Kâle keżâliki kâle rabbuki huve ‘aleyye heyyin(un)(s) velinec'alehu âyeten linnâsi verahmeten minnâ(c) vekâne emran makdiyyâ(n)
Cebrail, "Evet, öyle. Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu, zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir" dedi.
Melek: "Bu, dediğin gibidir. Ancak Rabbin buyurdu ki: Bu (babasız çocuk vermek), bana pek kolaydır. Hem biz onu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız. Hem, bu önceden (ezelde) kararlaştırılmış bir iştir." dedi.
Meryem Suresi 21. ayet, Hz. Meryem'e çocuk müjdesi verilirken Allah'ın kudretini ve bu olayın hikmetini vurgulamaktadır. Ayet, yaratılışın kolaylığını, insanlık için bir mucize ve rahmet oluşunu ve ilahi takdirin kesinliğini anahtar kavramlarla ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'heyn' (هَيْن) kelimesinin 'kolaylık' ve 'zayıflık' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hüve aleyye heyyin' ifadesi, Allah'ın kudreti karşısında bir şeyin zorluk arz etmediğini, O'nun için kolay olduğunu vurgular. Bu, Hz. İsa'nın babasız yaratılmasının Allah için bir güçlük olmadığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'heyyin' kelimesini 'kolay' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın bir şeyi yaratmasının veya yapmasının O'nun için hiçbir zorluk taşımadığını, aksine mutlak kudretinin bir tezahürü olduğunu ifade eder. Hz. Meryem'in durumundaki bu yaratılışın, Allah'ın iradesiyle ne kadar kolay gerçekleşeceğini belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'heyn' kökünün 'kolaylık, hafiflik, zayıflık' gibi anlamlara geldiğini ve Kur'an'da genellikle Allah'ın kudreti karşısında bir şeyin zor olmamasını ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Bu ayette, babasız çocuk yaratmanın Allah için ne kadar basit ve kolay bir eylem olduğunu vurgular, bu da ilahi kudretin sınırsızlığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âyet' kelimesinin 'alamet, işaret, delil' anlamlarına geldiğini ve Kur'an'da genellikle Allah'ın kudretini gösteren mucizeler için kullanıldığını belirtir. Hz. İsa'nın babasız doğumu, insanlar için Allah'ın yaratma gücünün eşsiz bir delili ve ibret verici bir mucizesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âyet' kelimesini 'alamet' ve 'ibret' olarak açıklar. Bu ayetteki 'âyeten li'n-nâs' ifadesi, Hz. İsa'nın doğumunun, insanların Allah'ın kudretini ve yaratma gücünü anlamaları için bir işaret ve ibret vesilesi olacağını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âyet' kavramının Kur'an'da 'işaret, delil, mucize' anlamlarında kullanıldığını ve Allah'ın varlığını ve gücünü gösteren her türlü olayı kapsadığını belirtir. Hz. İsa'nın doğumu, Allah'ın tabiat kanunlarının ötesinde yaratma gücünün somut bir 'âyet'idir ve insanları düşünmeye sevk eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet' kelimesinin 'şefkat, merhamet, ihsan' anlamlarına geldiğini ve Allah'tan geldiğinde genellikle nimet ve lütuf ifade ettiğini belirtir. Hz. İsa'nın doğumu, sadece bir mucize değil, aynı zamanda Allah'ın insanlığa bahşettiği büyük bir lütuf ve merhametidir; zira o, insanlara doğru yolu gösterecek bir peygamberdir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rahmet' kelimesinin 'kalbin yumuşaması, şefkat gösterme' anlamlarına geldiğini ve Allah için kullanıldığında 'ihsan ve nimet' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'rahmeten minnâ' ifadesi, Hz. İsa'nın doğumunun Allah'ın katından gelen özel bir lütuf ve ihsan olduğunu, insanlık için bir kurtuluş ve hidayet vesilesi olacağını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'rahmet'in Allah'tan geldiğinde 'nimet ve ihsan' anlamına geldiğini belirtir. Hz. İsa'nın doğumu, Allah'ın insanlara olan merhametinin bir göstergesidir; zira o, insanlara doğru yolu gösterecek, onları aydınlatacak bir elçi olarak gönderilmiştir. Bu, Allah'ın kullarına olan şefkatinin bir tezahürüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kadâ' fiilinin 'bir işi tamamlamak, hükmetmek, kesinleştirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Makdiyyen' ise 'hükmedilmiş, kesinleşmiş' demektir. Ayetteki 'kâne emran makdiyyen' ifadesi, Hz. İsa'nın doğumunun Allah tarafından önceden takdir edilmiş, hükme bağlanmış ve gerçekleşmesi kaçınılmaz olan bir olay olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'makdiyyen' kelimesini 'hükmedilmiş, tamamlanmış' olarak açıklar. Bu ifade, Allah'ın iradesinin mutlak olduğunu ve O'nun bir şeye hükmettiğinde onun mutlaka gerçekleşeceğini gösterir. Hz. Meryem'in durumunda, bu olayın ilahi takdirin bir parçası olduğunu ve geri döndürülemez olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kadâ' kökünün 'bir işi bitirmek, hükmetmek, emretmek' gibi anlamlara geldiğini ve 'makdiyyen'in 'hükmedilmiş, kesinleşmiş' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, Hz. İsa'nın doğumunun Allah'ın ezelî ilminde ve iradesinde kesinleşmiş bir emir olduğunu, dolayısıyla gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğunu vurgular.
Meryem Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(21) Kâle kezâliki, kâle rabbuki huve aleyye heyyinun, ve li nec’alehû Âyeten lin nâsi ve rahmeten minnâ, ve kâne emren makdıyyen.)
(Rûh'ûl Kudüs): “İşte böyle” dedi. Senin Rabbin: “O, Bana kolaydır ve onu, insânlara bir Âyet (mucize) ve Bizden bir rahmet kılacağız.” buyurdu. Ve emir kazâ edilmiştir.” Kazâ edilmiş olan bu hükmün zuhur zamanı geldiği için açığa çıkmaya başladığı belirtilmektedir.
Kazâ ve kader hükümlerini ne kadar iyi bilir isek bu Âyet-i kerîme’leri o derece bilmenin yolu bizlere açılmaktadır. Burada Hz. Meryem’in üzerine gerçekleşen hâdise mutlak kazadır.
Cenâb-ı Hakk (c.c.) ın Âdem (a.s.) a yüklemiş olduğu Sultanî rûh yâni “ve nefahtü” Mûsevîyyet mertebesine kadar olan seyir içerisinde faaliyettedir. Bunun yanı sıra insânda bu rûhtan başka mâdeni, bitkisel ve hayvani olmak üzere çeşitli rûhlar bulunmaktadır. Îsevîyyet mertebesiyle birlikte üflenen Rûh’ûl Kudüs bu mertebeye geçiş için gerekli olan yeni bir kudretin, gücün ifâdesidir.
Görüldüğü üzere Mûsevîyyet mertebesine kadar gelen yerden Îsevîyyet mertebesine geçebilmek için olağanüstü bir sistem gereklidir ki Îsevîyyet mertebesinin özelliği budur yâni Rûh’ûl Kudüs ile desteklenmektir.
Muhammedîyyet mertebesinde ise Rûh’ûl Âzam ile desteklenen açılımlar olmaktadır. Bu oluşumlar tâbî ki maddi olarak olan değişimler değil bizim anlayış ve idrâkimizde olan değişimlerdir. Şartlanmış yaşantılarımızı,
dünyâ yaşamına dönük yaşantılarımızı geriye atarak yukarıya mi’raca doğru bir çıkıştır ki bizler bu hakîkâtleri idrâk ederek hakîkâti Muhammedîyye ‘ye ulaşmış olabilelim.
Ayrıca Rûh’ûl Kudüs ve Rûh’ûl Âzam’ın Allah’ın zâti rûhu olduğu da belirtilmiştir. Bu rûhların mahlûka dönük yüzü ise “ve nefahtü fîhi min rûhî” olarak ifâde edilmiştir. Kendisine bu “ve nefahtü fîhi min rûhî” (15/29) üflenmiş olan insân bütün bu mertebeleri geçtikten sonra meydana gelen İnsân-ı kâmil olarak zâhiri ile bâtını ile hem kendisine hem çevresine rahmet olmaktadır.