Yâ benî isrâ-île-żkurû ni'metiye-lletî en'amtu ‘aleykum veennî faddaltukum ‘ale-l'âlemîn(e)
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle aleme üstün kıldığımı hatırlayın.
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
Bakara Suresi'nin 47. ayeti, İsrailoğulları'na hitaben, Allah'ın onlara bahşettiği nimetleri ve onları bir dönemde diğer alemlere üstün kıldığını hatırlatır. Ayet, 'zikir', 'nimet' ve 'üstün kılma' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi lütfu ve sorumluluğu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zikir, bir şeyi hafızada tutmak veya onu dile getirmektir. Bu ayetteki 'üzkurû' emri, sadece hatırlamak değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerini idrak etmek, şükretmek ve bu nimetlerin gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmek anlamını taşır. İsrailoğulları'nın geçmişteki lütufları unutmamaları gerektiği vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'zikir', mecazi olarak 'şükür' ve 'itaat' anlamlarına gelir. Allah'ın nimetlerini hatırlamak, o nimetlere karşı şükran duymak ve O'na itaat etmek demektir. Ayet, İsrailoğulları'na geçmişteki ilahi lütufları anımsatarak, bu lütufların karşılığında kendilerinden beklenen tavrı işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'zikr' kavramı, Kur'an'da sadece hafıza eylemi değil, aynı zamanda Allah'ın varlığını, kudretini ve lütuflarını sürekli olarak bilincinde tutma, O'nu anma ve O'na yönelme anlamlarını içerir. Bu ayette, İsrailoğulları'nın Allah'ın kendilerine bahşettiği özel konumu ve nimetleri sürekli akıllarında tutmaları gerektiği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nimet, insana ulaşan her türlü iyilik ve güzelliktir. Bu ayetteki 'nimetî', Allah'ın İsrailoğulları'na bahşettiği özel lütufları, peygamberleri, kitapları ve onları diğer kavimlere üstün kılmasını ifade eder. Bu, sadece maddi değil, manevi ve dini lütufları da kapsar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Nimet, Allah'ın kullarına ihsan ettiği her türlü iyiliktir. İsrailoğulları'na verilen nimetler, onların Mısır'dan kurtarılması, çölde rızıklandırılması, peygamberler gönderilmesi ve onlara Tevrat'ın indirilmesi gibi özel lütufları içerir. Ayet, bu özel lütufların hatırlanmasını ister.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Nimet kelimesi, Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına karşılıksız olarak bahşettiği her türlü iyiliği ifade eder. Bu ayetteki 'nimeti', İsrailoğulları'na özgü kılınan peygamberlik, ilahi kitap ve diğer kavimlere üstün kılınma gibi ayrıcalıklı durumları kapsar. Bu, onların şükretmeleri gereken bir lütuftur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): En'amtu fiili, 'nimet verdim' demektir. Allah'ın İsrailoğulları'na verdiği nimetler, onları Firavun'un zulmünden kurtarması, onlara menn ve selva indirmesi, denizi yarması gibi mucizevi olaylarla somutlaşır. Bu fiil, Allah'ın aktif bir şekilde onlara lütufta bulunduğunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İn'am, birine nimet bahşetmek, iyilikte bulunmaktır. Ayetteki 'en'amtu aleykum', Allah'ın İsrailoğulları'na doğrudan ve özel olarak lütuflarda bulunduğunu, onları diğer kavimlerden ayırarak onlara özel bir muamele gösterdiğini ifade eder. Bu, onların üzerindeki ilahi inayeti vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fadl, bir şeyin diğerinden daha fazla veya daha iyi olmasıdır. 'Faddaltukum', Allah'ın İsrailoğulları'nı, kendi zamanlarındaki diğer kavimlere göre ilim, peygamberlik, kitap ve mucizelerle üstün kıldığını ifade eder. Bu üstünlük, mutlak değil, o döneme ve şartlara özgü bir üstünlüktür.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Tafdil, bir şeyi diğerine tercih etmek, üstün tutmaktır. Ayetteki 'faddaltukum ale'l-âlemîn', İsrailoğulları'nın kendi dönemlerinde, peygamberler ve ilahi kitaplarla diğer milletlere göre özel bir konuma sahip olduklarını belirtir. Bu, onların ilahi seçilmişliğini ve sorumluluğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'fadl' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın lütuf ve ihsanını ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'faddaltukum', İsrailoğulları'na verilen bu üstünlüğün Allah'ın bir lütfu olduğunu, onların kendi çabalarıyla değil, ilahi iradeyle bu konuma getirildiklerini gösterir. Bu üstünlük, aynı zamanda büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Âlem, bilinen her şeydir. Genellikle insanlar ve cinler için kullanılır. Bu ayetteki 'el-âlemîn', İsrailoğulları'nın yaşadığı dönemdeki tüm insan topluluklarını ifade eder. Allah'ın onları bu topluluklara üstün kıldığını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Âlemîn, 'âlem' kelimesinin çoğuludur ve genellikle akıl sahibi varlıkları, yani insanları ve cinleri kapsar. Buradaki bağlamda, İsrailoğulları'nın kendi dönemlerindeki diğer insan topluluklarına göre ilahi lütuflarla donatılmış olmalarını ifade eder.
Bakara Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُواْ نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَنِّي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ
(2/47) Ya beniy isrâilezküru nı'metiyelletiy en'amtü aleyküm ve enni faddaltüküm alel âlemiyn;
* Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın.
Cenâb-ı Hakk, bu mertebenin hakikati olan kavme hitab ederek yani tarikat mertebesinin hakikatini yeryüzünde yaşayan kavim olarak, yani ilk defa yaşayan kavim olan beni İsrâîl’e Hz. Mûsû (a.s) ’ın hayat hikâyesini okuduğumuz zaman, tabi eğer bunu gerçekten okuyor isek ve kendi bünyemizde tatbik edebiliyor isek, biz o zaman işte gerçek tarikat ehliyiz, İsâ (a.s) ’ın hayatını idrak edip kendimizde tatbik edebiliyorsak biz hakikat ehliyiz, Muhammed (s.a.v) Efendimizin hayatını idrak edip yaşayabiliyorsak o zaman biz marifetullah ehliyiz ve işte o zaman ancak varis-i Muhammediyiz yoksa ben Muhammedi’yim demekle lâfzi olarak Muhammedi olunmuyor ancak tabii olarak olunuyor, yani ondan sonra dünyaya geldiğimiz için onun ümmeti içerisine o şerefe nail olmuş oluyoruz ama zamanlamayı biz yapmadan Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla, peki, biz çalışmadan namazla, sabırla, huşu ile bu hayatı yaşamadıktan sonra biz nasıl ümmeti Muhammed olacağız, buna mirasyedi deniyor, ama mirasyedi de çabuk biter, insân üretici olmalı ki veya ürettiğinde toplayıcı olmalı ki rezerv olsun bitmesin.
Ey gece yürüyen kullarım size verilen nimetimi hatırlayın, eğer bu sadece beni İsrâîl’e verilmiş olsaydı eğer o 4500 sene evvel olup bitmiş olan hadisenin bugün zikredilmesine gerek yoktu, olsa bile o tarihi bir hadise olurdu.
Cenâb-ı Hakk’ın bu kavme verdiği o kadar büyük nimetler var ki, işte onlar Mûseviyyet ismi altında tarikat
mertebesinde yaşayan kimseler, isterse bu hıristiyanlardan olsun ama hakikileri tabii ki, sadece bize ait değil, o nimetler öyle bir nimetler ki ben o nimetleri sizin üzerinize verdim yani tarikat mertebesinde yaşayan kimselerin üzerine verdim o nimetleri. Ben sizi âlemlerin üzerine yükselttim, âlemlerden kasıt o günkü Mâseviyyet mertebesi itibarıyla hangi âleme yükseltilmişse o âlemler ve onun altındaki âlemler yani şeriat mertebesinin üstüne yükselttim demek, Hakkikati Muhammedi âlemlerine de yükselttim demek değil, bütün âlemlerin üzerine yükselttim demesi Mûseviyet mertebesi itibarıyla geldiği için daha evvelki peygamberlerin mertebelerinden sizi üste çıkarttım demek yani şeriat mertebesinin üzerine çıkarttım demek burada, Muhammedi mertebesi daha burada yok ama bu hâl eski hâle göre çok büyük bir nimettir.