İçeriğe atla
İsrâ 60Cüz 15 · Sayfa 288

İsrâ Sûresi 60. Âyet

الإسراء

Sohbete sor

Ve-iż kulnâ leke inne rabbeke ehâta bi-nnâs(i)(c) vemâ ce'alnâ-rru/yâ-lletî eraynâke illâ fitneten linnâsi ve-şşecerate-lmel'ûnete fî-lkur-ân(i)(c) venuḣavvifuhum femâ yezîduhum illâ tuġyânen kebîrâ(n)

Hani sana, "Muhakkak Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır" demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da, Kur'an'da lanetlenmiş bulunan o ağacı da sırf insanları sınamak için vesile yaptık. Biz onları korkutuyoruz. Fakat bu, sadece onların büyük azgınlıklarını (daha da) artırdı.

İsrâ Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(60) (Ve iz kulnâ leke inne Rabbeke ehata Bin Nas* ve ma cealnerru'yelletiy ereynake illâ fitneten linNasi veşşeceretel mel'unete fiyl Kur'ân* ve nuhavvifühüm, fema yeziydühüm illâ tuğyanen kebiyra;)

“Vaktiyle sana şöyle vahyettiğimizi hatırla: "Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır." (İsrâ gecesi) sana açıkça gösterdiğimiz o temâşâyı ve Kur'ân'da lanet edilen ağacı da, yalnız insanlara bir imtihan için yapmışızdır. Biz onları, korkutuyoruz, fakat bu onlara ancak büyük bir taşkınlıktan başka bir sonuç vermiyor.” Esmâ-ül Hüsnâ’yı insânların üzerinde tahakkuk ettirmek sûretiyle içeriden ihata etmiş, maddi varlığını meydana getirmek sûretiyle de dışarıdan ihata etmiştir, bu durumda da insânın kendi kendine zannından başka varlığı olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Tevhid ilmi yolunda Allah Teâlâ açık olarak ötelerde olmadığını, bizatihi bizler ile birlikte olduğunu ve bizi ihata ettiğini Resûl (s.a.v.) in dilinden bize aktarmaktadır.

Muhammed İkbal “Muhammed (s.a.v.) âlem rû’ya-sının tabiridir” diyor, eğer Efendimiz (s.a.v.) gelmemiş olsaydı bu âlemin hakikatini, yani bu âlem rû’ya-sının tabirini yapmak mümkün olmayacak, bütün insânlar rû’ya-da gelip rû’ya-da gideceklerdi bu âleme, kendi varlıklarını bulmaları mümkün olmayacaktı.

Gerçekten yaşadığımız hayat bir rû’ya-dır, bir

görüşten ibarettir, yalnız bu rû’ya geceleri gördüğümüz gibi küçük çaplı bir rüya değil, bu rû’ya Allah’ın rû’ya-sıdır, Allah’ın rû’yeti’dir yani. Bizler şartlanmalarımız dolayısıyla madde olarak baktığımızdan ve bu da uzun süre yerinde durduğundan, evet bu madde imiş diyoruz, oysa onların hepsinin bir ömrü vardır ve o ömür süresince orada duruyordur, ebedi olarak durmuyordur.

Bazı tarikatlarda, gördüğümüz rû’ya-ların yorumu hakkında güvenilmez olarak değerlendirme yapılır, kişi beşeriyetinde olduğu sürece evet bu ifade doğrudur, rüyalara güvenilmez fakat seyri sülûk yolunda yürümeye başladığı zaman rû’ya-ları kendisine gerçek olarak gösterilir ve hepsinin mânâları vardır çünkü mânâ ile yaşamaya başlayan kişinin gördüğü rû’ya-lar da mânâlı olur, mânâsız yaşayan insânın gördüğü rû’ya-lar da mânâsız olur dolayısıyla tevile ihtiyacı olmaz ve işte bunlara güvenilmez.

Seyri sülûk’ta yol almaya başlayınca kişinin akli melekelerinin hepsi değişiyor, ki değişmeside lâzımdır, çünkü nefs yolunda giderken kendisini sırat-ı müstakime döndürmüş oluyor, tabii ki, iki yolun seyri başka, başkadır. Yöneldiği yolda da kemâlâtını bulur, nefsinin yolunda giderse nefsinin kemâlâtına, yani cehenneme fakat ruhuna yönelirse onun kemâlâtına yani Cenâb-ı Hakkkın zâtına veya cennet-i âlâ’ya ulaşacaktır.

Fitne yani imtihandan kasıt inananlar Hakkı bulsun, inanmayanlar yani bunun hakikatini anlayamayanlar bu hüküm ile hükümlensin. İlmi mânâda bazı insânlar yukarı seviyelere ulaşamadıklarında bu sefer kendilerine göre yorumda bulunmaktadırlar, bu nedenle Âyetler hakkında çeşitli yorumlar ortaya çıkmaktadır.

Kûr’ân zattır, yani burada Allah’ın zatındaki iki ağaçtan bahsediyor. Cehennemdeki mel’un ağaçta Allah’ın varlığında, cennetteki mübarek ağaçta Allah’ın varlığında-mülkünde’dir, O’nun dışında olması zâten mümkün değildir, fakat mertebelere riayet şarttır. Mel’un ağaç ile

Cenâb-ı Hakk bize hangi mertebeyi, mübarek ağaç ile hangi mertebeyi belirtiyor bunları anlamamız gerekiyor.

Bir de Âdem (a.s.) ile Havva valideye yaklaşmayın diye men edilen ağaç vardır, o ağaç ise bünyesinde hem mübarek ağacı hem mel’un ağacı belirtiyor, yani bir dalı mübarek ağaç bir dalı mel’un ağaçtır.

İlk plânda Âdem (a.s.) dan mel’un ağaca yaklaşmaması istendi, çünkü o devrelerde Âdem (a.s.) da bireysel nefsani duygular zuhura gelmeye başladı, daha evvelce bunlar yoktu. Zuhura gelmeye başlayan bu beşeriyet duyguları mel’un ağaç ile birlikte çalışıyor yani birbirlerinin güçlerini arttırıyorlardı. Halen de böyledir. Bu ağaç o dalı külliyen yasaktır.

Mübarek ağaca yaklaşma denmesindeki amaç, orada Hakikati Muhammedi var ve sen henüz bunu anlayamazsın, orayı talep etme demektir. Bu ağaç ise vakti gelene kadar yasaktır.

İhlâs ehline mel’un ağaç yasak, isyan ehli de mübarek ağaç yasak ve yasaklık bakımından değerleri aynıdır, onun için bu ağaca yaklaşmayın deniyor.

Mübarek ağaç diğer ismi ile Tûba ağacı kökü yukarıda dalları aşağıda olarak anlatılan ağaç, Esmâ-i İlâhiyyedir. Aslı yani kökü zat âleminde zuhuru yani dalları bu âlemdedir, bu şekilde zât-î ilimlerin yeryüzüne indirilme-sidir, çünkü kaynağı Ulûhiyyettir. Kim ki zât-î ilimler ile ilgilenmeye başlarsa onun gönül bahçesinde bu mübarek ağaç bireysel yönden yetişmeye başlıyor, demektir.

Mel’un ağacın cehennemde olduğu belirtiliyor, cehennemin ifadesi ateş olduğuna ve oraya giren günahkârlar olduğuna göre, işte onların gıdaları bu mel’un ağacın meyveleridir. Nefsi olarak yaşayıp, değerlendir-diğimiz şeylerde bizde mel’un ağacı meydana getiriyor yani nefsi emmâremizden kaynaklanan üretimler onun meyveleri olmaktadır.

Nefsi emmâre ile yetişen ve onun devamını sağlayan

nesiller mel’un ağaçtır. İlâh-î varlığın meydana getirdiği ve ona mahal olan gönüllerde mübarek ağaçlardır. Korkutmak için derken ikaz anlamındadır, daha başlangıçta o gün gelmeden gerekli olan şeyleri yap anlamında korkutma ile ikaz etmesidir.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(8)