İnne fî ḣalki-ssemâvâti vel-ardi vaḣtilâfi-lleyli ve-nnehâri velfulki-lletî tecrî fi-lbahri bimâ yenfe'u-nnâse vemâ enzela(A)llâhu mine-ssemâ-i min mâ-in feahyâ bihi-l-arda ba'de mevtihâ vebeśśe fîhâ min kulli dâbbetin vetasrîfi-rriyâhi ve-ssehâbi-lmuseḣḣari beyne-ssemâ-i vel-ardi leâyâtin likavmin ya'kilûn(e)
Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah'ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde, diriltip de üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllı olan bir topluluk için elbette Allah'ın birliğine deliller vardır.
Bakara 164. ayet, evrendeki yaratılışın ve doğal döngülerin Allah'ın varlığına ve kudretine işaret eden deliller olduğunu vurgular. Ayet, göklerin ve yerin yaratılışından, gece-gündüz döngüsüne, gemilerin seyrinden yağmurla hayat bulan toprağa ve rüzgarların, bulutların işleyişine kadar birçok olguyu 'ayet' olarak sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesinin asıl anlamının 'takdir etmek, ölçüye vurmak' olduğunu belirtir. Daha sonra bu takdire uygun olarak bir şeyi meydana getirme, yani yaratma manasına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'halkı' ifadesi, göklerin ve yerin Allah tarafından belirli bir düzen ve hikmetle, yoktan var edilişini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'halk'ı 'bir şeyi örneksiz olarak icat etmek' şeklinde tanımlar. Bu, Allah'ın yaratmasının benzersizliğini ve eşsizliğini ifade eder. Ayetteki 'halkı' kelimesi, göklerin ve yerin, daha önce bir örneği olmaksızın Allah'ın kudretiyle var edildiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'halk' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın mutlak yaratma gücünü ve evrenin O'nun iradesiyle var olduğunu ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'halkı' kelimesi, göklerin ve yerin varlığının, Allah'ın kudretinin ve birliğinin en temel delillerinden biri olduğunu ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ihtilâf' kelimesini 'bir şeyin diğerinin ardından gelmesi' olarak açıklar. Gece ve gündüzün birbirini takip etmesi, bu döngünün düzenliliğini ve Allah'ın kudretinin bir delili olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ihtilâf'ın 'bir şeyin diğerinin yerine geçmesi ve onunla farklılaşması' anlamını taşıdığını belirtir. Gece ve gündüzün 'ihtilâfı', sadece ardı ardına gelmeleri değil, aynı zamanda her birinin kendine özgü özellikleriyle (aydınlık-karanlık, sıcaklık-soğukluk) farklılaşmasını ve bu farklılığın insan yaşamı için önemini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ihtilâf'ın Kur'an'da genellikle zıtlıkların veya farklılıkların bir düzen içinde bir araya gelmesini ifade ettiğini belirtir. Gece ve gündüzün 'ihtilâfı', bu zıtlıkların uyumlu bir döngü içinde insanlığa fayda sağlamasını ve Allah'ın yaratılışındaki hikmeti gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tecri' fiilinin gemiler için kullanıldığında 'denizde yüzmek, seyretmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, gemilerin Allah'ın koyduğu fiziksel kanunlar çerçevesinde denizde hareket ederek insanlara fayda sağlamasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cery' kelimesinin 'akmak, hareket etmek' anlamında olduğunu ve gemiler için kullanıldığında 'denizde yüzmek' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki 'tecri' fiili, gemilerin denizde akıp gitmesinin, Allah'ın insanlara bahşettiği bir nimet ve kudret delili olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ahyâ' fiilinin 'ölü olanı canlandırmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yeri ölümünden sonra diriltmesi' ifadesi, yağmurun cansız toprağa hayat vererek bitkilerin yeşermesini sağlamasını, Allah'ın kudretinin ve yeniden dirilişin bir işareti olarak sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ihyâ' kelimesinin 'hayat vermek' anlamına geldiğini ve Kur'an'da hem maddi (toprağı canlandırmak) hem de manevi (kalpleri diriltmek) anlamlarda kullanıldığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, yağmurun ölü toprağa hayat vermesiyle Allah'ın yaratma ve diriltme gücünün somut bir örneğini teşkil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hayat' ve 'ihyâ' kavramlarının Kur'an'da Allah'ın mutlak gücünü ve O'nun her şeye hayat veren olduğunu vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ahyâ' fiili, Allah'ın yağmur aracılığıyla toprağa hayat vermesinin, O'nun yaratıcı ve diriltici sıfatlarının bir tecellisi olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'bess' fiilinin 'yaymak, dağıtmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'her türlü canlıyı orada yayması' ifadesi, Allah'ın yeryüzünü çeşitli canlı türleriyle doldurmasını ve bu canlıların çoğalmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bess'in 'bir şeyi geniş bir alana yaymak' anlamında olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın yeryüzünde sayısız canlı türünü yaratıp onları her yere dağıtarak yaşamın çeşitliliğini ve zenginliğini sağlamasını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'âyât' kelimesinin 'alametler, deliller' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'le-âyâtin' ifadesi, sayılan tüm doğal olayların ve yaratılışın, Allah'ın varlığına, birliğine ve kudretine açık ve anlaşılır işaretler olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âyet'in 'açık alamet, delil' anlamına geldiğini ve bir şeyin varlığına veya doğruluğuna işaret eden her şey için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'le-âyâtin' kelimesi, göklerin ve yerin yaratılışından rüzgarların seyrine kadar her bir olgunun, düşünen insanlar için Allah'ın varlığını kanıtlayan birer delil olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'âyet' kavramının Kur'an'da Allah'ın varlığını ve kudretini gösteren 'işaretler' veya 'mucizeler' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'le-âyâtin' ifadesi, evrendeki her bir olgunun, Allah'ın yaratıcılığının ve düzenleyiciliğinin birer kanıtı olduğunu ve bu deliller üzerinde düşünmenin önemini vurgular.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
مِن كُلِّ دَآبَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخِّرِ بَيْنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ لآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
(2/164) İnne fiy halkıs Semavati vel Ardı vahtilafilleyli vennehari vel fülkilletiy tecriy fiylbahri Bima yenfe'unNase ve ma enzelAllahu mines Semai min main feahya Bihil'Arda ba'de mevtiha ve besse fiyha min külli dabbetin, ve tasrıyfir riyahı vessehabil müsahhari beynesSemai vel Ardı le âyâtin li kavmin ya'kılun;
* Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insânlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.
Muhakkak ki semavat ve arzın hâlakedilişinde, gece ile gündüzün ihtilâf etmesinde, deniz içerisinde giden gemilerde, insânlara faydası olur, Allah’ın gökyüzünden indirdiği suda, onunla yeryüzüne hayat verir, öldükten sonra, ve her türlü gezen dolaşan hayvanları yeryüzüne yaymasında, rüzgarları yürütmesinde ve bulutları teshir etmesinde, sema ve arz arasında Âyetler vardır, akıleden kavimler için.
Bakın bu sayılan şeylerin hepsi âyettir, Âyet ise Kûr’an demektir, yani bu âlemde gördüğümüz ne kadar şey varsa hepsi Âyet ve bunların hepsi de Kûr’ândır gördüğümüz bütün bunlar, bunların büyüklerine bilindiği gibi sûre deniyor.
Burada afaktaki Âyetler sayılıyor;
Semavat ve arzın hâlkedilişinde Âyetler var, bütün bu âlemler yok iken semavat ve arz neredeydi ve bu semavat ve arz dediğimiz şey ne kadar geniş bir alanı kaplamış ki daha en son gelişmiş cihazlarla dahi sonunun bulunup
ulaşılması mümkün değil, şekli bilinmeyen bir fezada yaşıyoruz, ve üzerine bastığımız yeryüzü dahi tam olarak bilinmiş değil, şimdi zâhirde bunun böyle oluşu gibi bir de bâtında oluşu var, semavat bir bakıma bizim gönül Âlemimizi, iç âlemimiz, hani Kudsi Hâdiste “Ben yere göğe sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” diyor, bizim iç âlemimiz bizim fezamız nasıl bir âlem nasıl bir oluşumdur, “vel Ard” ve yeryüzü, beden mülkümüz arzımız nasıl bir arzdır acaba buraya insânı daha indirebildik mi, Âdem’i yeryüzüne ayak bastırabildik mi, cennetten buraya indire-bildik mi, Havva ile buluşturabildik mi, çocuklarını meydana getirebildik mi?
Gece ile gündüzün ihtilâf etmesinde yani yer değiştirmesinde, gece ile gündüz neden oluyor? Gece ile gündüz diye bir şey yok aslında, güneşin ve dünyanın dönmesi sûretiyle arkada kalan kısma gece ve diğer kısma gündüz diyoruz, demek ki bunlar hepsi izafi, sonradan meydana gelen şeyler, işte bizde eğer şöyle Yüz km kadar yukarıya çıkarsak ne gece ne gündüz kalıyor hep mavi bir karanlık kalıyor, sonsuz bir varlık, âlem kalıyor işte gecenin ve gündüzün olmadığı bir yere ulaştığımız zaman, o anda zaman da kalmadığından, yani öğle, ikindi, akşam (v.s.) gibi namaz da kalmıyor, o zaman kalktım yattım, geç kaldım hükmüde kalmıyor ama ancak kişi oraya ulaştığı zaman, kendi vahdetine tekliğine ulaştığı zaman oluyor. Bu beden bizde olduğu müddetçe bu şekle fiilen fiziken ulaşmamız mümkün değil ama gönülden ulaşmamız mümkün, gece ile gündüzün gelmesi demek bir bakıma beşeriyet halindeyken seni nefsaniyetinin sarması gece yani nefis karanlığına düşmen gece, gündüz de akıl aydınlığına çıkman ve bu birbirini izleyerek, devam ederek yaşanıyor, hakikat yönünden baktığımız zaman gece fenâfillâh yani kişinin kişiliğinin ortadan kalkması ve de âlemin ortadan kalkmasıdır, gündüz Bakâbillâh Hakk’ta baki olmak, herşeyin meydana çıkması gibidir.
Deniz içinde giden gemiler, o geminin o ağırlığıyla suyun üzerinde durması nasıl oluyor? İşte Cenâb-ı Hakk İnsân
oğlu na öyle bir akıl vermiş ki, işte bizde bu vücût gemisini Muhammediyyet deryasında ne kadar güzel yüzdürürsek ondan faydalanmış oluyoruz.
Allah’ın semâdan indirdiği suyla yani yağmurla öldükten sonra yeryüzüne hayat vermesi, demek ki gökyüzünden yeryüzüne yağmur inmese yeryüzü kuruyup kalacak, şte bizim de gönül âlemlerimize inen Allah’ın Zatından İlâh-î yağmurlar olmasa, vahdet yani hayat suları olmasa bizde ölüp gideceğiz, yani kuruyup gideceğiz, işte hep İlâh-î tecelliyat hayat suyu bizi hayatta tutuyor, bizde zaman zaman beşeriyetimize dönüp ölüyoruz ama yeni gelen tecellilerle İlâh-î varlığımızı idrak edip tekrar diriliyoruz.
Her türlü hareket eden hayvanları da yaydı yeryüzüne, yani beden mülkümüze de türlü türlü nefsani varlıkları yerleştirdi, bunlarda birer işarettir.
Ve rüzgârların önüne bulutları katarak semâ ve arz arasında gönderdi ki nerede neyin ihtiyacı varsa ona yağdırmak için, işte bunlar Cenâb-ı Hakk’ın hep rahmetinden ve onun Âyetlerinden yani işaretlerindendir.