İçeriğe atla
Kehf 9Cüz 15 · Sayfa 294

Kehf Sûresi 9. Âyet

الكهف

Sohbete sor

Em hasibte enne ashâbe-lkehfi ve-rrakîmi kânû min âyâtinâ ‘acebâ(n)

Yoksa sen, (sadece) Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakim'i mi bizim ibret verici delillerimizden sandın?

Kehf-Mağara Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Yeni Rehber Ansiklepodisinden Ashab-ı Kehf ile ilgili bilgileri aktaralım önce;

ESHÂB-I KEHF;

Îsâ aleyhisselâmdan sonra, din düşmanları her tarafı kapladığı bir zamanda, dinlerini korumak için her şeylerini terk edip, hicret eden ve Efsûs (Tarsus) taki mağarada medfun bulunan yedi kişi ile Kıtmîr adındaki köpekleri. Kûr’ân-ı kerîmde Kehf sûresinde kıssaları uzun bildirilmektedir.

Eshâb-ı Kehf denilen îmânlı gençler, Efsûs yâni Tarsus şehri ahâlisinden idiler. Bunlardan altısı sarayda vazîfeli, hükümdâra yakın kimselerdi.Hazret-i Ali’nin rivâyetine göre Eshâb-ı Kehf’in adedi yedi olup, bunların altısı hükümdârın müşâvere heyetinde idi. Onun sağında ve solunda bulunurlardı. Sağındakiler Yemlîha, Mekselînâ ve Mislînâ idi. Bunlara “Eshâb-ı yemîn” denmiştir. Hükümdârın solunda bulunanlar ise, Mernûş, Debernûş ve Şâzenûş’tur. Bunlara da “Eshâb-ı yesâr” denmiştir.

Hükümdâr o târihte Roma imparatorlarından Dimityanus veya Dokyanus olup, rezil, zâlim bir kimseydi. Putlara tapardı. Sonra tanrılığını îlân etti. Putperestliği kabul etmeyen az sayıdaki mü minleri yakalatıp parçalattıktan sonra şehrin kapılarına astırdı. Hükümdâr bir ihbâr üzerine saraydaki bu îmânlı gençlerin durumlarını öğrendi. Büyük bir öfke ile onları çağırıp tehdid etti. Fakat onlar, îmân yolunda sebât gösterip, şirki ve putperestliği kabul

etmediler. Üstelik Dokyanus’u îmâna dâvet ettiler. Eshâb-ı Kehf bu Hakk sözleri Dokyanus’a sarayda, hazır olan bir topluluk içinde söylediler. Çünkü Dokyanus bunları oradaki topluluk içinde putperestliğe çağırmıştı. Onlar da, saray erkânı içinde büyük bir cesâretle: “Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbi’dir. Fânî (yok olucu) şeyler nasıl yaratıcı olabilir.” dediler. Hükümdâr onların eski günlerine dönmeleri için zaman tanıdı. Bu da îmânlı gençlere Allahü teâlânın bir lütfu oldu. Çünkü bu bekleme esnâsında birbirleriyle istişâre ederek, hicret imkânını elde ettiler. Dinlerini korumak için gerekli hazırlıkları gizlice yapıp, şehre yakın bir dağ cihetine gittiler.Yolda giderken Kefeştetayyuş ismindeki bir çoban onların hâlini anlayıp îmân etti ve yedincileri oldu. Çobanın köpeği Kıtmîr de onlara katılıp, arkalarından tâkib etti. Dağa yaklaştıklarında çobanın gösterdiği bir mağaraya girdiler. Onlar mağarada Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu dileyerek duâda bulundular. Allahü teâlâ bu husûsu Kur’ân-ı kerîmde Kehf sûresinin 13. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle bildirmektedir:

O zaman o genç yiğitler mağaraya sığınmışlardı da: “Ey Rabbimiz! Bize tarafından bir rahmet (dinde hidâyet, günâhlarımızı da mağfiret et ve helâl rızık) düşmanlarından emniyet ver ve işimizden (dînimizi korumak için kâfirlerden ayrılıp, mağaraya ilticâ ettiğimizden dolayı) bizim için muvaffakiyet hazırla (o sâyede rüşd ve hidâyete ermiş, böylece çok sevâba kavuşmuş olalım).

Diğer taraftan zâlim hükümdâr Dokyanus, Efsûs’a gelip, onları sordu. Kaçtıklarını haber verdiklerinde, babalarını, onların getirilmesine zorladı. Babaları; “Bizim malımızı alıp, dağa doğru gittiler.” Dediler. Dokyanus adamları ile gidip, o mağarayı bulunca; “Burada ölsünler!” diye mağaranın ağzını kuvvetlice kapattırdı. Dokyanus’un yakınlarından iki mümin, gençlerin isimlerini ve hâllerini bir taşa nakşedip, mağaranın duvarına koydular. Bu mağara Betâhlus Dağının güney tarafında idi. Güneş doğarken ve

batarken oraya vurup, rütûbet olmazdı. Allahü teâlâ, meleklerle onları sağ ve sol taraflarına döndürürdü. Köpekleri dirseklerini kapının eşiğine uzatmıştı. Ölü değillerdi. Uyurken de gözleri açıktı.

Nefes alırlar; saçları, tırnakları uzardı. Allahü Teâlâ, kemâl-i kudretiyle ceset ve elbiselerini değiştirmedi. Uzun müddet uyuduktan sonra onları uyandırdı.

Eshâb-ı Kehf’in mağaradaki uyku müddeti Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirilmektedir:

Bunun üzerine biz, nice yıllar mağarada onların kulaklarına (hâricî şeyleri işitmelerine mâni perde) vurduk. (Nice yıllar tam bir sükûn içinde uyuttuk). (Kehf sûresi: 11) Onlar mağalarında üç yüz sene eğleştiler. (Buna) dokuz (yıl) daha kattılar. (Kehf sûresi: 25) Cenâb-ı Hak bu uzun uykudan sonra Eshâb-ı Kehf’i uyandırınca, onlar henüz yattıkları günde bulunduklarını sandılar. Eshâb-ı Kehf’in uykudan kalkmaları, birbirleriyle konuşmaları ve içlerinden birini şehre göndermeleri Kur’ân-ı Kerîmde meâlen şöyle bildirilmektedir: Biz, onları (uyuttuğumuz gibi, kudretimizle ceset ve elbiseleri bu uzun zamanda değişmeksizin) uyandırdık ki, hâllerini bilsinler. (Birbiriyle soruşup hâllerini ve Allahü teâlânın kendilerine ne yaptığını öğrensinler de cenâb-ı Hakk’ın kudretine olan yakînleri, îmânları artsın. Öldükten sonra dirilmenin ne olduğunu ve bunun bir örneğini görsünler. Allahü teâlânın kendilerine olan nîmetlerine şükretsinler.) Onlardan birisi (Mekselîna) dedi ki: “Ne kadar zaman (yatıp) eğleştiniz!” (Zîrâ onların mağaraya girmeleri güneş doğarken idi. Uyanmaları guruba yakın olmakla cevapta bâzıları) “Bir gün, yâhut günden bir mikdâr uykuda kaldık.” dediler. (Tekrar uzamış kıllarına, tırnaklarına bakıp) birbirlerine; “Ne kadar eğlendiğimizi Rabbimiz daha iyi bilendir. Şimdi siz birinizi bu gümüş para ile şehre (Tarsus’a) gönderin de baksın, onun hangi yiyeceği temizse (daha helâl, daha güzel, daha bol, daha ucuz ise) ondan bir rızık

getirsin. Çok nâzik hareket etsin. Sizi hiçbir kimseye sakın hissettirmesin.” dediler. (Kehf sûresi: 19) Bunlar şehre gidip yiyecek getirecek kimsenin (Yemlîhâ’nın) elbise değiştirerek hâlini kimseye bildirmeden gidip gelmesini uygun gördüler. Bunların en olgunu ve akıllıları olan Yemlîhâ, bu vasiyetleri kabûl edip şehre geldiğinde çok değişmiş bir başka âlem buldu. Hayret etti. İçi burkuldu. Nihâyet ekmekçi dükkanına girdi. O parayı yâni Dokyânus zamânında, onun adına olan sikkeyi ekmekçiye verince, ekmekçi bu adamın hazîne bulduğunu sandı ve hemen elden ele göstererek polise vardı. Yemlîhâ’yı tutup, “Bulduğun hazîneyi ver.” diye tehdid ettiler. Yemlîhâ dedi ki: “Ben hazîne bulmadım. Dün bu altını evden aldım. Bugün çarşıya getirdim.”Babasının ismini sordular. Söyledi. “Burada o isimde kimse yoktur.” deyip, yalan söylüyorsun dediler. Çok sıkıldı. “Beni Dokyânus’a götürün, o benim işimi bilir.” Bu sözünü de alaya alıp; “Dokyânus öleli üç yüz seneye yakın oldu. Sen bize hikâye mi anlatıyorsun?” dediler. Velhâsıl pâdişâhları olan Sâlih Melik Tendrus’a götürdüler. Bu pâdişah mümin idi. Vaktindeki insanların çoğu, cesetlerin haşrını inkâr ederdi. Pâdişâh onlara bu hususta ne kadar nasîhat ettiyse, fayda vermezdi.

Yemlîhâ, başından geçenleri o pâdişâha anlatınca, pâdişah; oğlu, eşrâfı ve yakın adamlarıyla birlikte, mağaraya geldiler. Yemlîhâ varıp arkadaşlarına haber verdi. Pâdişâh dahi yetişip, önceki hâlleri üzerine yazılan taşı getirip okudular. İsimleri ve hâlleri anlaşıldı. Onlara selâm verip cevap aldı. Hepsinin boynuna sarılıp, vedâ ederken, tekrar eskisi gibi uykuya vardılar.

Resûlullah efendimiz zamânında, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ali, Eshâb-ı Kehf’e gittiler. O zaman Eshâb-ı Kehf uykudan uyanıp onları gördüler. Resûlullah’a îmân ettiklerini bildirdiler ve selâm gönderip duâ istediler.

Eshâb-ı Kehf, hazret-i Mehdî zamânında yine uykudan

kalkıp, onun yanına gidip askeri olacaklar ve yardım edeceklerdir. Köpekleri Kıtmîr dahi Cennet’e girecektir.

Peygamber efendimiz Eshâb-ı Kehf hakkındaki hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur: Eshâb-ı Kehf, (hazret-i) Mehdî’nin yardımcıları olacaktır ve Îsâ (aleyhisselâm) bunun zamânında gökten inecektir.

Ashab-ı Kehf Kûr’ân-ı Kerîm’de ifade edildiği ve zâhiren bilindiği gibi olağanüstü bir hadise, Üçyüzdokuz sene yaklaşık bu kişilerin mağarada yaşamaları ve bu uzun süreden sonra tekrar hayata geçip dirilmeleri gerçekten tabii seyir içerisinde büyük bir hadisedir, ancak Cenâb-ı hak ikaz da bulunuyor “Ey Habibim bu hadiseyi sen acaib bir şey mi zannettin” diyerek, çünkü Bizim her gün göz önünde olan ve sizin farketmediğiniz o kadar büyük hadiselerimiz var ki bunlara dikkatle bakarsanız Ashab-ı Kehf hadisesi çok küçük bir şey kalır onların yanında diyor.

Güneş’in doğması ve milyar yıl ile ifade edilen uzun süreler hep dünyayı aydınlatması, kuru ve ölü denilen topraktan bir sürü muhteşem yiyeceklerin çıkması, insanların üremesi vb. bunlar çok daha acaip işlerdir diyerek, dikkatimiz günlük oluşumlara da çekilmekte çünkü biz bunları günlük telaşlar içerisinde ve bu olaylar sürekli olup devamlılık arzettiğinden, sıradan geliyor ve kaçırıyoruz.

Daha da ilerisi kendine bak ve kendinde ki acaiplikleri gör diyor Cenâb-ı Hakk, esas acaiplik yani muhteşemlik bizde ve Ashab-ı Kehf’te biz de zaten, dışarıda değil.

Cenâb-ı Hakk bu ikazı yapmasa biz de gerçekten Ashab-ı Kehf vb. hadiselerin çok büyük şeyler olduğu izlenimi kalacaktır.

Mağara Gar demek, Gar kelimesi Ebced hesabıyla (1201)sayı değerindedir, (12+01=13) olur ki bu kelimenin (13) hakikatine bağlı olduğunu gösterir.

Kehf ise sayı değeri (105)’tir, toplarsak (1+0+5=6) eder ki, altı cihetin kapılarını kapatıp içe dönmektir.

Rakıym’in isimleri belirten bir tabelâ olduğu söylenmiştir yani kitabe manasınadır. İşte o kitabede mağaranın içerisinde ne olduğunun ifadesi vardır. Rakıym’ın sayı değerleri (350)dir. (3+5=8) cennetin ifadesidir. Ayrıca (35) in tersi (53) tür, o da bellidir.

Kaldıkları süre 300+9=309 yıl,yani milâdi takvimle 300 yıl, hicri takvimle 309 yıldır, toplarsak (3+0+9=12) eder ki Nûr’u Muhammediye bağlıdır diyebiliriz.

Kehf iç, rakıym dıştır, yani kehf gönül âlemimiz rakıym ise sûretimizdir.

Mertebe-i İseviyenin özelliği fenafillâh yani Hakk’ta fâni olmaktır, her Muhammedi’de seyri süluk yolunda bu gönül mağarasına girip Ashab-ı Kehf olmalıdır. İşte o zamanda Hakk onları dilediği yöne döndürecektir, ancak bu daha yolun sonu değildir, gerçek Muhammediliğe ulaşmak için uyandırıldıktan sonra mağaradan çıkartılır ve halkın arasına karıştırılırlar, içte ve dışta hep Hakk ile olurlar, İseviyet mertebesinde olanlar nasıl ki Ashab-ı Kehf o mağarada ölmediyseler onlarda o mertebede ölmezler. Kehf ehli yani fenafillâh olanın artık kendisini tanıtacak hali kalmadığından ben şuyum ben buyum diyemez ancak rakıym olacak ki oradan okunsun onun kimliği.

İsâ (a.s.) ile beraber onun yardımcıları olarak inecek olan Ashab-ı Kehf, Muhammedi olacaklar ve hem İsâ (a.s.) hem de onun kavminden olan bu kişiler bakabillâh, yani Allah ile bâki olma şerefini kazanacaklardır, geçmişten başka bir kimselerin böyle bir şans ve imkânları yoktur, ve daha sonra kendi ecelleri ile öleceklerdir. İsâ (a.s.) ın işte bu yüzden bir ayrıcalığı vardır, yani asaleten Allah’ın peygamberi olması, vekâleten Peygamberimizin (s.a.v.) ümmeti olmasıdır. Ashab-ı Kehf’in köpeği Kıtmir’den bahsedelim biraz; bilindiği gibi köpek tasavvuf’un başlangıç kısımlarında nefsi emmâre’yi ifade eder, öldürülmesi ve

ehlileştirilmesi gerekir, mağaranın girişinde Ashab-ı kehf’i bekleyen Kıtmir zâhiren o görüntüsü ile tek ise de onlardan herbirinin eğitilmiş nefsi emmâre’leridir yani o köpeğin şahsında mağaradakilerin sayısı kadar Kıtmir vardır, ancak hepsi aynı hal ve tavır içinde olduklarından zâhiren bir tane gibi görünmüştür, seyri sülûk’ta kişi bu mertebeye gelip mağara ashabı olunca bu hakikati yaşaması gerekiyor çünkü İseviyyet mertebesi fenâfillâh mertebesi olduğundan ve fenâfillâh’ta gönüle çekilmek olduğundan İseviyet’in tabi hali mağara ehli olmaktır yani gönülde fâni olmaktır, işte o mağarada terbiye edilmiş olan nefs onu böyle korur, onun için emmâre eğilimli olan nefslerimizi öldürmek yerine terbiye etmek daha hayırlıdır, bir çok nefsi emmâre hükmünde olan hayvanlar, hayvani istek ve arzular ehli elinde İlâh-î istek ve arzulara dönüştürülmektedir. Nefsi emmâre terbiye olmadığı zaman dünyayı ister, aşağıya çeker fakat terbiye edilir ve bu yapılan şeyler senin menfaatinedir diyerek ona anlatılırsa, o zaman ehli elinde İlâh-î istek ve arzulara dönüşür, o da muhabbet istemeye, cennet istemeye başlar, kendi mertebesine göre yakin’lik istemeye başlar, Hakk’a yönelme arzuları belirmeye başlar, çünkü bariz olarak kendisinde Hayy Esmâsı var, Hayy Esmâsı aslına dönmek istemez mi? Her halde olduğu gibi bu hususta da eğitim şart olduğu açık olarak görülmektedir.

Mahşerde hesaplar görüldükten sonra dünyada hayvan olarak yaşamış olan mahlûkata Âyette ifade edildiği gibi “Toprak olun” denecek ve onlar toprak olacaklar, daha sonra dünyadan iki türlü insân gelecek bir türü insân olarak yaşayıp ahirete insan olarak intikal etmiş olanlar , diğeri dünyada insân olarak yaşamış fakat ahlâkan hayvan ahlâkında olduğundan o hayvanın sûretiyle gelecek ve onlar kendi hallerini gördükten sonra “Keşke bizde onlar gibi toprak olsaydık” diyecekler.

Yaşarken cennetlik oldukları kendilerine Efendimiz(s.a.v) tarafından müjdelenen 10 zat vardır;

      1. Hz.Ebubekir
      2. Hz.Ömer bin Hattab
      3. Hz.Osman bin Haffan
      4. Ahz.Ali (k.v)
      5. Sa’d bin Ebi Vakkas
      6. Said bin Zeyd
      7. Talha bin Ubeydullah
      8. Zübeyr bin el Avvam
      9. Ebu Ubeyde bin el Cerrah
      10. Abdurrahman bin Avf

Bunların yanında cennetlik olduğu belirtilen 10 hayvan vardır, bunlar dünyadan cennete gideceklerdir, cennetin içinde oranın ehli olan hayvan çoktur yalnız dünyadan oraya gidecek olan bu hayvanların orada şerefi çok yüksek olacaktır, peygamberlere olan bağlılıkları yüzünden, bu hayvanlar şunlardır;