû’ya Allah’ın rû’ya-sıdır, Allah’ın rû’yeti’dir yani. Bizler şartlanmalarımız dolayısıyla madde olarak baktığımızdan ve bu da uzun süre yerinde durduğundan, evet bu madde imiş diyoruz, oysa onların hepsinin bir ömrü vardır ve o ömür süresince orada duruyordur, ebedi olarak durmuyordur.
Bazı tarikatlarda, gördüğümüz rû’ya-ların yorumu hakkında güvenilmez olarak değerlendirme yapılır, kişi beşeriyetinde olduğu sürece evet bu ifade doğrudur, rüyalara güvenilmez fakat seyri sülûk yolunda yürümeye başladığı zaman rû’ya-ları kendisine gerçek olarak gösterilir ve hepsinin mânâları vardır çünkü mânâ ile yaşamaya başlayan kişinin gördüğü rû’ya-lar da mânâlı olur, mânâsız yaşayan insânın gördüğü rû’ya-lar da mânâsız olur dolayısıyla tevile ihtiyacı olmaz ve işte bunlara güvenilmez.
Seyri sülûk’ta yol almaya başlayınca kişinin akli melekelerinin hepsi değişiyor, ki değişmeside lâzımdır, çünkü nefs yolunda giderken kendisini sırat-ı müstakime döndürmüş oluyor, tabii ki, iki yolun seyri başka, başkadır. Yöneldiği yolda da kemâlâtını bulur, nefsinin yolunda giderse nefsinin kemâlâtına, yani cehenneme fakat ruhuna yönelirse onun kemâlâtına yani Cenâb-ı Hakkkın zâtına veya cennet-i âlâ’ya ulaşacaktır.
Fitne yani imtihandan kasıt inananlar Hakkı bulsun, inanmayanlar yani bunun hakikatini anlayamayanlar bu hüküm ile hükümlensin. İlmi mânâda bazı insânlar yukarı seviyelere ulaşamadıklarında bu sefer kendilerine göre yorumda bulunmaktadırlar, bu nedenle Âyetler hakkında çeşitli yorumlar ortaya çıkmaktadır.
Kûr’ân zattır, yani burada Allah’ın zatındaki iki ağaçtan bahsediyor. Cehennemdeki mel’un ağaçta Allah’ın varlığında, cennetteki mübarek ağaçta Allah’ın varlığında-mülkünde’dir, O’nun dışında olması zâten mümkün değildir, fakat mertebelere riayet şarttır. Mel’un ağaç ile
Cenâb-ı Hakk bize hangi mertebeyi, mübarek ağaç ile hangi mertebeyi belirtiyor bunları anlamamız gerekiyor.
Bir de Âdem (a.s.) ile Havva valideye yaklaşmayın diye men edilen ağaç vardır, o ağaç ise bünyesinde hem mübarek ağacı hem mel’un ağacı belirtiyor, yani bir dalı mübarek ağaç bir dalı mel’un ağaçtır.
İlk plânda Âdem (a.s.) dan mel’un ağaca yaklaşmaması istendi, çünkü o devrelerde Âdem (a.s.) da bireysel nefsani duygular zuhura gelmeye başladı, daha evvelce bunlar yoktu. Zuhura gelmeye başlayan bu beşeriyet duyguları mel’un ağaç ile birlikte çalışıyor yani birbirlerinin güçlerini arttırıyorlardı. Halen de böyledir. Bu ağaç o dalı külliyen yasaktır.
Mübarek ağaca yaklaşma denmesindeki amaç, orada Hakikati Muhammedi var ve sen henüz bunu anlayamazsın, orayı talep etme demektir. Bu ağaç ise vakti gelene kadar yasaktır.
İhlâs ehline mel’un ağaç yasak, isyan ehli de mübarek ağaç yasak ve yasaklık bakımından değerleri aynıdır, onun için bu ağaca yaklaşmayın deniyor.
Mübarek ağaç diğer ismi ile Tûba ağacı kökü yukarıda dalları aşağıda olarak anlatılan ağaç, Esmâ-i İlâhiyyedir. Aslı yani kökü zat âleminde zuhuru yani dalları bu âlemdedir, bu şekilde zât-î ilimlerin yeryüzüne indirilme-sidir, çünkü kaynağı Ulûhiyyettir. Kim ki zât-î ilimler ile ilgilenmeye başlarsa onun gönül bahçesinde bu mübarek ağaç bireysel yönden yetişmeye başlıyor, demektir.
Mel’un ağacın cehennemde olduğu belirtiliyor, cehennemin ifadesi ateş olduğuna ve oraya giren günahkârlar olduğuna göre, işte onların gıdaları bu mel’un ağacın meyveleridir. Nefsi olarak yaşayıp, değerlendir-diğimiz şeylerde bizde mel’un ağacı meydana getiriyor yani nefsi emmâremizden kaynaklanan üretimler onun meyveleri olmaktadır.
Nefsi emmâre ile yetişen ve onun devamını sağlayan
nesiller mel’un ağaçtır. İlâh-î varlığın meydana getirdiği ve ona mahal olan gönüllerde mübarek ağaçlardır. Korkutmak için derken ikaz anlamındadır, daha başlangıçta o gün gelmeden gerekli olan şeyleri yap anlamında korkutma ile ikaz etmesidir.